Subscribe via RSS Feed

Ömrüm benim bir sudur, akar zamanın içinde

Suyun insan hayatındaki yeri ne kadar da büyüktür. Su hayattır, insandır aynı zamanda. Doğuşu da suyladır insanın, ölümü de. Doğduğunda da yıkarlar, öldüğünde de. O zaman su bir geçiştir, değişime hazırlıktır, insanı yeni bir hayata hazırlar. Zaten insanın hayatı da zamanın içinde akan bir su değil midir? O, yalnız ve yapayalnız bir hastaya karanlık ve soğuk bir gecede verilen candır. O, yatağında ölümü bekleyen bir adamın son arzusudur. Hepsi bu kadar mı? Demire çelik sertliğini veren odur. Çiftçinin çatlamış topraklara bakıp da umutla beklediği rahmettir o.
Kısacası su üzerine kurulmuştur hayat; damarlarına su yürüdüğü zaman çiçeklenir bitkiler ve meyveye durur dallar. Su evrendeki dört zıttan biridir. Toprak ve hava; su ve ateş. Ama su ateşin yaktığını söndürür, havanın kuruttuğunu yeşertir, toprağın sakladığını ortaya çıkarır. Bütün bu özellikleriyle su Anadolu insanının yaşam kaynağıdır. Yağmurun yağması biraz gecikse insanımız gözlerini diker gökyüzüne ve umutlu gözlerle bulutların hareketini izler. Çünkü yağmur olmadan o hiçbir iş yapamaz. Yağmur yağmasa buğdaylar hiçi başak verir mi, çiftçi karnını doyurabilir mi? Otlaklar yağmurla sulanmasa; bunca hayvan ne yapar; ne yer, ne içer. Ama olur ya bazen de yağmayıverir. İşte o zaman, işte o zaman çiçekler boynunu büker, rengarenk yüzleri sapsarı kesilir, toprak çatlamaya başlar. Hatta bazen o kadar büyük çatlaklar oluşur ki toprağın yüzeyinde, yürürken ayağınız girer bu çatlaklara. Kavurucu güneşin altında bütün hayvanlar kendilerine sığınmak için bir gölge ararlar. Ortalık büyük bir sessizliğe bürünür ve hayat tamamen durma noktasına gelir. Artık ne kuşların cıvıltısını duyabilirsiniz çevrenizde, ne de kırmızılı morlu çiçeklerle çevrili dağları görebilirsiniz.
Artık yapacak bir şey kalmamıştır ve insanlar kendi aralarında belirledikleri bir günde, yavaş yavaş köye çok yakın bir tepeye toplanmaya başlarlar. Kazanlar kaynatılır, kurbanlar kesilir yağmur için. Büyük bir şölen düzenlenir. Ama kimler yoktur ki bu şölende… daha yeni doğmuş bebekler bile annelerinin sırtlarında gelirler bu şölene. Çünkü çocuk; saflığı, temizliği, günahsızlığı sembolize eder. Aynı amaçla birçok küçükbaş hayvan da getirilir bu şölene. Sonra inanlar bir araya toplanırlar ve büyük-küçük demeden açarlar ellerini gökyüzüne ve dua ederler Allah’a yağmur için. Bazı yaşlıların gözlerinden yaşlar dökülür damla damla. “Bizim zamanımızda böyle miydi?” derler, “Bizim zamanımızda var ya; o kadar çok yağmur yağardı ki, tarladan kaldırdığımız buğdayı ambarlara sığdıramazdık. Sarıkızın mor dağlarda otladıktan sonra verdiği sütü bir günde bitiremezdik. Şu karşıda gördüğün boş, sapsarı dağlar var ya ağaçlarla doluydu ki, içinde bin bir çeşit canlı yaşardı. Ya o dağın rengârenk eteklerine, üzerinde çocuklarımızın peşinden koştuğu kelebeklerin uçuştuğu bembeyaz papatyalara ne demeli. Ya şimdi öyle mi?” artık susturmak mümkün değildir onları. Sonra yemekler yenilir, eğlenceler düzenlenir, belki de bir yiğit karşısına çıkacak başka bir yiğit arar er meydanında güreşmek için. Akşama doğru güneşin karşı tepede batmasıyla yine bir hüzün çöker insanların yüreklerine ve bugün yaptıkları duanın karşılığını beklemek için, yağmuru beklemek için, boyunlarını bükerek yine dağılırlar evlerine. Kim bilir, yağmur belki yağar, belki de yağmaz. Ama onlar her şeye rağmen ümitlerini kesmeden birkaç hafta arayla tekrar tekrar çıkarlar yağmur duasına.
Ya bu defa yağarsa diye…

Kategori:: Denemeler

...:

Yorumlar



Eğer kişisel resminiz görünsün istiyorsanız Gravatar kullanabilirsiniz.