Subscribe via RSS Feed

Türkçe’nin Yabancı Dillere Karşı Korunması Çalışmaları

Türk Dil Kurumunun temel çalışma alanlarından birisi de, Türkçe’nin geliştirilip zenginleştirilmesi ve yabancı dillere karşı korunmasıdır. Bu çalışmalarda, Atatürk’ün, 2.9.1930’da Sadri Maksudi’nin eserinin kapağına yazdığı sözler bir yol gösterici ilke olarak kabul edilmektedir. Bu sözler şöyledir:

“Millî hisle dil arasındaki bağ çok kuvvetlidir.Dilin millî ve zengin olması, millî hissin inkişafında başlıca müessirdir. Türk Dili dillerin en zenginlerindendir. Yeter k i bu dil şuurla işlensin.

Ülkesini, yüksek istiklâlini korumasını bilen Türk milleti, dilini de yabancı diller boyunduruğundan kurtarmalıdır.” [76]

Elbette, başta Türk Dil Kurumu olmak üzere, her kuruluş ve şahsın “Türk dilinin istiklâlini korumak” millî bir görevidir. Çünkü, Türk demek, Türkçe demektir. Bu konudaki her çalışma Türk milletine hizmettir. Ancak burada, üzerinde birleşilmesi gereken konu, “şuurla işlenme” ve “yabancı diller boyunduruğundan kurtarma” dan ne anlaşılması gerektiğidir.

“Dilin şuurla işlenmesi”, dilin “bilgiyle ve milliyetçi bir görüşle ele alınması, ilmî metotlar ve yollarla incelenmesi” demektir. “Yabancı dillerin boyunduruğundan kurtarılması” ise, “başka dillerden girmiş dil bilgisi şekil ve kurallarını dilimizden atmak”; “dilimizde karşılığı bulunan Türkçeleşmemiş yabancı kökenli kelimeleri kullanmamak” anlamına gelmektedir. “Diller arasında çeşitli sebeplerle meydana gelen kelime alış verişi ‘yabancı boyunduruğu’ sayılamaz. Her medenî dile başka dillerden kelime girmiştir.”[77] 1983 öncesi Türk Dil Kurumu ve taraftarlarının savunduğu tasfiyeci-uydurmacı anlayış, “millî kültürün devamlılığını”, “dilin sosyal gerçekliğini” ve “dilin ilmî metotlarla incelemesini” bir tarafa bırakarak, dilde ırkçı bir anlayışla kökeni yabancı olan her kelimeyi dilden atmak ilkesini benimsemiştir.

Dilden attığı kelimelerin yerine de “devrimci yöntem kuralların tutsağı olmaz” anlayışıyla kelime uydurma yoluna gitmiş, böylece kural tanımazlık kural haline getirilmiştir.“Arı Türkçecilik”, “dilde ilericilik”, “devrimci görüş” gibi adlar altında sürdürülen dil politikası,Atatürk’ün “millî dil” anlayışına değil, “Marksist ideolojinin gereği olarak dilde sürekli devrim anlayışına” dayanmaktadır. Bu anlayışta, “kökeni Türkçe olmayan her kelimeyi dilden atma ilkesi yatar.” [78]

1983 öncesi Kurum taraftarları ve tasfiyeci-uydurmacı dil anlayışını savunanlar nedense Atatürk’ün Sadri Maksudi’nin kitabına el yazısıyla yazdığı “Millî his ile dil arasındaki bağ çok kuvvetlidir. …” cümlesiyle başlayan ifadelerinin daima “ülkesini, yüksek istiklâlini korumasını bilen Türk milleti dilini de yabancı dillerin boyunduruğundan kurtarmalıdır.” şeklindeki son bölümünü dikkate alırlar. Bu da konuyu çarpık anladıklarının bir göstergesidir.

1983 sonrası Türk Dil Kurumu,“Türkçeyi yabancı diller boyunduruğundan kurtarma” ve “Türkçeyi yabancı dillere karşı koruma” çalışmalarında, “Marksist ideolojiye dayanan ırkçı-tasfiyeci-uydurmacı” dil anlayışını bırakmıştır. Bugünkü Türk Dil Kurumu anlayışına göre, kelimelerin “yabancı” veya “millî” sayılmasının ölçüsü,sadece köken (ırk) bakımından yabancı olup olmaması değil, “tabiî” veya “Yaşayan Türkçe” olmasıdır. Kurum üyelerinden Zeynep Korkmaz, Türkçe sayılmanın ölçüsünü şöyle açıklamaktadır:

“Bir kelimenin Türkçe sayılıp sayılmamasının ölçüsü, onun kökeni değildir. Ses yapısı, zevk ölçüsü, kullanılış şartları ve anlam bakımından o kelimenin dilde yerleşmiş ve herkes tarafından anlaşılır olup olmamasıdır.”

“Dilimizdeki kelimeler, dilbilimindeki ölçülere göre, Türkçe kelimeler, alıntı veya ödünçleme kelimeler ve yabancı kelimeler olmak üzere üçe ayrılır. Her dil gibi Türkçe de çeşitli tarihî, sosyal ve kültürel şartlara bağlı olarak varlığı boyunca hem kendisi Arapça, Farsça, Rumca, Macarca, Bulgarca, Sırpça gibi dillere kelimeler vermiş hem de Çince, Soğutça, Hintçe, Arapça, Farsça, Rumca, İtalyanca ve Fransızca gibi dillerden kelimeler almıştır.” [79]

2001’den itibaren Türk Dil Kurumu Başkanlığını yürüten Prof. Dr. Şükrü Halûk Akalın, 1960 sonrası dönemi değerlendirerek dil politikasıyla ilgili görüşlerini şöyle açıklamaktadır:

“1960’tan sonra hızlanan tasfiyecilik hareketi ne yazık ki Osmanlı döneminde olduğu gibi dede ile torunun birbirini anlayamayacağı veya yazı diliyle konuşma dilinin farklı olduğu durumu ortaya çıkarmaya başladı. Her etkinin bir de tepkisi oluyor. O dönemde tasfiyeciliğe karşı çok şiddetli eleştiriler yapıldı. Bu durum da ne yazık ki dilde çayışma ortamını doğurdu. En kötü şey, dilin söz varlığındaki sözlere kilit vurulmasıdır. İster Türkçe kökenli olsun, ister dilimizin söz varlığına girmiş ama yabancı kökenli olsun bütün bunlar Türkçenin söz varlığını oluşturmaktadır. İstiklâl, millî, illet, hürriyet, izmihlâl, sözleri bizim sözlerimizdir. (…)”

“Dil canlı bir varlıktır; değişir, gelişir… Böylece dilin söz varlığından bazı sözler kullanımdan düşer ve kaybolur. Ama birkaç kişinin bir araya gelerek, edebî metinlerimize girmiş, İstiklâl Marşı’mızda yer almış, herkesin bildiği anladığı sözleri dilden çıkarması tasfiyeciliktir.” [80]

Türk Dil Kurumu Başkanı insanların kullanacakları kelimeleri serbestçe tercih etmeleri gerektiğini, “İnsanların dillerine kelepçe vurarak bazı kelimeleri kullanmayın demek yanlış bir uygulamadır.” cümlesiyle ifade ediyor.[81] Bu anlayış, elbette dilin tabiî gelişmesine müdahale edilmeyen şartlarda geçerli ve doğru bir anlayıştır. Ancak, Türkçeye olduğu gibi dile ideolojik müdahalelerin yapıldığı şartlarda bizce tam isabetli değildir. Çünkü Türkiye’de dil meselesinin hatta dil kavgalarının iç yüzünü bilmeyen pek çok insan “arı Türkçe” veya “öz Türkçe” sözlerinin çekiciliğine aldanmıştır. İnsanlar da tabiî halde bulunan millî duygu bu çekici sözlerle sömürülmüştür.

Diğer taraftan, basın-yayın organlarının bilerek bilmeyerek yaptığı “küresel propaganda” sebebiyle Batı kaynaklı kelime kullanma özentisi içine girebilmektedir. Bu sebeplerden dolayı, ister tasfiyeci-uydurmacı ister Batı kökenli kelime kullanma özentisi içinde olsun her iki durumda da Tabiî yaşayan doğru Türkçenin kullanılması konusunda insanların uyarılmaya ihtiyacı vardır.

Gerek millî kültürün akışına ve devamlılığına gerekse Türkçenin bozulmadan kendi tabiî işleyişine ve gelişmesine uygun ve doğru dil anlayışının öncülüğünü başta Türk Dil Kurumu yapacaktır; yapmalıdır. Ayrıca biz bunun yapıldığına da inanıyoruz. Prof. Dr. Hamza Zülfikar’ın aylık Türk Dili dergisinde seri halda devam eden “Doğru Yazalım, Doğru Konuşalım” başlıklı yazıları bunun en güzel uygulamalı örneklerindendir.
Türk Dil Kurumunun kurulduğu yıllarda Arapça veya Farsçadan dilimize girmiş konuşma dilinden çok yazı dilinde kullanılan kelimelere karşılık bulma ihtiyacı vardı. Dilimizin artık bu yönde bir çalışmaya ihtiyacı kalmamıştır. Esasen o zamana kadar dilde hiç bilinmeyen nesne ve kavramları karşılamak üzere, dilin yeni kelimelere ihtiyacı vardır. Dilde var olan ve kullanılan kelimeleri değiştirmek için karşılıklar bulmak, dile bir şey kazandırmaz. Nesne ve kavramların insan zihnindeki ses şifresi olan kelimeleri değiştirerek sadece şifreleri değiştirmiş oluruz.

Bu da dilin, nesiller ve insanlar arasında kurduğu bağların kopmasına yol açar. “Dil devrimcileri” işte bunu yapmışlar ve yapmaktadırlar. Milleti ulus, imkânı olanak, ihtimali olasılık kelimesiyle değiştirmek dile hiçbir zenginlik kazandırmaz.

Dilimizin, 1970’lerden günümüze -artık dilimize Arapça ve Farsçadan kelime ve kural girme durumu olmadığına göre- Batı dillerinden ve özellikle İngilizceden girmekte olan kelime ve kurallara karşı korunması ihtiyacı vardır.

Türk Dil Kurumunun Yabancı Kelimelere Karşılıklar çalışması da bu yönde sürdürülmektedir. Bu arada Türk Dil Kurumunun bulduğu karşılıkların birer teklif olduğu da unutulmamalıdır.

Türk Dil Kurumu, son yıllarda alış veriş ve iş yeri adlarında artan bir hızla süren yabacılaşmaya karşı da hummalı bir çalışma içindedir. Bunun için toplantılar düzenlenmekte, afişler bastırılmakta, Türkçe adlar kullana iş yerlerine teşvik ödülleri verilmektedir. Dilde yabancı özentisinin en çok görüldüğü iş yeri isimlerinin Türkçe verilmesi için belediyelerle iş birliği çalışmaları yapıldığı gibi, konu ile ilgili kanun hazırlanması için çalışmalar yapılmaktadır.

Kısaca Türk Dil Kurumunun Türkçenin korunup geliştirilmesi konusunda ilmî ve millî bir tavrı, bir politikası olmalıdır. Bu, Kurumun varlık sebeplerindendir.

[76] Sadri Maksudi Arsal, Türk Dili İçin, Türk Ocakları ilim ve san’at neşr. 1930.
[77] Prof. Dr. Faruk K. Timurtaş, Diller ve Türkçemiz, Haz. Mustafa Özkan, Alfa Yay. İst. 1996,s. 136.
[78] Zeynep Korkmaz, Türk Dili Üzerine Araştırmalar, C.1, TDK, Ank. s.892.
[79] Prof. Dr. Zeynep Korkmaz, “Dil İnkılâbının Sadeleşme ve Türkçeleşme Akımları Arasındaki Yeri”, Türk Dili, Mayıs,1985, sayı, 401; Aynı yazı için bak. Türk Dili Üzerinde Araştırmalar, C.1, TDK, Ank. 1995. s.837.
[80] Taner Ünal, Türk Dil Kurumu Başkanı ile Sohbet, Türkeli dergisi, Kasım 2004.

Etiketler::

Kategori:: Türk Dili Ailesi

...:

Yorumlar



Eğer kişisel resminiz görünsün istiyorsanız Gravatar kullanabilirsiniz.