Subscribe via RSS Feed

Günümüz Türkçesinde Yabancılaşma

a) Yabancılaşma ve “Türkçelik- Yabancılık” Ölçüsü

Yabancı kelimesineTürkçe sözlüklerde, “yerli olmayan”, “alışılmış olmayan, yadırganan”, “başka cinsten olan”, “bilinmeyen, tanınmayan” ; yabancılaşma için de, “yabancı hale gelme”, “insanın kendi beninden uzaklaşması, kendine yabancı olması” karşılıkları verilmektedir. Yine sözlüklerde yabancı dil, “anadili, bir ülkenin resmî dili veya yaygın dili dışındaki dil” demektir. Sözlüklerde “yabancı”, “yabancılaşma” ve “yabancı dil” kavramlarının açık ve anlaşılır karşılıkları verilmekte, tarifleri yapılabilmektedir. Zaten bu kavramlar üzerinde bir anlaşmazlık da yoktur. Ancak, “dilde yabancı kelime” ve “dilde yabancılaşma”, kavramları üzerinde tam bir anlayış birliği bulunmamaktadır. Bu kavramlar, üzerinde anlayış birliği sağlanamayan bulanık kavramlardır. “Türkçenin sadeleştirilmesi” veya “özleştirilmesi” ve “başka dillere karşı korunması” çalışmalarında, önce “Türkçe kelime”, “yabancı kelime” ve “dilde yabancılaşma” kavramlarının açıklığa kavuşturulması gerekir.

Bize göre dilde yabancılaşma, dilin kendi yapı ve işleyiş kurallarının bırakılıp yerine başka dillerin yapı ve işleyiş kurallarının geçmesi, hakim olması; dilde karşılığı bulunan veya kullanılmakta olan kelimelerin yerine yabancılarının kullanılmaya başlanması; dile bir ihtiyaç karşılığı giren yeni yabancı kökenli kelimelerin de yabancı söyleyiş ve yazılışıyla kullanılmaya başlanmasıdır.

Milletimizin varlık sebebi olan dilimizin sadeleşmesi, Türkçeleşmesi, ve yabancı dillere karşı korunması demek olan Türkçecilik tarihinde, dilin yapı ve işleyişini sağlayan ve dilin varlık özellikleri olan yapım ve çekim ekleri ile dilin işleyişinde kelime sırasını belirleyen söz dizimi kurallarının yerine yabancı eklerve yabancı söz dizimi kuralları kullanmanın, dilimizi yozlaştırıp yabancılaştırdığı konusunda ortak bir görüş vardır. Ancak, bir ihtiyaç karşılığı dilimize girmiş “kökeni yabancı” fakat dilimizde sadece sözlük kelimesi olarak kullanılan kelimelerin, “Türkçe” veya “yabancı” sayılması konusunda görüş birliği yoktur.

“Türkçenin sadeleştirilmesi” veya “Türkçecilik” ile ilgili görüşlerin ortaya çıktığı Tanzimat Devri’nden günümüze, özellikle “dilde yabancı kelime” ile “yabancı olmayan kelime” , “yerli” veya “millî kelime” anlayışları yani dilde “Türkçelik ölçüsü”, dil tartışmalarının asıl sebebi ve odak noktası olmuştur; olmaya da devam etmektedir. Dilimizdeki kelimelerin, “Türkçelik ölçüsü”, başka bir ifade ile kelimelerin “yabancı” veya “millî” yani “Türkçe” sayılması konusunda biri, “kelimenin kökenini” veya “kelimenin ırkını” diğeri de “kelimenin bilinip kullanılır olmasını” ölçü alan “köken” veya “kullanılırlık” olmak üzere iki görüş bulunmaktadır.

“Köken” veya “ırk”ı “Türkçelik ölçüsü alan görüşe göre, “köken”i başka bir dile dayanan, dilimize başka bir dilden gelmiş “bilinir, anlaşılır ve kullanılır olmasına bakılmaksızın” her çeşit kelime “yabancı”dır. 1930’lu yıllardan itibaren, “Türkçenin sadeleşmesi”, “Türkçeleşme” veya “Türkçecilik” konusunda, 1983 öncesi eski yapıdaki Türk Dil Kurumu mensuplarının ve aynı dil anlayışını savunanların; başka bir ifadeyle kendilerini “dil devrimcisi”, “Arı Türkçeci” , “Öz Türkçeci”, “Özleştirmeci” vb olarak tanımlayanların kelimelerde “Türkçelik – yabancılık”ölçüsü, “kelimenin kökeni” veya “kelimenin ırkı” dır. Dolayısıyla bu görüşte olanlara göre, Türkçedeki kökeni yabancı dile dayanan[126] her kelime, “yabancı”dır;dilimizi boyunduruk altına sokmakta ve yabancılaştırmaktadır. O halde dilimizden atılması gerekir. Bu dil anlayışına, “pürizm”, “temizcilik” veya yaygın olarak “tasfiyecilik” adı verilmektedir.[127] Tasfiyeciliğin kökleri, 1890’lı yıllara kadar uzanır; fakat 1940’lı yıllarda “devrimcilik !adına özellikle Arapça kökenli kelimelere düşmanlık şeklinde başlatılan devrimci-tasfiyeci anlayış, ideolojik gaye bakımından öncekilerden farklıdır.

Bir çeşit “dil ırkçılığı” demek olan “kökencilik” anlayışını savunanlardan “dil devrimcisi” Emin Özdemir, “Dil Devrimimiz” adlı kitabında bu konudaki görüşlerini şöyle bir örnekle açıklıyor:

“Köklerini bilmediğimiz sözcüklerin anlamlarını kavrayamadığımız gibi, onlarla açık seçik düşünemeyiz de. Örneğin istiklâl sözcüğünü ele alalım. Neyin nesidir bu sözcük? Kökünü, kökenini bilmeden kullanageliriz, onunla ilgili öbür sözcükleri de anlamayız. Ama, bu sözcüğün Türkçesi olan bağımsızlık’ı anlamakta bir güçlük çekmeyiz. Sözcüğün kökü olan bağ’ın anlamı içinde onu kavrayabiliriz. Aynı yolla bağımlı, bağımsız gibi kavramları da kolayca anlayabiliriz. O halde, Türkçe düşünme, Türkçe sözcüklerle olur.[128]

Emin Özdemir, eski yapıdaki Kurumun yürüttüğü “devrimci dil anlayışını” savunmak için yazdığı kitapçığında,“tasfiyecilik” suçlamalarına,“Özleştirmecilik, tasfiyecilik değildir.”; “Hiç bir dil yüzde yüz arı olmaz.” diye cevap veriyor. Fakat, “özleştirme” anlayışını da şöyle açıklıyor:

“Dilimizdeki yabancı sözcüklere Türkçe karşılıklar aramak, dil devriminin temel ilkelerinden biridir. Özleştirme çabaları, bu ilkeye göre yürütülmektedir.”[129]

Görüldüğü gibi, bu ifadelerdeki “yabancı sözcükler” için hiçbir açıklama veya sınır getirilmiyor. Burada “yabancı sözcük” ten kastedilen kökeni yabancı dillere dayanan her çeşit kelimedir. Yoksa, Türkçeye yerleşmemiş, halka mal olmamış veya Türkçede karşılıkları olan kelimeler değildir. Çünkü dil devrimcileri, dilimizde kullanılankelimelerin -özellikle Arapça kökenli olanların- dilimize yerleşmiş olup olmaması gibi bir ölçü tanımaksızın “yabancı” kabul edilerek atılmasını savunmaktadırlar. Nitekim1983 öncesi Kurum’da yıllarca “Genel Yazmanlık” yapan Ömer Asım Aksoy da, Kurum’un “dil devrimciliğini” savunmak için yazdığı kitapçıkta, atılan veya atılmakta olan kelimelere şu örnekleri vermektedir: Millet, millî, istiklâl, hürriyet, vatan, hayat, sene, fikir, diğer, hariç, ihtimal, imkân, gayret, şart, meselâ, eser, müfettiş, çare, casus, heykel, cinayet, sanat, memur, miras, izin, kelime, defter, meslek, saha, huzur vb.[130]

“Özleştirmecilik” anlayışında, sınır tanımayan ve1945’ten sonra Türk Dil Kurumunun ve “dil devrimcileri”nin öncüsü olan Nurullah Ataç da, “Türkçelik” ölçüsünü, “kökenini kendisinin bile bilmediği” kelimeleri dahi “yabancı” sayıp değiştirecek kadar ileri götürmüştür. “Genel Yazman” Ömer Asım Aksoy’un ifadesiyle “en geniş anlamıyla arıtıcı” olan Nurullah Ataç, bir yazısında şöyle diyor:

“Önce konuşma diliyle yazmağa özendim… Konuşma dilini sevdiğim için çokluğun, kamunun konuşurken kullandığı kelecileri de severdim, bizim midir, elin midir pek aramazdım… Sonradan anladım yanıldığımı… Konuşma dilimizin sıcaklığı kelecilerde olmadığını anladım. Bir yandan da dilimizin öz köklerine dönmesi gerektiği anlamıştım… Direneceğim bu yolda: Şey’i, kadarı, nasılı bile kullanmadan, yalnız Türkçe kelecilerle yazmağa çalışacağım. Gene de yazılarımda yabancı keleciler bulunuyorsa, bilisizliğimdendir. Onları Türkçe sanıp kullanmışımdır; göstersinler, onları da bırakırım.” [131]

Yukarıdaki ifadelerinden de anlaşılacağı gibi Nurullah Ataç’a göre, dilimizdeki kelimelerin, “bizim” (Türkçe) veya “elin” (yabancı) sayılması için, “halkın konuşma diline girmiş olması” ; hatta “kendisinin kökenini bilemeyeceği kadar” dilimize yerleşmiş olması bile yeterli değildir; yine “yabancı”dır. Zaten Ataç ve yandaşlarının “özleştirme”de gayesi, “herkesin anladığı ortak bir Türkçe” değildir. Özleştirmeciler asıl gayelerini şöyle açıklamaktadırlar:

“Türkçeyi özleştirme, sözlüksel düzeyde kalan bir olgu değildir. Dilimizin söz varlığını yenileştirme yolu ile Türk toplumunun düşünsel ve duygusal evrenini değiştirmektir.” [132]

Ataç’a göre de, “Bir ulus medeniyetini değiştirdi mi dilini de değiştirmek zorundadır.” [133]

Türk milliyetçilerinin (Türkçülerin), milliyetçiliğin bir gereği olarak başlattıkları dilde kültürde Türkleşme, Türk’e dönüş hareketi, 1940-1980 arasında Türk Dil Kurumuna hakim olan Tasfiyeci-Özleştirmecilerde, “Dil devrimi sürekli bir devrimdir.” anlayışıyla bir “kültür ihtilâli”ne dönüştürülmüştür. Bundan dolayı, kendilerini “dil devrimcisi” olarak tanımlayan ve genellikle Marksist ideolojiyi savunan “Özleştirmeciler”, Türkçeleşmiş kelimeleri hatta kökeni Türkçe olan kelimeleri bile değiştirmekten çekinmezler. “Yabancı” kabul edilerek değiştirilmesi teklif edilen bazı kelimelerden örnekler:

Âdet>alışkı, akıl>us, aşk>sevi, bahşiş>sevinmelik, cani>kıyacı, cefa>üzgü, cinayet> kıya, cümle>tümce, delege>seçilmen, devlet>erkyurt, edebiyat>yazın, eser>yapıt, gaye>amaç, hamam>ısıdam, harf>yazaç, hayal,>imge,görsü, hayat>dirim, hukuk>türe, ırk>anasoy, iflas>batkı, ilaç>em, kabir>gömüt, manevî>tinsel, masal>öyküce, millet>ulus, mühendis>ölçmen, nutuk>söylev, özür>bağışıt, parça>bölecik, sabır>katlantı, sebep>neden, selâm>esenleme, seyirci>izleyici, şair>ozan, şehir>kent, şeref>onur, şiir>koşuk, takip>izlem, taksi>taşınca, taksit<bölünç, tam>tüm, tehlike>çekince, ticaret>tecim, ücret>çalışmalık, zafer>utku, zarar>dokunca, zeki>varışlı, zengin >vasıl, vb.[134]

Dilimizde kullanılan fakat “yabancı” oldukları gerekçesiyle değiştirilmesi yani dilimizden atılması teklif edilen örnek kelimelere verilen karşılıkların bir kısmı zaten dilimizde kullanılan kelimelerdir. Geri kalanın bir kısmı uydurma, bir kısmı da, amaç, ulus, onur, kent, tüm, ozan gibi “yabancı kökenli” kelimelerdir.


Günlük yaşayışında evinde, sokakta, işinde gücünde Türkçe konuşan hangi vatandaş, konuştuğu kelimelerin kökünü, kökenini düşünür ? Manavdan bir kilo ıspanak, bir demet marul; kahveciden bir bardak çay isteyen bir Türk, ıspanak, marul, bardak, kahve, çay kelimelerinin kökünü kökenini (bunların kökeni Türkçe mi değil mi diye) düşünerek mi konuşur? Elbette hayır. Dil, bir sesli semboller sistemidir. Nesne ve kavramların karşılıkları olan kelimeler, karşılıkları oldukları nesnelerin tarifi değil, işaretidirler. Bu sebeple insanlar, bir dili kullanırken, kelimelerinin köklerini veya kökenlerini düşünmezler. Buna lüzum da yoktur. Dünyanın en ünlü dilcisi bile olsa günlük konuşmalarında kelimelerin kökünü veya kökenini düşünmez. Sadece meramını anlatmak üzere konuşur.

Özetlersek, “Türkçelik-yabancılık” ölçüsü olarak kelimelerin kökenini ölçü alanlara göre, dilimizdeki kökeni yabancı bir dile dayanan her kelime “Türkçe” değil, “yabancı”dır. Bu ölçüye göre, dilimizdeki her yabancı kökenli kelime dilimizi yabacılaştırmaktadır. Yer yüzündeki hemen bütün medenî diller, başka dillerden kelime aldığına göre, her medenî dil, aldığı kelimeler oranında yabancılaşmaktadır. Böyle bir ölçü kabul edildiğinde , en çok yabancılaşan diller de her halde, İngilizce ve Fransızcadır.

Kısacası, Dil Devrimcileri’nin “Türkçelik-yabancılık” ölçüsünde yalnız “köken”i ölçü almaları, samimi değil görünüşten ibarettir. Genel olarak dünya görüşünde Türkçü-milliyetçi olmayan hatta buna karşı olanların, dilde ırkçı olmaları büyük bir çelişkidir. Diğer taraftan, teklif edilen karşılıkların içinde işaret ettiğimiz gibi “kökeni yabancı” olan kelimeler de vardır. Türkçeyi Türk milletine “yabancılaştıran” da “şeref”i “onur, “ahlâk”ı “etik”, “millî” yi “ulusal”, “talih”i “şans”, “Nutuk”u “Söylev”, “kâtip”i “sekreter”, “şehir”i “kent”, “nazariye”yi “teori” hatta Türkçe “bütün”ü “tüm” yapan da bu anlayıştır. Bu anlayışın Türk milliyetçiliği ile bir ilgisi yoktur.

“Bilinir – anlaşılır – kullanılır” olmayı “Türkçelik ölçüsü” alan görüşe göre ise, bir kelimenin “Türkçe” veya “yabancı” sayılmasının ölçüsü, sadece “kelimenin kökeni” değil, Türkçenin yaygın sözlüklerine girmiş olması veya “bilinip-anlaşılır-kullanılır” olmasıdır. Bu görüşe göre, büyük Türk milliyetçisi fikir adamı Ziya Gökalp’ın ifadesiyle, “Türk halkının bildiği ve kullandığı her kelime, Türkçedir. Halk için alışılmış olan ve yapmacık olmayan her kelime millîdir.”[135] 1911’de Selânik’te Genç Kalemler dergisinde toplanıp “Türkçenin sadeleştirilmesi” veya “Türkçecilik” tarihinde, en kalıcı ve sistemli çalışmayı başlatan “Yeni Lisan” hareketinin öncüleri Ömer Seyfettin, Ali Canip ve Ziya Gökalp’tan günümüze kadar, hemen bütün Türk milliyetçisi kuruluş ve aydınlar bu görüşü savuna gelmişlerdir.[136]

Ziya Gökalp, “bilinip, anlaşılır ve kullanılır” olmayı “Türkçelik ölçüsü” kabul ettiğini, daha 1916’da yayımladığı Lisan şiirinde şöyle açıklamıştır:

Lisanda sayılır öz

Herkesin bildiği söz,

Manası anlaşılan

Lügata atmadan göz.

Uydurma söz yapmayız,

Yapma yola sapmayız.

Türkçeleşmiş Türkçedir.

Eski köke tapmayız.

Ziya Gökalp, yukarıya aldığımız dörtlüklerinde “dilde öz sayılma” yani “Türkçelik” ölçüsünü, kısa kesin bir formül halinde ortaya koymaktadır. Ona göre kelimenin Türkçe sayılmasının ölçüsü, “sözlüğe göz atmadan manası anlaşılan, herkesin bildiği söz” olmasıdır. Görüldüğü gibi Ziya Gökalp, kökeni ölçü alan görüşe katılmaz; kökeni başka dile dayanan, başka bir dilden geldiği halde dilimize yerleşmiş ve halkın malı olmuş kelimelere, “Türkçeleşmiş Türkçe” adını verir ve bu tür kelimeleri, Türkçe kelime sayar. Ziya Gökalp bazı şiir ve makalelerinde parça parça ortaya koyduğu “dil ve Türkçecilik” konusundaki görüşlerini, topluca 1923’te basılan ve Türk Ocaklılara ithaf ettiği “Türkçülüğün Esasları” adlı ünlü eserinin “Dilde Türkçülük” bölümünde, Türk milliyetçiliğinin Türkçecilik programı olarak ortaya koymuştur.[137]

Ziya Gökalp’ın ortaya koyduğu ve hemen bütün Türk milliyetçilerinin kabul ettiği ve savunduğu “Türkçelik” ölçüsüne göre, Türk milletinin bildiği ve kullandığı her kelime kökenine bakılmaksızın “Türkçe”dir. Ancak, söyleyiş ve imlâ bakımından geldiği dildeki özelliklerini koruyan ve dilimizde karşılığı bulunan her kelime dilimizde “fazlalık” ve “yabancı” kabul edilir. Dilimizin “fazlalık” ve “yabancı” kelimelerden kurtulması gerekir. Bu tür kelimelerin dilimize hiçbir faydası yoktur:

Aruz sizin olsun hece bizimdir.

Halkın söylediği Türkçe bizimdir.

Leyl sizin, şeb sizin, gece bizimdir.

Değildir bir mana üç ada muhtaç. (F.A.Tansel, Külliyat, s. 27)

Ziya Gökalp ve aynı görüşte olanlara göre, dil, başka dilden kelime alabilir; fakat ek veya dil bilgisi kuralı alamaz. Dili, “bozan”, “başka dillerin boyunduruğu altına sokan” ve “yabancılaştıran”, yabancı ekler ve dil bilgisi kurallarıdır.

Türkiye’de, Atatürk’ün ölümünden sonra başlayan dil tartışmalarında, “dil devrimcileri”, “Öz Türkçecilik”, “Arı Türkçecilik” vb adı altındadilde uyguladıkları “tasfiyecilik” anlayışına, Atatürk’ün 1930’da Prof. Sadri Maksudi’nin “Türk Dili İçin” adlı kitabının kapağına yazdığı şu cümlelerin son bölümünü gerekçe göstermektedirler.[138]

“Millî his ile dil arasındaki bağ çok kuvvetlidir. Dilin millî ve zengin olması, millî hissin inkişafında başlıca müessirdir. Türk dili, dillerin en zenginlerindendir; yeter ki bu dil, şuurla işlensin.

Ülkesini, yüksek istiklâlini korumasını bilen Türk milleti, dilini de yabancı diller boyunduruğundan kurtarmalıdır.”

Atatürk’ün bu sözlerindeki “dilini de yabancı diller boyunduruğundan kurtarma” ifadesi, “Türkçelik ölçüsü” olarak alınıp, “Kökeni Türkçe olmayan her kelime yabancıdır; dolayısıyla Türkçeden atılmalıdır.” diye yorumlanmaktadır. Atatürk’ün bu sözleriyle gösterdiği hedef veya gaye, kelimelerin kökeni ile uğraşmak değil, milliyetçiliğinin bir gereği olarak dilin, millet varlığındaki yerini ve önemini işaret etmektir. Özleştirmeciler, nedense bu sözlerin hep son cümlesini esas almakta ve asıl maksadı göz ardı etmektedirler. Atatürk, “dilin şuurla işlenmesinden” de bahsetmektedir. Bir dilin başka dillerden kelime almış olması, bir dilin “boyunduruğu altına girmesi” anlamına gelmez. Çünkü bütün diller, ihtiyaç duyduğunda başka dillerden kelime alır. “Dili yabancı bir dilin boyunduruğundan kurtarmak, başka dillerden girmiş olan gramer şekil ve kaidelerini (dilimiz bahis konusu olduğuna göre Arapça ve Farsça tamlamaları, birleşik şekilleri, çoğulları) atmak manasına gelmektedir. Diller arasında çeşitli sebeplerle meydana gelen kelime alışverişi, ‘yabancı boyunduruğu’ sayılamaz.”[139] Bundan dolayı, Atatürk’ün sözleri, dilde yalnız “köken”in “Türkçelik-yabancılık” ölçüsüalınmasına ve “tasfiyecilik” yapılmasına gerekçe sayılamaz. Zaten Atatürk’ün de böyle bir değerlendirmesi yoktur.

Atatürk, 1931’de büyük bölümünü el yazıları ile yazdığı “Medenî Bilgiler” kitabının dille ilgili bölümünde, “Türk milletinin dili Türkçedir.” diyor; “Öz Türkçedir.” demiyor.

Diğer taraftan, Birinci Türk Dil Kurultayı’nda (1932) seçilen Türk Dil Kurumu Yönetim Kurulu, Kurultay’dan sonra yayımladığı bildiride, Kurumun hedefini, “yazı dilinde Türkçeye yabancı kalmış unsurları atmak”; “temel unsurları öztürkçe olan bir dil yaratmak” ifadeleri ile açıklamıştır.[140] Buradan da anlaşıldığına göre, Kurumun 1932’deki Yönetim Kurulu da “Türkçelik-yabancılık” ölçüsü olarak “köken”i almamıştır. Eğer böyle olsaydı, “kökeni yabancı olan” veya “bütün unsurları Öz Türkçe olan” ifadelerine yer verilmesi gerekirdi.

Günümüzün dil ilmine ve dilcilerine göre de, dilde “Türkçelik” ve “yabancılık” ölçüsü, sadece “köken” değil, “kullanılış” tır. Bir dil, başka bir dilden kelime alır ve aldığı kelimeye söyleyiş veya imlâca (hatta anlamca) kendisine göre yeni bir kullanış şekli kazandırırsa, kendisine mal etmiş olur. Artık o kelime “yabancı” sayılmaz. Çünkü “Bir kelimenin Türkçe sayılıp sayılmamasının ölçüsü, onun kökeni değildir. Ses yapısı, zevk ölçüsü, kullanılış şartları ve anlam bakımından o kelimelerin dilde yerleşmiş ve herkes tarafından anlaşılır olup olmamasıdır.”[141]

D. Mehmet Doğan’ın “Büyük Türkçe Sözlük” ünde de, “yabancı kelime”ye şu karşılık verilmektedir:

“Bir dilin esas kaynağından olmayan veya yaygın sözlüğünde bulunmayan kelime. Türkçeleşmiş kelimeler yabancı kelime değildir.”[142]

Tarih derinliği ve coğrafya genişliği sebebiyle her medeniyet ve kültür dili gibi, Türkçe de -doğudan batıya, Çinceden İngilizceye- pek çok dille alışverişte bulunmuştur. “Bilgi alışverişi” çerçevesinde ve “kelime ile sınırlı kalmak şartıyla” yapılan dil alışverişleri, diller için tabiî (normal) bir gelişme olarak kabul edilebilir. “Türkçenin Doğu’dan ve Batı’dan aldığı kelimelerle anlatım bakımından zenginleştiği kabul edilebilir bir gerçektir.” [143] Yeryüzünde “alışveriş” yapmamış, başka bir dilden kelime almamış “arı”, “saf” veya “öz” bir dil bulmak mümkün değildir. Türkçe de tarihinin hiçbir devrinde arı veya öz olmamıştır. Diğer taraftan başka dillerden “bilgi öğrenmeye” yani “ihtiyaca” dayanan ve kelime çerçevesinde kalan “alıntılar” , dilin yapı ve işleyişine zarar vermediği sürece dilin zenginleşmesine de katkıda bulunurlar. Bundan dolayı her dilde ve her devirde görebileceğimiz tabiî dil alışverişlerini, diller için doğrudan yozlaşmaya yol açan “yabancılaşma” olarak değerlendiremeyiz.

Daha önce de belirttiğimiz gibi Türkçe, Orta Asya’dan Anadolu’ya gelinceye kadar Çinceden, Sanskritçeden (eski Hint dili), Soğdçadan, Arapça ve Farsçadan; Anadolu’ya geldikten sonra da Arapça ve Farsçanın yanında, Yunancadan (Rumca), İtalyancadan, Ermeniceden, Macarcadan, Rumenceden, Sırpçadan, Bulgarcadan kelimeler almıştır. Bugünkü Türkiye Türkçesinde bu kelimeler, yabancılığı hissedilmeden, dilimize mal olmuş birer “Türkçeleşmiş Türkçe” kelime olarak kullanılmaktadır:

aba < yun. kapa (kaba kumaştan yapılan manto, kebe)

abluka<İt. A blocco (bir şehrin deniz yolunu kesecek şekilde çevirmek)

Anadolu< Yun. Anatole, Anatolia, (doğu yönü, doğudaki ülke)

araka<Yun.arakas (iri taneli bezelye)

avanak< Er. Avanog (eşek sıpası, Türkçde, kolayca kanan)

avlu<Yun. aule (etrafı duvarla çevrili yer)

badana<İt. Badigeon (sulandırılmış kireçle duvar boyama)

banka<İt.Banca,İng.Bank (ilk defa Osmanlı Bankası için Bank Otaman şeklinde kullanılmış)

bavul< İt. Baule

berber<İt. barbiere

bezelye<İt. Psello (baklagillerden bir sebze türü)

beze<Yun. maza,mazi (hamur topu)

cacık<Er. cacıg

cıvata<it. Chiavarda (ucu somunlu çivi)

çerez<Yun. skeros (yemek dışında yenen yaş ve kuru yemiş)

çete<Arn. (silahlı eşkıya)

dangalak< Er.

domates<Yun. utomato (domates)

efendi< Yun. atfendis (başlıbaşına iş gören, ağa, sahip)

evlek< Yun. aylaki (tarlada saban iziyle ayrılan bölümlerden her biri)

haydut<Mac. (silahlı soygun yapan)

ızgara<Yun. eskhara, (üzerinde ötberi kızartılan şey)

Kanca<İt. (ucu demir çengelli çubuk, askı, çengel)

kerevet<Yun. krebbatı (tahta sedir)

kilit<Yun. kleidi,kleidion (kapamak, kapatmak)

kuluçka<Bul. (civciv çıkarmak üzere yumurtaları üzerine yatmış kuş cinsi,tavuk)

Levent<İt. Leventino (genç, yiğit, yakışıklı; Osm. donanmasında deniz eri)

maydanoz<Yun. makedonasi

marul<Yun. marouli (yeşil yapraklı salata bitkisi)

petek<Er.

pırlanta<İt. brillanta (parlak elmas)

piliç< Bul.

pund< Yun. appünto (uygun zaman, fırsat, punduna getirmek’teki)

sınır< Yun. sunaron (uç, iki ayrı toprağı ayıran çizgi)

simit>Yun. semidalis (halka biçiminde çörek)

soba<Mac.

Şıllık<Er.

Tavla<İt. Tavola (tavla oyunu)

Temel<Yun. themelios (bir yapının toprak altında kalan kısmı, taban)

Günümüz Türkçesinde kullanılan çay, mantı, inci Çinceden; kent Soğdçadan kalma sözlerdir. Fakat gerek Arapça ve Farsçadan gerek diğer dillerden olsun ortalama 15. yüzyıla kadar süren dönemdeki alışlar, dilimizin yapı ve işleyişinde yozlaşma ve yabancılaşmaya yol açmıştır, denilemez. Ancak, 15. yüzyıldan sonra başta dinî sebepler olmak üzere edebiyat anlayışı ve diğer sosyal ve siyasî sebeplerle, Arapça ve Farsçadan bilgi öğrenmeye dayanmayan “özenti alıntıları”, dilimizi yabancılaştırmaya başlamıştır.

Genel olarak 15. yüzyıldan 20. yüzyıl başlarına kadar, dilimizde karşılığı olduğu veya dilimizin imkânları ile karşılanabileceği halde, Arapça veya Farsça kelimeler almak veya bunlardan yeni kelimeler türetmek yoluna gidilmiştir. Bazen her iki dilin aynı anlamdaki kelimeleri su, âb-mâ; et, güşt-lâhm; gece, leyl-şeb; ekmek, nan-huduz; güneş, şems- mihr-hurşid-âfitab; göz, ayn-çeşm; arslan, esed-gazenfer-şîr alındığı gibi, “işletme-çekim ekleri” ve “dil bilgisi” unsurları da (dilin yapı ve işleyiş sistemi olan şekil bilgisi ve söz dizimi, özellikle tamlama şekilleri) alınmıştır. Zaten dili yozlaştıran ve yabancılaştıran da bu lüzumsuz veya fazlalık , özentiye dayanan alıntı kelimeler ve dil bilgisi şekilleridir.

Arapça ve Farsça bilgi veya özenti alıntılarının dilimize adeta sınırsız bir şekilde girmesi, 15.yüzyıldan başlayarak 20. yüzyıl başlarına kadar sürmüştür. 20. yüzyıl başlarından itibaren Arapça ve Farsça unsurların dilimize girmesi durmuş; hatta daha önce girenler de sadeleşme veya Türkçecilik çalışmaları ile büyük oranda dilimizden atılmıştır. Fakat 19.yüzyıl ortalarından itibaren bir taraftan Arapça ve Farsçadan giren kelime ve diğer dil unsurlarının oranı giderek azalırken, öte taraftan başta Fransızca olmak üzere Batı dillerinden –özellikle Fransızcadan- kelimeler ve dil unsurları dilimize girmeye başlamıştır. Türkçede bugün görülen “Batı kaynaklı yabancılaşma” nın kökenleri de bu döneme uzanmaktadır. Bugün Türkçede, Ararpçadan sonra en çok Fransızca kökenli yabancı kelime vardır. Bunlar genel olarak 19. yüzyılda dilimize girmiştir. [144] İngilizcenin tesiri, genellikle 1950’li yıllardan sonradır.

19. yüzyıl ortalarında –Tanzimat Devrinde- başlayan “Türkçenin sadeleştirilmesi” veya “Türkçecilik” çalışmalarında, dilimizde “fazlalık” ve“yabancı” olarak değerlendirilen Arapça ve Farsça kelimelerle bu dillere ait dil bilgisi şekillerinden temizlenmesi hedef alınmış; fakat genel olarak 18. yüzyıldan sonra dilimize girmeye başlayan ve 19. yüzyıldan sonra hızı ve oranı artan Batı kökenli özelikle Fransızca kelimelerin kapısı açık bırakılmıştır. Belki de henüz tehlike görmedikleri için, “Türkçü Türkçeciler” ve “Yeni Lisancılar” da, Türkçeyi sadeleştirme çalışmalarında Batı kökenli kelimelere karşı bir tedbir düşünmemişlerdir.

Cumhuriyet devrinde ise, özellikle 1945’ten sonra Batılı kelimelerin dilimize girişi hızla artmasına rağmen, “arı dil”, “öz dil” diyen “Dil Devrimcileri” özellikle sadece Arapça kökenli kelimeleri hedef almış; Fransızca ve İngilizce kelime ve ekleri hatta ifade şekillerini adeta “yabancı” saymamışlardır. Öyle ki, Türk Dil Kurumu, ciddî olarak, ancak 1970’li yıllardan itibaren “Batı kökenli” kelimelere karşılık aramaya başlamıştır.[145] Halbuki, “Arapça ve Farsçadan 1000 yılda alınan sözcüklerin toplam sayısına yakın Fransızca sözcük Türkçeye, 100 yıldan az bir sürede girmiştir.”[146]

Büyük dilci ve sözlükçü Şemsettin Sami’nin 1901’de basılan Kamus-ı Türkî adlı Türkçe sözlüğünde % 4 (1300) olan Batı kökenli kelime oranı, Türkçe Sözlük’ün 1969 baskısında % 14.5 (4000) tir.[147] Bu verilere göre, Günümüz Türkçesindeki Batı kökenli kelime sayısı, 68 yılda % 10.5 (2700) artmıştır. Bu durum, Türkçe için çok hızlı bir yabancılaşmanın işaretidir.

Genç Kalemler dergisinde 1910’larda “Yeni Lisan”adıyla başlatılan dili Arapça veya Farsçadan gelme fazlalık kelime ve dil bilgisi (gramer) unsurlarından temizleme ve “Türkçeye dönüş” hareketi ve devamında da 1930’larda Atatürk’ün öncülüğünde başlatılan “Dil İnkılâbı” ile, ilk yıllarda bazı aşırılıklar ve yanlış uygulamalar yapılmışsa da bunların durulması ile Türkçenin sadeleşmesi sağlanmış, kendi yapı ve işleyişi ile gelişip zenginleşmesinin yolu açılmıştı.

Ancak Türkçe, önüne açılan tabiî gelişme yolunu 1945’lerden sonra takip edemedi. “Öz Türkçecilik”, “Arı Türkçecilik” veya “dilde ilericilik” gibi isimlerle sürdürülen “dil devrimciliği” adına, “Devrimci görüş kuralların tutsağı olmaz.” metotsuzluğu ile Türkçenin yapı ve işleyişini göz önüne almadan pek çok kelime türetildi. Dil davası, siyasi-ideolojik bir mesele haline getirildi. Dilde ihtiyaç olmadığı halde kelime türetmede (daha doğrusu kelime uydurmada) herkes kendisini yetkili görüp kendi uydurduğu kelimeleri kullanmaya teşvik edildi. Böylece ortaya çıkan dil anarşisi, kavram kargaşası, anlatım yetersizliği, “anlam ve anlatım boşluğu”na sebep oldu. İşte bu boşluğu Batı dillerinden kelimeler ve ifade şekilleri doldurmaya başlayınca, tek sebep bu olmasa da günümüzdeki yozlaşmaya ve yabancılaşmaya yol açılmıştır. Halk ifadesi ile “Bir kere kazık yerinden oynamıştır.” Bundan dolayı günümüzün Türkçesinde, biri “Yaşayan Türkçe” biri “Yeni Türkçe” veya “Uydurma Türkçe” biri de “Batı kökenli” olmak üzere çok defa aynı anlam için üç kelime bulunmakta; tabiî “çağdaşlık !” adına ve özenti ile özellikle basın-yayın organlarında “Batı kökenli” kelimeler tercih edilmektedir. Bu yolla dilimizi yabancılaştıran bazı örnekler şunlardır:

Matbuat………. Basın………. medya

Usul …………… yöntem ….. metot

Faaliyet ……….. etkinlik……. aktivite

Mutabakat……… uzlaşı ……… konsensüs

Mesele …………..sorun ………..problem

İçtimaî……………toplumsal …..sosyal

Meclis …………..Kamutay …….Parlamento

Kâtip ……………yazman ……..sekreter

Timsal …………..simge ……… sembol

Teferruat ………ayrıntı ……….detay

Beyanname ……bildiri ……….deklarasyon

Mensucat ………dokuma ………tekstil

Encümen ……….kurul ………… komisyon

Fevkalâde ……..olağanüstü …… süper

Şekil …………biçim ………….form

Tarafsız ………..yansız …………nötr

Taassup ……….bağnazlık………fanatizm

Bedbin …………kötümser………pesimist

Mütehassıs….uzman ……..kompetan

Delil ………..kanıt………argüman

Hasret ……özlem ………nostalji

Tecrübe……..deney ………test etmek

Diller arasındaki alışverişlerde, dillerin birbirinden dil unsuru olarak, “kelime”, “şekil bilgisi-yapım eki”, “işletme eki” ve “söz dizimi kuralı” aldıkları görülür. Ancak dil alışverişi en çok “kelime” alışverişi şeklinde olmaktadır. Diller arasında kelime alışverişi, ihtiyaçtan doğan bilgi alışverişi sınırında kaldığı sürece tabiî, normal bir dil hareketi sayılabilir. Fakat hiçbir ihtiyaca ve bilgi öğrenmeye dayanmayan, alıcı dilde karşılığı olduğu halde alınan özenti alışverişleri ile her çeşit ek ve söz dizimi kuralı alışverişleri, dillerin varlığına, yapı ve işleyişine zarar verir. Bu tür alışverişler, dili, başka dilin boyunduruğuna sokar; dilin yozlaşmasına ve yabancılaşmasına yol açar. Onun için tabiî karşılanamaz. Karşılanmamalıdır. Türkçecilik de bu noktada başlar.

Dillerin, yeni bir nesne ve kavramla karşılaştıklarında, yani yeni kelimeye ihtiyaç duyduklarında başvuracakları yollar bellidir. Bunlar, kendi bünyesinden yeni kelime türetmek, kelime birleştirmek veya derleme-tarama yapmaktır. Bu kaynaklarla karşılık bulamadığı zaman da başvuracağı son kaynak, son çare (veya çaresizlik) yabancı kökenli kelimeyi almaktır. İşte bu çaresizlik karşısında Türkçecilik açısından yapılabilecek olan, yabancı kökenli kelimeyi, dilimizin ses ve imlâ yapısına uydurarak almaktır. Bundan dolayı, dilde hiç olmazsa söyleyiş ve imlâca yabancılaşmanın önlenmesi için, “Yazım Kılavuzu”ndaki “Alıntı Kelimelerin Yazılışı” ve “Yabancı Özel Adların Yazılışı” bölümleri bu anlayışa göre yeniden düzenlenmelidir. Yabancı kökenli bir kelimenin, kendi ses ve imlâsını dilimizde de koruması, yabancılığını sürdürmesi anlamına gelir. Bu, dilimizi yabancılaştıran bir uygulamadır.

Yabancı dillerden giren kelimelerin ses-söyleniş ve özel imlâsını koruması ve Türkçe söyleniş ve yazılışlarının yanlış kabul edilmesi, Cumhuriyet’ten önceki sadeleştirme ve Türkçeleştirme tartışmaları sırasında, Ömer Seyfettin, Ziya Gökalp, Yahya Kemal gibi Türkçü-milliyetçilerin, “Türkçeleşmiş Türkçe” anlayışına karşı, “Fesahatçiler”in savunduğu bir anlayıştır. Eski Fesahatçiler, yabancı kökenli kelimelerin Türkçede özellikle halkın dilinde aldığı yeni şekilleri, “galat” (yanlış) sayıp, asıl dillerindeki gibi yazıp söylemeyi savunurlardı. Bunlar Arapçacı-Farsçacı Fesahatçilerdi; günümüzde de Fransızcacı-İngilizceci Fesahatçiler türedi. Son yıllarda biraz İngilizce öğrenenler, Türkçeye -hatta lüzumsuz- girmiş İngilizce kelimeleri, İngiliz söyleyişine göre söyleyip yazmayı, övünme ve farklılık vesilesi saymaktadırlar. Bu yeni Batıcı Fesahatçi anlayış da yabancılaşmayı yaygınlaştıran sebeplerden biridir.

Burada yeri gelmişken, eski Fesahatçilerin “galat” (yanlış), Türkçü-milliyetçilerin “millîleşmiş” veya “Türkçeleşmiş Türkçe” saydıkları ve bugün dilimizde “yabancılıkları” fark edilmeden kullanılan kelimelerden bazı örnekler verelim:[148]

âdem>adam

leymun>limon

bilâ şey> beleş

çep ü rast> çapraz

âfet-i can>afacan

cameşuy>çamaşır

destgâh>tezgâh

çeharçûbe>çerçeve

govsale>kösele

hâmir>hamur

kallâş>kalleş

cinaza>cenaze

gûşe>köşe

maktûp>mektup

kassâp>kasap

tebaşir> tebeşir

zenbûrek> zenberek>zemberek

riçal>reçel

şurba>çorba

bağçeban>bahçıvan

harbuze>karpuz

nerdüban>merdiven

Zmirnia>İzmir

İkonyum>Konya

Sangaryos>Sakaryos

Scutari>Üsküdar

Adriyamus> Edremit

Dilimizde Arapça ve Farsçanın yanında başka pek çok dilden kelime de, zamanla söyleniş, yazılış ve anlamca değişikliğe uğramış, mecazî anlamlar kazanmış ve dilimizin malı olmuştur. Bu kelimelerin pek çoğu ile geldikleri dilde bulunmayan yeni deyimler yapılmıştır. Meselâ dilimizde “akıl” kelimesi ile ilgili bir çok deyim vardır:

Akıl almamak

Akıldan çıkmak

Akıl defteri

Akıl etmek

Akıl hocası

Akıl kârı olmamak

Akıl sır ermemek

Akıllara durgunluk vermek

Akıllı uslu

Akıl var yakın (izan)var

Meselâ yine Farsça “gûşe”den Türkçeleşen ve dilimizin malı olan “köşe” kelimesi ile ilgili de birçok deyim vardır:

Köşe bucak

Köşe kadısı

Köşe kapmaca oynamak

Köşesine çekilmek

Köşeye sıkışmak

Köşeyi dönmek

Köşe başı tutmak

Baş köşe

Örneklerini çoğaltabileceğimiz bu tür kelimeler, dilimizin zenginlikleridir. “Akıl”ı “us”la; “köşe”yi “dönemeç” le değiştirmeye kalkmak, dilimizi bu zenginlikten mahrum etmektir.

b) Yabancılaşma Yolları ve Şekilleri

İnsanoğlunun bildiği, öğrendiği, ürettiği, her bilgi her varlık ve kavram, dilde ifadesini bulur. Fakat insanoğlunun bilgi üretme ve öğrenmesi olup bitmiş değildir. Her an yenileri üretilmekte veya öğrenilmektedir. Bundan dolayı, bilgileri depolayan dil de olup bitmiş değildir. Hayatla beraber devam etmektedir. Her üretilen veya öğrenilen bilgi, dilde yeni bir karşılık ister. Bundan dolayı, dilin her zaman yeni kelimelere ihtiyacı olur. Dil, bu yeni üretilen veya öğrenilen nesne ve kavramları karşılama ihtiyacını, ya kendi imkânları ile yeni kelime türeterek ya var olan kelimelerinden birleştirerek karşılama yoluna gider. Kendi imkânlarından karşılayamayınca da yabancı kelime almak durumunda kalır. Bilgiyi, nesneyi veya kavramı üreten millet, ürettiği ürüne adını da kendi dilinden verir veya vermesi gerekir. Ne var ki son yıllarda, kendi ürettiklerimize de yabancı isimler vermeye başladık. Bu yabancı özentisinin ve millî şuur eksikliğinin son haddidir

Meselâ, Bedri Aydoğan, yaptığı bir araştırmada Yataş, İpek, İstikbal, Bellona gibi Türk üretici kuruluşların ürettikleri mal veya ürünlerine genellikle yabancı adlar verdiklerini tespit etmiştir. Bu ürün adlarından bazıları şöyledir:[149]

Koltuk kanepe adları:

Bizon koltuk takımı

Oscar koltuk takımı

Arizona koltuk takımı

Crystal koltuk takımı

Argos kanape

Modena kanape

Karizma kanepe

Former sehpa

Desen adları: Federal, Kristal, İndigo,Orange, İndy Butter,

Yatak adları: Alize, Ultra, Bela, Caprice, Sabrina vb.

Kendi ürettiklerimize yabancı adlar vermek, millî şuur eksikliğini veya zihnimizin yabancılaştığını gösterir. Ürettiği ürüne yabancı adlar verenler, aslında zihin ve kültür yönünden millete yabancılaşanlardır. Bilgiyi veya her çeşit nesneyi, ürünü kendimiz üretemediğimiz sürece, başkalarından almak, başka dillerden öğrenmek durumunda kalırız. Başka (milletlerden) dillerden öğrendiklerimizi bile kendi dilimizin imkânları ile karşılayabilmek en iyisidir. Ürettiğimiz ürünlere yabancı dillerden adlar vermemiz gerekse bile hiç olmazsa kendi söyleyiş ve imlâmızla alınmalı; öğrendiğimiz yabancı kelimeye, kendi damgamızı vurmalıyız. Bu da alınan kelimeyi söyleyiş ve imlâca olabildiği kadar dilimize benzetmekle olur. Halbuki günümüzde dilimize giren yabancı kelimelerin, kendi imlâları ile yazılıp yabancı okunuşuna göre söylenmesi, giderek yaygınlaşmaktadır. Türk imlâ sistemine de aykırı olan bu durum, dilin yabancılaşma ve yozlaşma yollarından birisidir.

Son yıllarda Türkçesi bulunduğu veya bulunabileceği halde bazı kelimeler, ısrarla geldikleri dillerdeki asıl şekilleri ile söylenip yazılmaktadır. Bu tür kelimelerin, yabancı söyleniş ve yazılışıile kullanılması ve yaygınlaştırılması dilimizin yabancılaşmasını hızlandırmaktadır. Dilimizin ihtiyacı olmadığı halde dilimizde özenti alıntısı olarak, yabancı söyleniş ve yazılış şekli ile ısrarla kullanılan kelimelerden bazı örnekler:

Bodyguard …………. (muhafız, korumacı, koruma görevlisi)

By-pas (ameliyatı)…….. (damar eklemesi)

Calculatör ……………… (hesap makinesi)

Catering hizmetleri …. (yiyecek sağlama işi)

CD-ROM – (si-di Rom).. (Compac Disc –Read Only Memory’nin kısaltması)

Charter uçak seferi …….(kiralanmış, ucuz tarifeli)

Chek-up (çekap) ……..(genel sağlık kontrolü)

Clip – ..…………………..(müzik için hazırlanan kısa görüntüler veya bir tv

programından alınan kısa görüntü.)

Cola- (kola) ………… .( alkolsüz asitli içecek)

Compact disc ……… (müzik kaydedilen yuvarlak disk)

Deep freeze- (dip firiz) (derin dondurucu)

Derby maç ……………(aynı ilin iki büyük takımının yaptığı maç)

Diskjokey (DJ) (Di-jey) (radyolarda müzik plakları tanıtıcısı)

Eurocard ………………(bir tür kredi kart)

Fair play …………… (Baştan belirlenen kurallara uyma)

Fas food ………………(ayak üstü yiyecek)

Free schop ……………(gümrüklerdeki mağaza)

Fuil oil ……………… .(petrol yağı, yağ yakıt)

Hot dog ……………………(sosisli sandviç)

Hyper market …………….( büyük alışveriş merkezi)

Mega schow ………………(büyük gösteri)

Mega star …………………(dünyada tanınmış sanatçı)

Notebook …………………..(bilgisayar – çanta bilgisayar)

Opsiyon …………………….(vade, süre)

Part-time (part taym) …….. (yarım gün)

Play-back ………………….(görüntüye uygun plak çalma)

Pop corn- …………………( patlamış mısır)

Realyti schow ……………..( gerçekçi olmaya çalışan tv eğlence programı)

Schow-room ………………(sergi yeri, teşhir salonu)

Stand by …………………..(kullanmaya hazır kredi)

Tolk schow …………………(tartışmalı gösteri programı)

Top secret …………………( çok gizli)

Walkman …………………( kulaklık teybi)

İstenildiğinde çoğaltılabilinecek bu tür kullanışlar, dilimizi yabancılaştıran örneklerdendir. Bu örneklerin pek çoğunun Türkçesi vardır; bulunmayanları da Türkçeleştirmek mümkündür. Hiçolmazsa Türkçede söylendikleri gibi yazılarak Türk imlâsına uydurulmaları gerekir.

Bu örneklerde en dikkat çeken yabancılaştırıcı ögeler alfabemizde bulunmayan “W”, “sch” gibi yabancı harflerdir.

Türkçeyi kelime yönünden yabancılaştıran ve dikkatlerden kaçan bir durum, Türkçe kökenli veya konuşma ve yazı dilimize mal olmuş kısaca Türkçeleşmiş kelimelerimizin yerine millî şuur eksikliği, Batı hayranlığı, basın-yayın organlarının tesiri, özenti, değişik görünme, zihnimizdeki kavram boşluğu veya başka sebeplerle Batı kaynaklı yani yeni yabancı kelimelerin dilimize sokularak kullanılmasıdır. Herhangi bir yeni bilgi, nesne veya kavramın karşılığı olmayan, bilgi öğrenmeye dayanmayan kelimeler giderek yaygınlaştırılmaktadır.

Bu tür Batılı kökenli yeni yabancı kelimeleri dilimize sokup ısrarla kullananlar, bir taraftan yabancı olduğu gerekçesiyle dilimizin malı olmuş Arapça veya Farsça kökenli kelimeleri dilimizden atmaya çalışırken diğer taraftan dilimizi Batı yönünde yabancılaştırmaktadırlar. Dilimizde belki bin yıldır kullanılan ve bütün Türkler’in bildiği “ahlâk” kelimesini Yunanca “etik” ile değiştirmeye çalışmak ve basın yayın organlarında her fırsatta kullanmak bunun tipik örneklerindendir. Türkçesi veya Türkçeleşmişi bulunduğu halde Batı kökenli yani yabancısı kullanılan ve bazılarınca özellikle tercih edilen bu tür kelimelerin tespit ettiğimiz bazı örnekleri şunlar:

Ahlâk…………… etik (ahlâksız değil etiksiz)

Alelâde …………anormal

Asgarî …………minimum

Asrî………………modern

Azamî……………….maksimum

Başlamak ……….start almak

Bunalım………….kriz

Başlık……………..manşet

Belde……………site

Destan……………epope

Encümen…… …..komisyon

Fırka……………….parti

Fevkalâde……… süper

Heyet …………….delege

İçtimaî……………sosyal

Nazarî ……………teorik

Sargı ……………bandaj

Şahadetname…diploma

Şeref …………….onur (ayrıca gurur, kibir, itibar,haysiyet yerine)

Mektep…………….okul (ecole’den, bizim ‘oku-mak’tan değil)

İdadî ……………..lise

Hekim……………..doktor

Uzuv………………organ

Talih……………..şans (fırsat, imkân,hak, yetki,seçenek vs yerine)

Faal ………………aktif

Gösteri……………şov (üstelik show imlâsı ile)

Meclis…………….parlamento

Yıldız………………star

Danışma…………..enformasyon (İng. …………şeklinde söyleyenler de var)

İtibar………………prestij

Destekçi…………..sponsor

Bakanlar kurulu…kabine

Basın-yayın………medya

Düzenleme…….dizayn

Merkez ………….centır (kendi imlâsı ile yazmak daha makbul: centr)

Dokuma…………tekstil

Sergi …………….galeri (galeria demek daha modernlik)

Önder ……………lider

Fevkalâde……….süper

Seyahat …………turizm

Hizmet …………..servis

Gidişat …………..trend

Cankurtaran …ambulans (ambulance elbette daha iyidir)

Gecikme …………rötar

İktisat ……………ekonomi

Denemek………… test etmek

Aşama ……………etap

Bitiş ………………final

Türkçede yerleşmiş kelimeler varken onları beğenmeyip yerlerine özellikle Batı dillerinden kelimeler kullanmak, “entel züppeliği” ve “özenti” olarak başlayıp, basın yayın yoluyla özendirilerek yaygınlaştırılmaktadır. Bu durumun temel sebebi, millî şuur ve Türkçe eğitimi eksikliğidir. Yine bazı şahsiyeti gelişmemiş kişiler de içinde bulundukları eziklik duygusunu gidermek veya farklı görünmek hevesiyle yabancı veya ortak dilin dışında kelimeler kullanmak yoluna sapmaktadırlar. “Ahlâk” yerine “etik” , “itibar” yerine “prestij” , “gidiş-gidişat” yerine “trend”, “düzenleme” yerine “dizayn” ,”merhale” yerine “etap”, “denemek” yerine “test etmek” demek, “özenti” ve “entel züppeliği”nden başka bir şey değildir. Fakat pek çok kişi, bu tür kelimeleri, basın-yayın aracılığı ile duyup öğrenmekte ve öyle konuşmanın daha doğru ve güzel olduğunu; daha kültürlülük veya çağdaşlık göstergesi sanmaktadır. Aslında ise millî kültürden nasibini almamış olmanın göstergesidir.

Dilin şerefi, ortaklık unsuru veya ortak değer olmasındadır. Dilde “herkes gibi” konuşup yazmak önemlidir. Dili farklı ve kendine has kullanmak, bu şekilde yabancı kelimeler kullanarak yabancılaşmakla değil, üslûpla sağlanır.

Son yıllarda, dilimizdeki yabancılaşma konusunda dikkat çeken bir durum da dilimize önce Fransızcadan girmiş ve artık yerleşmiş sayılabilecek kelimelerin yerine ya aynı kelimelerin İngilizce söyleniş ve imlâsıyla veya başka bir İngilizce kelime kullanılıp yaygınlaştırılmasıdır: Dilimize Fransızcadan “kulüp” söyleniş ve yazılışıyla giren kelime, bu defa İngilizceden “clup” yazılış ve “klap” söylenişiyle; “kupa” kelimesi, İngilizce “kap” (Efes kupası> Efes Kap gibi) söylenişiyle; Fransızca “plaj” (plage) yerine İngilizce “bîç” (beach) kullanılmaktadır. Yine İtalyancadan “mobilya” yerine Fransızcadan “möble” aynı şekilde katmerli yabancılaştırma örneklerindendir.

Yabancılaşmanın kelimeden daha ileri ve daha farklı bir şekli de, Türkçe anlatımşekillerinin İngilizce mantığına göre tercüme edilerek kullanılmasıdır. Meselâ Türkçede değişik yardımcı fiillerle kullanılan anlatım kalıpları, İngilizce “almak” anlamındaki “take” (teyk) fiili ile anlatılmaktadır:

Misafir almak Türkçesi misafir kabul etmek veya misafir davet etmek

İçki almak “ içki içmek

Çay almak “ çay içmek

Banyo almak “ yıkanmak

Sahne almak “ sahneye çıkmak

Karar almak “ karar vermek, kararlaştırmak

Duyum almak “ haber duymak (haber vermek, haber almak ayrı)

Yenilgi almak “ yenilmek

Start almak “ başlamak

Bazı ifade şekillerinde de yine İngilizce “rigt” (doğru) kelimesinin aynı kullanış mantığı ile tercüme edilerek kullanıldığını görüyoruz:

“O sizin için doğru arkadaş değil” (uygun, münasip… vs)

Doğru zamanda geldiniz.” (zamanında, uygun … vs)

Doğru kişiye geldiniz.”, (aradığınız kişi … )

Doğru insanla karşılaştınız”

“Prelliye gelin, doğru lâstikle tanışın” (Lâstik yuvarlak değil mi?)

Bunlar ve benzeri kullanışlardaki “doğru” kelimesinin görünüşü Türkçe, mantığı İngilizcedir. Türkçede bu ifadeler için “uygun” veya “münasip” kelimeleri kullanılır. “Soruya doğru cevap verdim.” , “Verdiğim adres doğru.” cümlelerindeki Türkçe “doğru” kelimesi ile yukarıdaki tercüme ifadelerde kullanılan “doğru” kelimesi aynı değildir. Bu tür ifadeler de dilimizin mantık yapısını değiştirip bozmakta ve dolayısıyla dilimizi yabancılaştırmaktadır.

İngilizcedeki bazı kalıp ifadeler (söyleyiş şekilleri) Türkçeye, kalıp halinde yabancı dil mantığı ile tercüme edilmektedir:

-Sizin için ne yapabilirim? (What can I do for you)

-kendine iyi bak (Take care of your self)

-Mesele (sorun) nedir? (Wat is the matter)

-Üzgünüm (I am sory)

-umarım (I hope)

-korkarım (I am afraid)

-korkarım değil (I am afraid not)

-Çok satan kitap (best seller)

Görünüşte “Türkçe” olan bu ifadeler, aslında “Türkçe söyleyişe” veya “Türkçenin mantığına” uygun olmayan yabancı anlatım şekillerdir. Dilimizin anlatım mantığını yabancılaştırmaktadır. Meselâ, okuyucusu çok olan bir kitap için Türkçede çok okuyan kitap denilmez, çok okunan kitap denilir. Aynı şekilde Türkçede kitap satmaz; fakat satılır. Dolayısıyla “çok satan kitap” denilmez, “çok satılan kitap” denilir.

Yabancı dil özentisinin ortaya çıkardığı bir yabancılaşma şekli de, Türkçe veya Türkçeleşmiş işyeri adlarının yabancı imlâ ile yazılmasıdır:

kebabchi

yemish

Cafe berdush

kitapchi

Laila

eskichi vb gibi.

Türkiye’de pek çok dergi isimleri ile televizyon kanalı isimleri ve televizyon programlarının isimleri, söyleniş ve imlâca yabancılaşmaya öncülük etmektedir.

Dergi isimleri : Star, Paparazzi, Dolce, Gala, Aktüel, PC Magazin vs.

Birçok televizyon kanalı ve radyo isimleri de hem söyleniş hem imlâca dilimizi yabancılaştırma görevini (!) eksiksiz yerine getirmektedirler:

Show Tv , (Şov Tivi)

Star Tv, (Star Tivi)

Flash Tv, (Flaş Tivi)

CNN Türk (Si eN eN )

NTV (eN- Ti- Vi )

CNBC (Si-eN-Bi-Si)

Süper FM (Süper eF-eM)

Number One FM (Nambır van eF-eM)

Bu televizyon veya radyo isimlerinin kısaltmalarında harflerin Türk alfabesindeki adıyla söylenmemesi, hem Türkçenin yapısına hem 1353 sayılı Türk Harflerinin kabul ve Tatbiki Hakkında Kanun’a aykırı olarak yabancı adlarla okunmaktadır. Türkçede temel ses özelliklerinden biri, hece kurmada ünsüzlerin daima kendisiden sonraki ünlüye bağlanmasıdır. Bu özellikten dolayı alfabemizde ünsüz sesleri gösteren harfler, önlerine bir e ünlüsü getirilerek okunur: be, ce, de, fe, me, ne, te, ve gibi. Kısaltmalar da bu kurala göre okunur.

Atatürk’ün sekiz inkılâp kanunundan birisi olan 1 Kasım 1928 tarihli ve 1353 sayılı “Türk Harflerinin Kabul ve Tatbiki Hakkında kanun” ile kabul edilen bugünkü alfabemizin harf adları da bu ses özelliğine göre adlandırılmıştır. Kanun metnine eklenen alfabe “cetvel”inde de harflerin adı böyle gösterilmiştir. Okullarımızda da bundan dolayı böyle öğretilir. Be , ce de, fe, ge gibi. Harf adı ile okunan bütün kısaltmalar da buna göre okunur:

TRT (Te-Re-Te)

TC (Te-Ce)

TBMM (Te-Be-Me-Me)

İMF (İ-Me-Fe) gibi.

Buna göre

Tv “Ti-vi” değil “Te-ve”

NTV “eN-Ti-Vi” değil, “Ne-Te-Ve” ,

CNN “Si-eN-eN” değil “Ce-Ne-Ne”

Süper FM “Ef-Em” değil “Fe-Me”

şeklinde okunursa Türkçe söylenmiş, dilimiz yabancılaştırılmamış olur.

Son yıllarda yabancı dillerin tesiri ve özenti ile alfabemizdeki özellikle C, D, F, H, L, M, N, S, T, V harflerini yabancı alfabelere göre C (si), D (di), F (ef), H (haş-aş), L (el), M (em), N (en), S (es), T (ti), V (vi) şeklinde adlandırmak veya söylemek yanlış ve Türkçeye aykırıdır. Bunlar, Fransız ve İngiliz alfabelerindeki harf adlarıdır. Bu harflerin Türk Alfabesi’ndeki adı, yukarıda belirttiğimiz gibi Ce, De, Fe, He, Le, Me, Ne, Se, Te, Ve’dir.

Bazı radyo ve televizyon kanalı isimlerinin yapısı da, söz dizimi bakımından Türkçeye aykırı ve yanlıştır. Bu isimlendirme şekli, dilimizi hem bozmakta hem yabancılaştırmaktadır:

Radyo FM (Radyo eF-eM !)

Radyo -5,

Kanal – 7,

Kanal- D,

Kanal- a vs gibi.

Bunlar ve benzeri radyo ve televizyon isimleri,

FM Radyosu (Fe-Me Radyosu),

5. Radyo, (Beşinci Radyo)

7. Kanal, (Yedinci Kanal)

D Kanalı, (De Kanalı)

a Kanalı

şeklinde olursa Türkçe söz dizimine uygun olur.

Türkçe veya Türkçeleşmiş kelimelerimizin başına veya sonuna, Batı kökenli veya İngilizce söz veya ekler getirilerek yapılan kelimeler de dilimizi yabancılaştıran başka bir uygulama şeklidir. Bu uygulamanın ilk şekli 1930’lu yıllarda görülmüştür.

Almancadan “-man,-men” ekleriyle öğretmen, eğitmen, okutman

Fransızcadan “-al,-el, -sal,-sel” ekleriyle siyas-al, ulus-al, evren-sel

Yunancadan “gonia” (köşe-açı) kelimesiyle üçgen, beşgen, köşegen

gibi.

Dil İnkılâbı’nın ilk yıllarındaki bu uygulama sınırlı kalmıştı. Ancak son yıllarda, yabancı şirketlerle yürütülen bazı hizmet alanlarında hiçbir dil kaygısı güdülmeden türetilen(!) “ucube” kelimeler Türkçeyi sarmaktadır:

The Marmara, Proto Türkçe, duygusal, Türkcell, Aycell, Yardımcell, Sim-cell, para-matik, dokun-matik, CepTo Cep, vs.

Batı dillerinden dilimize girip, dilimizi yabancılaştıran dil unsurları sadece kelime” ile sınırlı kalmamaktadır. Bir dil için yabancı kökenli kelimelerin girmesinden daha tehlikeli olan yabancı eklerin dile girmesidir. Nitekim dilimizi sadeleştirip Türkçeleştirme hareketlerinin en kalıcısı olan Genç Kalemler dergisine başlatılan “Yeni Lisan” hareketi de dilimizden özellikle Arapça Farsçadan gelen yabancı ekleri dilimizden atmıştı. Bugün dilimizde bazı kalıplaşmış olanlar dışında Arapça veya Farsça yabancı ek kalmadı. Fakat günümüzde de dilimize Batı kökenli ekler musallat olmuştur. Tanzimat devrinden beri dilimize Batı kökenli kelimelerle birlikte bazı ekler de girmekle beraber bunların sayı ve ağırlığı dikkat çekmiyordu. Ancak 1950’li yıllardan sonra Batı kökenli kelimelerle birlikte yabancı ekler de dilimizde gittikçe yaygınlaşmakta, adeta dilimizi istilâ etmektedir. Dilimizin kelimeden öte yabancılaşmasına yol açan hatta gelişme yollarını tıkayan bu Batı kökenli yabancı eklerden bazıları şunlardır:

Kelime sonuna gelen ekler

-aj

Ambalaj, avantaj, averaj, bagaj, baraj, blokaj vb

-al,el: Fransızcadan dilimize girmiştir. İlgili olma, aitlik, mensupluk anlamı taşır. Türkçede –sal,-sel,-l şeklinde de kullanılır. Kültür-el, aktü-el, endüstriyel, federal, fonksiyonel vb.

-er (Lâtinceden): Eklendiği kelimeye olan veya yapan anlamı verir. Banker, otoriter, misyoner,

-ete, -ite, ……. Türkçedeki –lık,-lik eki gibi soyut adlar yapar. Aktivite, fizibilite, humanite (insanlık) , prodüktivite(verimlilik), realite (gerçeklik).

İf: İlgili olma, vasıf isimleri yapar. Dekoratif, alternatif, kooperatif, sportif, portatif vb.

-ik: Bir şeye ait olma, ilgili olma anlamı verir. Akademik, alfabetik, alkolik, ansiklopedik, ekonomik, diplomatik, elektronik, sempatik, teknolojik,

-ist: Bir şeye alışkanlık veya düşkünlük anlamı verir. Meslek ve uğraşma anlatır. Artist, Budist, egoist, ekonomist, feminist, finalist, komünist, realist, turist.

-izm: İlgililik anlamı taşır. Akademizm, alkolizm, ampirizm, anarşizm, ateizm, atletizm, sosyalizm, faşizm, idealizm, Nihilizm,

Batılı kelimelere benzeterek, Kemalizm.

-man

Antrenman, apartman, departman, deplasman, finansman,

-ör: Yapan,eden anlamı taşır. Aktör, antrenör, boksör, diktatör, direktör, raportör, rektör,

-syon (-tion-siyon): İş ve oluş isimleri yapar. Adaptasyon, aksiyon, animasyon, dejenerasyon, enflasyon, koleksiyon, resepsiyon

-ya: Yer ve ülke isimleri yapar. Almanya, Çekoslovakya, İtalya, Rusya.

Kelime başına gelen ekler

-a: Olumsuzluk ve yokluk anlamları verir. Ateist, asosyal, apolitik, ametal

-ala: Eklendiği gibilik, benzerlik anlamı verir. Alaturka,alafranga, alagarson

-anti: Karşı anlamında kelimeler yapar. Antitez, antidemokratik, antipatik, antibiyotik,antifiriz

-de: Yokluk veya zıtlık anlamı verir. Deforme, deşarj, deşifre, demode, deformasyon

-re: Geri veya tekrar anlamı verir. Reaksiyon, reform, revizyon, redaksiyon,

-tele: Uzak, uzaktan anlamı verir. Telemetre, teleferik, telefon, televizyon, telesekreter,

-loji

Arkeoloji, astroloji, biyoloji, filoloji, jeoloji, Türkoloji

[126] Burada “kökeni yabancı dile dayanan” ifadesini özellikle kullandık. Çünkü dilimize başka bir dilden girmiş pek çok kelime, söyleniş, yazılış ve anlam bakımından ilk bakışta dilcileri bile şaşırtabilecek kadar değişmiştir.

[127] Prof. Dr. Zeynep Korkmaz, Tasfiyecilik, Türk Ansiklopedisi C. XXX. Ankara,1981, s. 473-475.

[128] Emin Özdemir, Dil Devrimimiz,TDK yayınları, Ank.1969, s.38.

[129] A.g.e., s. 63-64.

[130] Ömer Asım Aksoy, Gelişen ve Özleşen Dilimiz, TDK yay. ,3. baskı, Ank.1973,s.77-78.

[131] Nurullah Ataç, Neden Böyle Yazıyorum, Ülkü, Aralık-1947. (Ataç, bu yazısında ‘kelime’ karşılığı ‘keleci’

yi kullanmış; başka yazılarında da kendisinin uydurduğu ‘tilcik’ veya ‘tilce’yi kullanmıştır.

[132] Prof. Dr. Zeynep Korkmaz, Türk Dilinin Bugünkü Sorunları, Millî Kültür, C.III, Sayı 39 (Nisan 1983),s.8;

Türk Dili Üzerine Araştırmalar, C.I, TDK, Ank. 1995, s.798.

[133] Emin Özdemir, age.,s.62; (Ulus,9.X1.1951’den naklen)

[134] Özleştirme Kılavuzu , T D K, Ank. 1978. (kelimeler bu kılavuzdan alınmıştır)

[135] Ziya Gökalp, Türkçülüğün Esasları, Yayına Haz. İsmail Acar, Liva yayınevi, İst. 2005, s. 148.

[136] Bu kuruluşlar için, kitabımızın “Yaşayan Türkçeyi Savunan Bazı Kuruluşlar” başlıklı bölüme bakınız.

[137] Ziya Gökalp’ın Dil ve Türkçecilik görüşleri için bak. İsmail Acar, Türkçülüğün Esasları Üzerine Bir Değerlendirme, Liva Yayınevi, İst. 2005,s.98-128.

137 Emin Özdemir, Dil Devrimimiz, 2. baskı, TDK, Ank.,1969,s.11.;Ömer Asım Aksoy, Gelişen ve Özleşen

Dilimiz, 3. baskı, TDK, Ank.1973,s.13.

[139] Prof. Dr. Faruk K. Timurtaş, “Atatürk ve Dilimiz” ve “Atatürk’ün Dil Üzerine Sözleri” başlıklı yazılar,

Diller ve Türkçemiz, (yay. Haz. Prof Dr. Mustafa Özkan. )İst. 1996, s. 136 ; 138.

[140] Doç. Dr. Zeynep Korkmaz, Türk Dilinin Tarihî Akışı içinde Atatürk ve Dil Devrimi, Ank. 1963,s.56.

[141] Prof. Dr. Zeynep Korkmaz, “Dil İnkılâbının Sadeleşme ve Türkçeleşme Akımları Arasındaki Yeri”, Türk

Dili, Sayı 401, Mayıs 1985; veya Türk Dili Üzerine Araştırmalar, c.1, TDK., Ank. 1995,s.837.; Prof. Dr.

Faruk K. Timurtaş, Türkçemiz ve Uydurmacılık, İst. 1977,s.104.

[142] D. Mehmet Doğan, Doğan Büyük Türkçe Sözlük, vadi yay., 16. baskı, Ankara,2003.

[143] Prof. Dr. Hamza Zülfikar, “Türkçenin Söz Varlığında Yabancılaşma”, Türkler C.18, Yeni Türkiye

Yayınları, Ank. 2002, s. 79.

[144] Mustafa Nihat Özön, Türkçe-Yabancı Kelimeler Sözlüğü, İnk.ve Aka Kitabevi, İst, 1962, “Türkçede Yabancı Kelimeler Üzerine Birkaç Söz” , İnk.ve Aka Kit., İst.1962,s.V-XIII.

[145] Prof.Dr. Halûk Aklın, (TDK Başk.), “Cumhuriyet Döneminde Türkçe” , Türkler C.18, Yeni Türkiye yay., 2002, s.44.

[146] Süer Eker, Çağdaş Türk Dili, 2. Baskı, Ank., 2003,s.154.

[147] Ömer Asım Aksoy, Gelişen ve Özleşen Dilimiz, TDK., 3.baskı, Ank.1973,s.84.

[148] Örnekler için bak. Prof. Dr. Recep Toparlı, Türkçemizdeki Galat Sözler, Türk Dili, sayı.540, Aralık 1996.

[149] Prof. Dr. Gürer Gülsevin, ‘Dil Kirliliği Sorunu’, Türkçenin Çağdaş Sorunları, Divan yayınevi, İst. 2006, s. 128-130. ( Bedri Aydoğan’dan naklen).

Etiketler::

Kategori:: Ar-Ge

...:

Yorumlar (2)

Trackback URL | Comments RSS Feed

  1. pınar diyor ki:

    çok güzel bir site.çok beğendim.ödevimi sizin sayenizde yapabiliyorum.teşekkür ederim.:)))

  2. rabia nur diyor ki:

    bence çok güzel bir sözlük

Yorumlar



Eğer kişisel resminiz görünsün istiyorsanız Gravatar kullanabilirsiniz.