Osmanlı Zamanında Balkan Politikası
Abdülhamid döneminde elimizde bulunan Balkan toprakları; Makedonya, Doğu Rumeli, Arnavutluk, Trakya ve Epir yaylasının bir bölümüdür.
Doğu Rumeli yarı özerk yapısıyla zaten şeklen devlete bağlı olup aslında Bulgar Prensliğinin doğal bir parçasıydı. Padişah da bu sunî eyalete aslen hiç müdahale etmemiş, Doğu Rumeli’deki egemenlik hakkını kullanmaktan kaçınmıştır.
Abdülhamid Arnavut milleti bakımından her zaman teveccüh göstermiş, onları en önemli görevlere getirmiş, devlete bağlılıklarının idamesini sağlamıştır. Hassa alaylarının büyük kısmı, alaylı subayların birçokları Arnavutlardan oluşmuştur. Bunun bilinçli bir tercih olduğuna şüphe yoktur. Öte yandan Arnavutların devlete karşı Abdülhamid sonrasında ayaklanmaları, hatta en zor anımızda Balkan Savaşları sırasında bağımsızlıklarını ilân etmeleri Arnavutların devlete bağlılıklarının sistemli bir çalışma ürünü olmadığını, kişisel teveccühlerle sağlandığını da kanıtlamaktadır.
Trakya ve Kuzey Epir yaylası Osmanlı Devleti açısından nispeten sorunsuz bölgelerdir.
Asıl sorun Makedonya’dadır!
Makedonya’da Türklerin yanısıra arnavut, sırp, bulgar, rum, ulah (slav) ve çingeneler yaşıyordu. Bu milletler arasında en güçlü konumda olan rumlardı. Öyle ki; bunların kurduğu devlet Osmanlı’dan ilk ayrılan balkan devleti idi (Yunanistan, 1826). Ayrıca rumlar Avrupa tarafından daha çok kayırılıyordu. Üstelik köklü Fener Patrikhanesine bağlıydılar.
Sırplar ve Bulgarlar slavdılar ve rumlarla etnik ortaklıkları yoktu, buna rağmen Fener rum patrikhanesine bağlıydılar ve papazlarını patrikhane atıyordu. Bu papaz ve kardinallerin hemen hepsinin rum asıllı olması Sırplar ve bulgarlar arasında derin bir hoşnutsuzluk yaratıyordu.
Ulahlar ve çingeneler ise henüz siyasî bir etkiye sahip değildiler.
Abdülhamid’in politikasının sırp ve bulgarların dinî milliyetçiliğine karşı Fener Rum Patrikhanesi’nin egemenliğini savunmak olduğu söylenebilir. Abdülhamid bu konuda keskin olmamakla birlikte rumları desteklemiş ve patrikhanenin bulgar ve sırp milleti üzerindeki dînî vesayetini sürdürmesi için çabalamıştır. Bunun bazı nedenleri vardı:
* Fener Patrikhanesi İstanbul’daydı ve Abdülhamid patriği kontrol altında tutabileceğine inanıyordu. Hiç değilse ortodoksların ruhanî liderinin kendisinden uzakta ve milliyetçi bir konumda olmasındansa elinin altında ve anti millî olmasını tercih ediyordu.
* Rumları bu yolla bulgar ve sırp milletinden ayrı ve hatta üstün tutarak devlete bağlılıklarını sürdürmek istiyordu.
* Bulgarlar ve sırplar arasında rumlara karşı bir hoşnutsuzluğun devamı bunların birleşmesini engelleyecekti.
Bu, madalyonun bir yüzüydü. Oysa gerçekte şöyle bir durum da vardı:
Makedonya Hıristiyanlığı 28 Şubat 1870′de, yani daha Abdülaziz zamanında Bulgar Ekzarhlığı’nın kurulmasıyla, büyük ölçüde Patrikhane’den, yani İstanbul’un denetiminden ayrılarak Ekzarhlığa geçti. Bu da Balkan ayrılıkçılığını körükleyen bir âmil oldu. Yani bulgarlar rumların dînî vesayetinden aslında daha evvel ayrılmışlardı. Ancak bu ayrılış o kadar keskin olmamış, daha ziyade devlete karşı mücadele azmine sahip bulgar milliyetçileri ve komitacılarla sınırlı kalmıştı. Devleti Osmanî’ye halen bağlılıklarını sürdürmekten yana olan ılımlı çoğunluk Fener Patrikhanesine bağlılığı sürdürmüşlerdir.
Abdülhamid’in temel stratejisinin balkan milletleri arasındaki ortak yönleri değil farklı yönleri kaşıyarak Rumelide bir denge oluşturma çabası olduğu söylenebilir. Bu stratejinin görece başarı sağladığı söylenebilir. Çünkü bu dönemde rum, bulgar, ulah, arnavut ve sırp çeteleri Makedonya’da birbirini doğramıştır. Dinsel ve etnik ayrılıklar bunların bir araya gelmesini engellemiştir. Avrupa devletlerinin gönderdiği mülkî yetkililer de soruna merhem olamamışlar, devlet-i Osmanî egemenliğinin burada bir süre daha devamı sağlanmıştır.
Kategori:: Osmanlı İmparatorluğu


