<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?>
<rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Türkçemiz.Net &#187; Melih Cevdet Anday</title>
	<atom:link href="http://www.turkcemiz.net/etiket/melih-cevdet-anday/feed" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>http://www.turkcemiz.net</link>
	<description>Türkçesiz Türkçeye Hayır</description>
	<lastBuildDate>Wed, 18 May 2011 23:15:57 +0000</lastBuildDate>
	<language>en</language>
	<sy:updatePeriod>hourly</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>1</sy:updateFrequency>
	<generator>http://wordpress.org/?v=3.3.1</generator>
		<item>
		<title>Geçmişin Geleceği</title>
		<link>http://www.turkcemiz.net/melih-cevdet-andaygecmisin-gelecegi.html</link>
		<comments>http://www.turkcemiz.net/melih-cevdet-andaygecmisin-gelecegi.html#comments</comments>
		<pubDate>Sat, 18 Apr 2009 14:11:14 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Uğur</dc:creator>
				<category><![CDATA[Kitap Özetleri]]></category>
		<category><![CDATA[Melih Cevdet Anday]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://wp.turkcemiz.net/?p=839</guid>
		<description><![CDATA[KİTABIN YAZARI: Melih Cevdet ANDAY KİTABIN YAYIM MAKSADI: Yazar şiirin bir sanat, sanatın ise bir olgu olduğunu düşünerek Türkiye İş Bankası tarafından kültürel bir yayın olarak okuyucuya yayınlamıştır. KİTABIN ÖZETİ: Yazar kitabın basında Nurullah Ataç’ın divan şiirinde ne kadar usta olduğunu, divan şiirinin gittikçe unutulduğunu, şimdiki şairlerin ise şiir çevrimleri yapmaya başladığını fakat bunda başarılı [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: justify;"><strong>KİTABIN     YAZARI: </strong> Melih Cevdet ANDAY</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>KİTABIN     YAYIM MAKSADI: </strong>Yazar şiirin bir sanat, sanatın ise bir olgu olduğunu düşünerek Türkiye İş Bankası tarafından kültürel bir yayın olarak okuyucuya yayınlamıştır.</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>KİTABIN ÖZETİ:</strong><br />
Yazar kitabın basında Nurullah Ataç’ın divan şiirinde ne kadar usta olduğunu, divan şiirinin gittikçe unutulduğunu, şimdiki şairlerin ise şiir çevrimleri yapmaya başladığını fakat bunda başarılı olamadıklarından bahsediyor. Sonrasında ise kitap yazmanın zorluğunu hatta “sizler kimin için yaşıyorsunuz ?” sorusuna sanatın, felsefenin ve bilimin artan bir hızla korkunç bir yenileşme ve gelişme içinde olduğunu, yazılan kitapların toplumsal koşulların incelenmesinin sanat, sanat problemlerinin çözmeye yetebileceğini ve edebiyatın sanat için sanat adı altında görünmesinin gelecek toplumun yüce sanatının kurma anlamında yorumlanması gerektiğini anlatıyor.<br />
Kitabın akışı içerisinde müstehcenliğin ilkel bir düşünce kavramı içinde roman kavramı yarattığı kişileri bildiğimiz tanıdığımız kişilerden daha da uzun bir etkiyle günümüze yansıdığını, yazılan kitapların okuyucuya ayrılmasının iyi olmadığını savunarak okumanın zihnimizi canlılığa kavuşturmanın en güzel yol olduğunu belirtiyor. Tarihsel yapıtlara inildiğinde simyacılık yani madenciliğin ilk insan ateşi bulması ile başladığını vurguluyor. Sanat ve edebiyat akımının şaka gibi ortaya çıktığını, çekilen fotoğrafların konuya başka bir canlılık getirdiğini, insanoğlunun doğanın bir parçası olduğunu ve doğanın ilkel ve uygar olmadığını, ilkel olanın sadece insan olduğunu belirtiyor.<br />
Gözün, uygarlığın 3 büyük eylemi olan, yazının, resmi ve yonutu algılama organı olarak kalması gerektiğini, okumanın resimli romanla yozlaştığını farkında olunması gereken durum olduğunu, sinema ve televizyonun bu kavram içerisinde okuma yazma çağını sona erdireceğini ve bundan en çok az gelişmiş ülkelerin zararlı çıkacağını belirtiyor.<br />
Modanın dilde etkisini sürdürdüğü şu günümüzde hiçbir dilin hiçbir zaman yozlaşmayacağı anlamına gelmeyeceğini, İtalyanca olan mobilya sözünün sonradan Fransızca olan moble sözü olarak biçim aldığını ve bundan da Türkçe sözler dururken yabancılaşmanın dilde de gerçekleştiğini “çerçeve Mart 1988” yazısında anlatıyor.<br />
Yazar nasıl bir kimlik adlı yazısında Ortodoks Müslümanlığının felsefeyi yasakladığını bununla bilimsel kuşkunun bir türlü yerleşmediğini geri kalmışlığımızın bu olduğunu savunuyor.<br />
Yazar espri nedir ? İsimli yazısında karikatür sınıfının espriyi de içerdiğini insanın hem gülen hem de gülünen bir yaratık olduğunu ve espri meraklılarının da sık sık pot kıracaklarını ve bu hevese pek düşmemelerini anlatıyor.</p>
<div style="text-align: justify;">“Çerçeve Aralık 1989”</div>
<p style="text-align: justify;">Fener ve Fenerbahçe yazısında fener sözcüğünün her tarafı cam yahut kağıt veya muşamba ile çevrilmiş lamba muhafazası olduğunu, Fenerbahçe’nin ise tarih içinde her yıl 30 gün süren bağbozumu bayramını yapıldığı Bizans dönemindeki bir kulenin önünde denizin içinde büyük dikdörtgen, yontma taştan yapılmış iki bin yıl deniz dalgalarına göğüs gerecek bir yapı olduğunu fakat bizim kuşağın yaşadığı ve tanıdığı Fenerbahçe’nin tanınmayacak kadar çok değiştiğini anlatıyor.</p>
<div style="text-align: justify;">“ Çerçeve Nisan 1988”</div>
<p style="text-align: justify;">Yer olamayan yerler isimli yazısında ilk çağda ölünün bedeni gömülmezse ruhun azap çekeceğini ve mezarlıkların kentlerden ötelere konulması gerektiği anlatılıyor.<br />
Buna benzer bir anlatılma delilik üstüne isimli yazısına bugünkü akıl hastanelerinin Osmanlı zamanında bimathane olarak yürütüldüğünü fakat anlamının hastane olduğunu Kanuni zamanında açılan ilk tımarhanenin de iyileştirme yöntemleri arasında kırbaçlamanın da bulunduğunu belirterek “kendi aklımızdan her zaman değil zaman zaman kuşkulanalım” diye bitiriyor.</p>
<div style="text-align: justify;">“Çerçeve Haziran 1988”</div>
<p style="text-align: justify;">Hermetizmin simyacıların büyü ile ilgili öğretileri için söylenmiş söz olduğunu, kıskançlık duygusunun ve kendini övmenin yada büyük görmenin Manisa (Spylos) yakınlarında baraj diye anılan yörede dikkatlice bakıldığında gözlerindeki oluklardan su akan taşlaşmış Niöbeyi görmenin mümkün olduğunu ve sebebinin ise niobenin on iki çocuğunun birden öldürülmesi olduğunu anlatıyor.<br />
Kitabın ana teması genelde sanat, şiir, resim üzerine yazılmış konular olduğu anlatıyor. Konularında biride 30 yıl sonra isimli yazısında Türk seçkinlerine göre 2020 yılında Türkiye’nin ekonomide bugün olduğundan çok daha müreffeh uluslar arasındaki ekonomik gelişmişlik sıralamasında yukarılara doğru tırmanmış fakat gelişmiş ülkeleri henüz yakalayamamış bir Türkiye’nin olabileceğini anlatıyor.</p>
<div style="text-align: justify;">“Cumhuriyet Kitap 11/09/1999”</div>
<p style="text-align: justify;">Doğaya olumlu katkısı olamayan hiç dokunmasın; Kendi halinde bırakılan doğa hiçbir zaman ilkel değildir. Kendi başına var olandır. O anlamı budur sadece anlaşılan Heraklatios aldattı bizi o gün bu gün zaman akıp gidiyor diye tutturmuşuz.<br />
Belki de ölüm bu akıntıda boğulmaktadır. Bizde elmanın kilosu 1000 liradan gidiyor; Cezanne’nin elma sepeti tablosu satışa çıkarılsa yüz milyonlarca satılırdı. Ne tuhaf aslı ucuz taklidi pahalı işte sanatın gücü demek geliyor insanın aklına pencereden bakarken dışarıya değil de camı görebilsek şiirin ne kadar olduğunu anlarız. Tarihçinin masalcıdan ne farkı vardır? Bilmediğimiz uzak bir geçmişin olaylarını okurken masal dinlediği havasına kim kapılmaz ki. Bütün eski tarihçiler masalcıdırlar ve şunu da ekleyelim ki her geçmiş bir masaldır diye bitiriyor Melih Cevdet ANDAY kitabını.</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.turkcemiz.net/melih-cevdet-andaygecmisin-gelecegi.html/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Anlamın Anlamı</title>
		<link>http://www.turkcemiz.net/anlamin-anlami-t1385.html</link>
		<comments>http://www.turkcemiz.net/anlamin-anlami-t1385.html#comments</comments>
		<pubDate>Fri, 17 Oct 2008 06:27:20 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Uğur</dc:creator>
				<category><![CDATA[Denemeler]]></category>
		<category><![CDATA[deneme]]></category>
		<category><![CDATA[Edebiyat]]></category>
		<category><![CDATA[Melih Cevdet Anday]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://wp.turkcemiz.net/?p=295</guid>
		<description><![CDATA[Ahmet Haşim&#8217; i, &#8220;Bir şiirin anlamı başka bir anlam olmaya elverişli oldukça her okuyan ona kendi hayatının da anlamını verir ve böylelikle şiir herkesin istediği yolda anlayacağı ve bundan ötürü de sonsuz duyarlıkları içine alabilecek bir genişliği olandır,&#8221; sözlerinin arkasından Valery&#8217; nin şu sözlerini getiriyor: &#8220;Şiirlerime ne anlam verilirse anlamları odur. Benim onlardan çıkardığım anlam [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: justify;">Ahmet Haşim&#8217; i, &#8220;Bir şiirin anlamı başka bir anlam olmaya elverişli oldukça her okuyan ona kendi hayatının da anlamını verir ve böylelikle şiir herkesin istediği yolda anlayacağı ve bundan ötürü de sonsuz duyarlıkları içine alabilecek bir genişliği olandır,&#8221; sözlerinin arkasından Valery&#8217; nin şu sözlerini getiriyor:<br />
&#8220;Şiirlerime ne anlam verilirse anlamları odur. Benim onlardan çıkardığım anlam bana göredir, kimsenin onlara başka anlamlar vermesine engel olmaz. Her şiirin, şairin belirli bir düşüncesine uygun, yahut bu düşüncenin tıpkısı, asıl, tek bir anlamı olduğunu söylemek, şiirin yapısına aykırı, şiiri öldürebilecek bir yanılmadır&#8230;Şiirin amacı, hiçbir zaman belirli bir şey anlatmak değildir&#8230;Şiirin anlamı, şairin içinden geçen anlaşılabilir, olabilir olayları okura aktarmak değildir. İstenilen, okurda bir ruh hali yaratmaktır.&#8221;<br />
Bakın, Yahya Kemal de bu sözlerin bir benzerini dile getirmektedir, şöyle diyor : &#8220;Şiir duygusunu lisan haline getirinceye kadar yoğurmak, onu çok toplu bir madde haline sokmak, o kadar ki, mısra güya hissin ta kendisi imiş gibi okura samimi bir vehim vermek&#8230;İşte bunu özlüyorum.&#8221;<br />
Oktay Rifat&#8217; ın bu konuda yazdığını da görelim : &#8220;Bir sözün gözümüzün önüne gelen görüntüsü, olabilecek bir şeyse o söze anlamlı, olamayacak bir şeyse anlamsız deriz. Ahmet düştü sözünün bir anlamı vardır, çünkü Ahmet düşebilir. Lambanın saçları ıslak sözünün bir anlamı yoktur, çünkü lambanın saçı olmaz. Bir kelime sanatı, bu yüzden görüntü sanatı olan şiirin sadece olabilecek görüntülere bağlanması istenemeyeceğinden, anlala da bağlı kalması istenemez.&#8221;<br />
Tümü de doğru, güzel, yerinde sözler. Ancak bıunlar bir şiirseveri gene de doyurmayabilir. Çünkü şiirsever bir okurdur, okumak ise &#8220;sözcük&#8221; denilen göstergelerle düşünmek demektir. Bir sözcüğün nasıl olup da bir nesne durumuna geleceği kolayca anlaşılamaz Ayrıca şiir sanatı, oldum bittim, burada burada açıklaması yapılan şiir olmamıştır; o bir zaman masal anlatmış, öykü de anlatmıştır, öyle yaptığı zamanlar , şiirlerin imgeleri, görüntüleri, düzyazıdaki imgeler, görüntüler gibiydi. Burada sözcüklerin niteliğini araştırırken, unutmamak gerekir ki, şiir sanatı sembolizmden sonra büyük değişikliğe uğramıştır. Şimdi gene sözcüklere, bilimsel adı ile &#8220;gösterge&#8221; lere dönelim. &#8220;Gösterge&#8221; yeni anlam bilimin temel terimlerinden biridir. Onun genel olarak ne olduğunu Pierre Guiraud&#8217; nun çevirisi Berke Vardar&#8217;ca yapılan Anlam Bilim adlı kitabındaki tanımlardan almakta konumuz açısından yarar bulunduğunu sanıyorum.<br />
&#8220;Anlamlama, bir nesneyi, bir varlığı, bir kavramı, bir olayı, bunları anladığımızda canlandırabilecek bir göstergeye bağlayan olştur : Bir bulut, yağmur göstergesidir, yukarı doğru kalkan kaşlar şaşkınlığın, bir köpeğin havlaması kızgınlığın, at sözcüğü bir hayvanın göstergesidir.&#8221;<br />
Şurası çok önemli ki, anlamın ortaya çıkması için bir değil, iki gösterge gerekli. Sürdürelim okumayı : &#8220;Demek ki, gösterge uyarıcı bir şey.Ruhbilimciler uyaran diyor buna. Uyaranın organizma üzerindeki etkisi bir başka uyaran&#8217;ın belleksel imgesini anlıkta canlandırır; bulut yağmurun, sözcükse nesne ya da varlığın imgesini uyandırır.&#8221;<br />
Durum aşağıda biraz değişecek. Biz şimdi sözcüğün bir gösterge olduğuna gelmiş olduk. Onun bildirişim aracı olma niteliği de buradan doğuyor. Ancak &#8220;gösterge, anlıksal imgesini uyandırdığı bir başka uyaran&#8217;a bağlı bir uyarandır.&#8221; Demek ki, anlığımızda birbirini çağıran nesnelerin anlıksal imgeleri ile bunlara ilişkin olarak bizde uyanan kavramlardır. Saussure&#8217; ün şu sözü üzerinde önemle duralım : &#8220;Dil göstergesi, bir nesne ile bir adı birleştirmez, bir kavramla bir işitim imgesini birleştirir.&#8221;<br />
Saussure&#8217; ün sözündeki yenilik şurdadır : Sözgelişi &#8220;ağaç&#8221; sözcüğünün kulağımda uyanan işitim imgesi, anlığımda ağaç kavramını uyandırır, ağacı değil. Nesne aradan çekildi gitti. Her şey iki imge arasında olup bitiyor. Böylece &#8220;anladım&#8221; dediğim zaman, işitimsel gösterge ile anlığımdaki kavramın birliğini söylemiş oluyorum. Fakat, &#8220;saf, arı diye nitelendirilen sanatlar diyor Pierre Guiraud, &#8220;bir başka uyaran&#8217;a bağlı olmayan uyaranlardır. Gerçeği göstermezler, kendileri bir gerçek oluştururlar. Gösterge değildirler, nesnedirler.&#8221;<br />
Böylece tek göstergeli anlam diye bir anlama gelmiş olduk. Burada gösterge artık bir nesnedir. İşte Valery&#8217; nin, Ahmet Haşim&#8217; in, Yahya Kemal&#8217; in, Oktay Rifat&#8217; ın söyledikleri, söylemek istedikleri de bu değil miydi?<br />
Bir tür dil göstergesinin araç değil nesne, kendi başına varlık olduğu bilgisi buradan doğuyor. Hangi tür imgelerdir bunlar? Müziğin uyandırdığı işitimsel imge belleğimde bir kavramsal imgeye dönüşmez artık. Şiirin müziğe benzetilmesi de bundandır. Sembolizm denilen şiir akımından sonra ortaya çıkan, çağdaş şiiri bütünü ile etkisi altına alan &#8220;saf şiir&#8221; anlayışı nesne-göstergelerin ardına düşmüştür, anlamın değil. Şiirde anlam konusunu tartışırken, bütün şiir tarihini eş örneklerle dolu sayamayız. Şiir sanatı büyük bir değişime uğramıştır. Nitekim resim sanatı da izlenimci akımdan sonra nitelik değiştirmiştir: Çizgiyi atmış, doğayı yalnızca renk olarka görmüş, konturu kaldırmış maddeyi eritmiş, renk karşıtlıkları kuramından büyük ölçüde yararlanmış, böylece akılla bilineni değil, gözle görüleni tuvale geçirmiştir. Yeni resmi anlamamız için, ona bakışımızı yeniden ayarlamak gerekir. Bu zahmete değer.<br />
Şiir, resim, yonut, müzik&#8230; Niçin böylesi büyük değişikliklere uğradılar? Eskiden halk ile sanatçı arasında bir birlik vardı, şimdi ortadan kalktı mı o birlik? Kalktı ise doğru mudur bu?<br />
Bu sorular yerindedir, sorulmalı ve yanıtları araştırılmalıdır demek istiyorum. Ama şunu da unutmayalım : Çağımızda değişen yalnızca sanatlar değildir, çağımızda bilimlerin de başdöndürücü değişimlere, gelişmelere, gelişmelere uğradıklarını hesaba katalım. Bu gün fiziğin bulduğu yeni gerçekler, bildiğimiz dille anlatılabilir gerçekler değildir, onları ancak yeni matematik anlamlandırabilir. Bunun gibi çağımızın felsefeleri de&#8230; Nereye gelmek istiyorum? İnsan aklının yetersizliğine mi? Hayır, bilimleri öğrenmek bizden nasıl yeni bir çaba istiyorsa, sanatlar da bakışımızı, görüşümüzü, anlayışımızı değiştirme yolunda bir çaba bekliyor bizden. Şiirde anlamdan, anlamsızlığa geçmek değildir olup biten, eski anlamlardan yeni anlamlara, daha zengin anlamlara geçmektir.<br />
Biliyorum, bilimleri anlamak için gerekli olan çabaya benzer bir çaba güzel sanatlar için de gerekli oldu mu, kişinin sıtkı sıyrılır onlardan. Şiir olsun, resim, yonut olsun, tadını doğrudan doğruya duyurmalıdır bize, araya bilgileri sokmadan. Ben de buna inandığım için, yeni sanatların bilgisel bir çabayı gerektirdiğini değil de, sadece anlayışımızı, bakışımızı değiştirmemiz gerektiğini söyledim. Bu tür değişiklikler tarihin dönemeçlerinde hep gerekli olmuştur, ilk çağdan ortaçağa, ortaçağdan yeniçağlara geçerken sözgelişi.</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Melih Cevdet ANDAY </strong></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.turkcemiz.net/anlamin-anlami-t1385.html/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Şiirin Vazgeçilmez Üç Dönemi</title>
		<link>http://www.turkcemiz.net/siirin-vazgecilmez-uc-donemi-t1380.html</link>
		<comments>http://www.turkcemiz.net/siirin-vazgecilmez-uc-donemi-t1380.html#comments</comments>
		<pubDate>Fri, 17 Oct 2008 06:22:11 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Uğur</dc:creator>
				<category><![CDATA[Denemeler]]></category>
		<category><![CDATA[Melih Cevdet Anday]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://wp.turkcemiz.net/?p=292</guid>
		<description><![CDATA[Abdülhak Hamid, &#8220;En iyi şiirlerim yazmadıklarımdır,&#8221; demiş ya, dogrusu &#8220;yazamadıklarım olmalı; öylesine derin ve güçlü duygular, heyecanlar yaşamış ki, salt bu yüzden onları bir türlü şiire getirememiş&#8230; Hamid&#8217; in, şiiri bir türlü gereğince anlamadığı bundan da belli. Şiirin en iyisi, en güçlü, en yüce duyguları, heyecanları anlatanı değildir ki&#8230; Daha da ileri gidebiliriz ve şiir [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: justify;">Abdülhak Hamid, &#8220;En iyi şiirlerim yazmadıklarımdır,&#8221; demiş ya, dogrusu &#8220;yazamadıklarım olmalı; öylesine derin ve güçlü duygular, heyecanlar yaşamış ki, salt bu yüzden onları bir türlü şiire getirememiş&#8230; Hamid&#8217; in, şiiri bir türlü gereğince anlamadığı bundan da belli. Şiirin en iyisi, en güçlü, en yüce duyguları, heyecanları anlatanı değildir ki&#8230; Daha da ileri gidebiliriz ve şiir duyguları, heyecanları anlatmaz, şiirin uyandırdığı duygu, heyecan, yaşamdaki duygu değildir, olsa olsa ona benzer, o kadar, diyebiliriz.<br />
İşte bu yüzden de, &#8220;Şiirin kaynağı yaşam değildir, gene şiirdir,&#8221; demişler. Ama &#8220;Şiirin kaynağı yaşam mıdır, yoksa gene şiir midir?&#8221; sorusu dar tutuldu mu, ortaya iki karşıt anlayış çıkıyor ki, bu iki anlayışın çatışması, verimli bir eylem doğuracağına, bir kısır döngüye gelip dayanmaktadır. Çünkü gerçekte yaşam ile şiir arasında böyle bir karşıtlık yoktur. Bir ozan, yaşadıklarını olduğu gibi, yaşamadıklarını da birer gereç olarak kullanabilir ve diyelim ki bunların çoğunu da yaşamdan değil, şiirden, şiirlerden öğrenir. Şiirin bu dönemi, biriktirme dönemi diye adlandırılabilir. İşte bundan sonradır ki şiirin kendi dönemine sıra gelir. Orada ozan, yaşamış olsun, yaşamamış olsun, elindeki duygulara, heyecanlara birer düşünce olarak, soğukkanlılıkla bakacak, nerede ise bir bilim adamı gibi çalışacaktır. Artık bu dönemde, &#8220;Elimde duygular, heyecanlar öylesine güçlü ve derin ki şiir yazmaktan beni alıkoyuyorlar,&#8221; diye düşünmek ancak ozan olmamakla açıklanabilir bir durumdur.<br />
İşte genel olarak şiir okurunun ister istemez yabancı olduğu, anlamadığı, belki de anlayamayacağı dönem bu dönemdir, uğraş dönemidir, herkese kapalıdır, giderek büyülü, gizlerle dolu bir çalışma sorunudur bu.<br />
Ama bir ozan salt bu dönemin kendine özgü yapısına çokça kapılarak, şiirin okura bütün bütün yabancı olduğu kanısına çokça varırsa, bence yanılır. Çünkü böylece yalnız ilk dönemi görmezlikten gelmiş olmakla kalmaz, benim üçüncü dönem olarak adlandırmak istediğim, şiirin yeniden okura, yaşama dönüşü dönemini de yadsımış, yoksaymış olur. Gerçekte ozanın işi, bir bilim adamı gibi çalışıp yarattığı dönemde bitmiş değildir; şiirin tamamlanması, onun yeniden yaşama dönmesi ile olur. İşte artık bu dönemde, ya da bu dönem yüzünden ozan, toplumsal ödevinin bilinci sorunu ile karşı karşıya gelir.<br />
Bunun gibi, şiirin kendine özgü tekniklerine, salt anlaşılmak için boş vermek, şiiri yaşanmış duygular ve heyecanlarla çırılçıplak bırakmak, kimi ozanlarca sanılıyor ki, okurla yakınlık kurmanın, tek yoludur. Oysa bir şiirin kolaylığı, aykırı görünse de, zorluğundan doğar; başka bir deyişle, okurun bilemeyeceği, bilmesi gerekli de olmayan birtakım uğraş güçlükleri, ancak ozanın ustalığı ile yenilebilir ve böylece şiir, neredeyse damıtılmış olarak okura sunulur. Ama bu güçlükler, ne küçümsenmeli, ne de gereğinden çok çapraşık sayılmalıdır. Bunun ölçüsünü, ozan, kendi başına bulacaktır.</p>
<p><strong>Melih Cevdet ANDAY</strong></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.turkcemiz.net/siirin-vazgecilmez-uc-donemi-t1380.html/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
	</channel>
</rss>

