Biz kimin paltosundan çıktık?
DOSTOYEVSKI, Turgenyev büyük kuşağı yazarlarının ortaklaşa benimsediği, ‘Biz hepimiz Gogol’ün ‘Palto’sundan çıktık,’ sözü, yüzlerce yıl boyunca unutulmayacak, çevresine yaydığı tılsımla kendi anlamının ötesini anlatan sözlerdendir. Rus edebiyatını bulduğu yerden daha yukarı asmak için Gogol’ün gösterdiği çabanın yalın ve yoğun bir karşılığı olan ‘Palto’ için söylenmiş ve büyük bir edebiyatı niçin ve nasıl değiştirdiğini anlatmakla yetinmeyen bu sözün derin anlamlarına girmek yerine, herkesin kendi kaynaklarını kavrama sorunuyla bizim nereden çıktığımızı düşünüyorum.
Gerçekten de, biz kimin paltosundan çıktık?
Yunus Emre dilimizin atası olsa bile, oralardan buralara nasıl gelinir? Kolayca Nâzım Hikmet’e gitmek de günümüz edebiyatını anlamakta yetersiz kalacak. Uzadıkça esneyen lastiğin zamanla bozulması gibi, bugün yazılanların söze, düşünceye değgin kaynaklarının neler olduğunu anlamanın yeri bambaşka görünüyor gözüme.
‘Palto’nun içinden çıkanlar Gogol’den bir büyük kuşak sonra gelmiş dünyaya ki, Gogol ömrünü erken tamamlayıp altın bileziğe dizmişti sözcüklerini. Klasik ve gerçekçi Rus edebiyatına manzaralı bir pencere açmış, hayatın neşesini getirmişti o. Zamanın Rusya’sının kasvetli iklimini düşününce, az şey değildir bu…
Şimdi hayat hızlı, sabrın menzili kısa ve Rusların bir kuşaklık boyuna biz birkaç gömlek pekâlâ sığdırabiliriz. Altmış yıl geriye gidelim bugünden: 1940’lar. Demek araya 1940 kuşağı, İkinci Savaş, İkinci Yeni, 1950 kuşağı girdi; 1960’ların çatlattığı kabuktan çıkan özgürlük cininin tırısa kaldırdığı edebiyatımızı 1970’lerin hayatın arkasına ittiğini gördük; 1980’lerden sonra da modernizmi tanımayan postmodernizmin eklektik yaratıcılığını yaşadık ki, bir tümce içinde kaç kuşak geçtiğimizi bile saymak zor.
Yakın zamanların ustaları
Biz, 1970’lerden süzülüp 1980’lerde yazarlık veriminin başlangıç ve gelişme dönemlerini yaşamış, ama hâlâ olgunluk dönemlerini bekleyen kuşak; kendinden bir önceki ve sonrakiyle birlikte, demek ki 1960’lardan 1980’lerden sonra gelen kuşağa kadar yazanları anlatan biz, hangi kaynaklardan el alarak edebiyattaki varoluş biçimimizi oluşturduk.
Biz kimin paltosundan çıktık?
Ancak çağdaş edebiyatın yaratıcılarından bugüne yürümüş olabiliriz, ama Halit Ziya değildir bizim yolumuzu gösteren; çok daha yakınımızda dursa da, Reşat Nuri Güntekin de… Yakup Kadri gibi bir ana yoldan da, Abdülhak Şinasi Hisar ya da Nahid Sırrı Örik gibi dar yollardan da yürümedik. Onları sevdik, ama bugün yazılan edebiyatta belirgin izleri yoktur üçünün de. Memduh Şevket Esendal’a her zaman açtığım parantezi bir de burada açalım: Büyük bir öykücü, ama onun da bugün yazılan edebiyatı etkileyen ustalardan olduğu söylenemez.
Demek ki yakın zamanların ustalarıdır paltosundan çıktıklarımız; onlar gibi sokağa çıkıp edamızı onlardan alır, yazdıklarımızda bir yerlerden onlara gönderen ipuçları bırakırız. Kimdir o, kendisine benzemeye çalışıp elinden tutmak istediğimiz?
Sait Faik’tir önce. Yarattığı öykü anlayışı ve yazdığı öykülerle kendi kuşağından hemen sonra gelen gençleri öyle etkilemiş, yakalarından tutup öyle sarsmıştır ki, Sait Faik gibi yazmak, hem de farkında olunmadan, birbirinden etkilenen sayısız yazarın ışığı olmuştur. Sonunda Sait Faik’e öykünmenin olanaksızlığı görülmüştür elbette, ama bu etkinin belirgin izleri de kalmıştır. Bugün adamakıllı bir Türk edebiyatı kanonu belirlenebilse, Sait Faik’in ondaki etkisini çözümlemek de kolaylaşır. Oktay Akbal’dan başlayıp Sabahattin Kudret Aksal’a, Onat Kutlar’a, Tomris Uyar ve Necati Tosuner’den Hulki Aktunç ve Selim İleri’ye, adları hemen sıralanabilecek pek çok yazarın Sait Faik’in ince, hafif paltosundan çıkmanın övüncüyle konuşacaklarından kuşku duyulur mu?
Kahve duman renkliler
Sonra Sabahattin Ali ve Orhan Kemal vardır paltosunu giydiklerimiz arasında. Edebiyatın geçmişte ne olduğunu ve bir edebiyatın gelişme sürecindeki sıçrama tahtalarının birbirine eklenip dünden bugüne köprüsünü nasıl kurduğunu kimi görgüsüzlerin anlamadığı Sabahattin Ali ile Orhan Kemal, Türk edebiyatının soyağacını çıkarırken hemen gövdeden farklı yönlere yürüyen ana dallardandır ki, üstlerinde nice filiz sürmüştür.
Sözgelimi Nezihe Meriç, Tahsin Yücel, Erdal Öz, Füruzan, İnci Aral, Necati Güngör ve Mehmet Zaman Saçlıoğlu’nda Sabahattin Ali’nin etkileri olduğunu ve bu kaynaktan nasıl beslendiklerini görürüm ben. Orhan Kemal’in de Tarık Dursun K.’dan Bekir Yıldız’a bıraktığı etkilerin yanı sıra, anlatım biçimi ve sokak dilindeki canlılığın sayısız öykücüde ya da öyküde izlerini bulabiliriz.
Görmesini bilenler için, üstümüzdeki paltonun kahve rengini Sabahattin Ali’den, duman rengini Orhan Kemal’den aldığımız bellidir. İlki giyeni çakı gibi gösterirse, ikincisi de dökümlü, ama eprimiş kumaşıyla sokağa çıkarıverir.
Tanpınar ve Orhan Pamuk
Ahmet Hamdi Tanpınar, yaşadığı yıllarda düşündükleri ve yazdıkları merak edilmiş, ama sonra unutulmuş, neden sonra yeniden ve daha güçlü biçimde bellekleri doldurmuştur. Onun kendi başına sorun ettiklerini anlatmakta çektiği güçlüğü, anlamakta güçlük çeken büyük bir kuşak yaşadı demek ki. Ölümünden sonra en çok konuşulup tartışılan yazarlardan oluşu, onun yanlış zamanda geldiğini mi gösterir, sorunları önceleyen kimliğini mi? Neden sonra romanları pek de üstünde durulmadan kültleştirildi. Ona öykünenler oldu ki, romanlarının ağırlığı orada belli etti kendini. Sözgelimi Orhan Pamuk’u tutkunu olduğu Tanpınar ile yan yana okumak, belirgin etkilenmeler çıkarır ortaya. Üstünde durdukça Tanpınar’ın roman biçimi, dili, biçemiyle bizim kuşağımızın onu kendine ne çok yakıştırdığı daha iyi belli olur. Lacivert paltosu içinde, vakarlı, arkası dönük yürürken bizi yanına çağırır gibidir.
Kemal Tahir paltosunu askıda tutup cepken ceket mahalleye çıkmayı kendine özellikle yakıştırmış bir edebiyat anlayışının yaratıcısıdır. Önce gerçek, sonra yapay kahraman. Yazınsal değeri düşük tarih mühendisi. Sorunları roman gibi anlatma biçimi ve kasaba diliyle köy edebiyatı bağlamında görülebilecek yazarlar kuşağında etkisi büyük oldu. Attilâ İlhan’dan Erhan Bener’e, geniş bir ailede Kemal Tahirce düşünüp yazma eğilimi hemen güçlenmiş, neden sonra zayıflasa da, izlerini bırakmıştır.
Bilge Karasu gibi yazmak
Sonra bir kopuş süreci yaşadık. Rahat; kurulu düzen içinde uyumlu eviçi hayatı; ne yoksunluk, ne mutsuzluk; düşünce tembelliği; verilmiş olanla yetinme; sınırlı yaratıcılık ve daha bunlar gibi bir dizi metal yorgunluğu bir büyünün tatlı tokadıyla uyandırılmayı bekliyordu. 1950 kuşağının yüzü Batı’ya dönük buluşları ve aykırılıkları getirdi bu etkiyi ve bu su yeni bir vadi yarattı kendine, 1960’lara oradan yürüdü. Orada kendileri bir başlarına büyük yaratıcılar olarak edebiyatımızın tavanına asılı yıldızlar gibi göz alan yazarlar oldu elbette: Vüs’at O. Bener, sonra Yusuf Atılgan, Leyla Erbil.
Gelin görün ki, onlar gibi sessiz, kendi adasında yaşamakla yetinen Bilge Karasu, bu yolda hiçbir öngörü de taşımadan, apayrı bir edebiyat anlayışı yaratılmasına izleyicileri aracılığıyla neden oldu. Ona öykünen, onun gibi farklı, yazınsal yazının yazılandan apayrı bir düzey olduğu düşüncesiyle dil yaratma kaygısını genç yazarlara taşıyan bir anlayış, bugün hâlâ etkisini sürdürüyor. İnsanı birey olmanın yanı sıra, bir varlık konumunda, dil içi felsefenin deneği olarak alan bu yaratıcı yazı anlayışı, Bilge Karasu gibi yazma anlayışını kurumlaştırdı.
Sonunda, Bilge Karasu o denli biricikti ve bazen yersiz zorlamalarla olduğundan da öte görülmesine yol açtı ki, hiç kimse onun gibi yazamadı, ama açtığı yoldan yürüyenler arasında Mahir Öztaş, Hasan Ali Toptaş, Murat Yalçın, Faruk Duman, bazı öykülerinde Mehmet Günsür gibi, yeni kuşakların önemli yazarları vardır. Aynı ustaları gibi, çetin havalarda içerde yaşadıkları için, kısa ve kalın olmayan paltolarıyla ara sıra günlük hayata karıştıklarında, olduklarından genç görünürler.
Atay ve ‘Tutunamayanlar’
Öteki de Oğuz Atay’dır: aynı paltoyu giyinir, aynı yerlerde görünür, ama daha çok konuştuğu için, daha korunmasızdır. Paltosundan çıktıklarımızın tümünü kendi adlarıyla demek ki bütün yapıtlarıyla anlatmak yeterliyken, bildiğiniz gibi onu ‘Tutunamayanlar’ ile tamlayarak konuşuruz. ‘Tutunamayanlar’ı andıktan sonra yazarının adına gerek kalmaz. ‘Tutunamayanlar’dan çıkmış bir anlayışın günümüz edebiyatında belirgin bir düzeyi vardır ve orada tutunanlar kendilerinin edebiyata hep özel katkılar yaptıklarına inanırlar.
Demek uzanabildiğimiz kadar geriye doğru kendi kimliğimizi yarattığımız geçmiş içinde sırayla Sait Faik, Sabahattin Ali, Orhan Kemal, Ahmet Hamdi Tanpınar, Kemal Tahir, Bilge Karasu ve Oğuz Atay’ın paltosunu giydik biz. Edebiyatımızın sağlam, korunaklı oluşu çıkar buradan. Şiiri, hem de onca önemliyken dışarda tutmuş oldum elbette, ama ora apayrı bir vaha. Yahya Kemal’den Edip Cansever’e, gerçek olan da şimdi bir serap gibi geliyor bize. Orada büyük lokma yutmak benim harcım değil.
Kategori:: Denemeler


