Subscribe via RSS Feed

Üzerinden Gölge Geçen Dünya

Gölge. Her an her yerde, nereye gidersek gidelim peşimizi bırakmayan ve üstüne üstlük bizim yaptıklarımızı tekrarlayan, kaçmaya çalıştığımızda aynı hızla bizi kovalayan ama asla kovalamaktan vazgeçmeyen şey.
Gölge; aydınlık demek, hayat ve ışık demek. Peki insan neden kaçar ve gölgeden ve aynı zamanda umuttan ve aydınlıktan. Biz neden kaçtık, neden terk ettik gölge oyunlarımızı ve neden gölge oyunlarımızın, Karagöz’ümüzün üzerine gölge düşürdük.
Hani hepimiz hatırlarız (bu hitap maalesef sadece 20 yaş ve üzeri insanlar için. Şahsen ben de birkaç kez görebildim.) kahvelerin “kıraathane” olduğu, yani şimdiki gibi işsiz güçsüz insanların bir araya gelip çene çalmadığı veya çeşitli kumar oyunlarının oynanmadığı, şifreli kanallarda maç izlenmek için insanların yığılmadığı dönemlerde “Karagöz” derler bir gölge oyunu vardı. Özellikle eski ramazanlarda iftardan sonra ramazan elbiselerini (mahyalar) giymiş minarelerin ışığı altında inanlar çoluk-çocuk, kadın-erkek demeden, zira o dönemde kadınlar için de perdeyle bir yer ayrılmış, kahvelere eğlenmeye giderlermiş. İnsanlar bir yandan çay ve kahvelerini yudumlar, bir yandan da oyunun başlamasını merakla beklerlermiş. Önce kulakları okşayıp insanı heyecana ve meraka sürükleyen hafif bir zil sesinden sonra her zamanki gibi Hacivat “Yar bana bir eğlence” nidalarıyla ortaya atılır, daha sonra da bizim Karagöz bazen kafasında bin bir soruyla meydana çıkar, Hacivat ne kadar ona doğruları öğretmeye çalışsa da o yine bildiğini okurmuş. (-muş diyorum çünkü şu anda onları görmek imkansız). Hepsi bu kadar mı! Elbette değil. Daha birçok gölge oyuncu katılırmış Karagöz’le Hacivat’a. Bu gölge karakterler bir gölgenin yapabileceğinden daha fazlasını yapmışlar. Neler mi? Öncelikle bu gölgeler hiç kimseyi takip etmiyor, aksine inanlar büyük bir merakla onları izliyorlar. Bunun yanında onlar diğer gölgeler gibi cansız değiller. Onlar yeri geldiğinde – senaristinin de yardımı ile- bir ideolojiyi anlatmışlar halka. Bazen de siyasi yergilerle halkın gönlünden geçenleri aktarmışlar siyaset adamlarına. Hani Hacivat’ın bir “Ah Karagöz’üm” deyişi vardır. Ne dertler yanar, ne acılar paylaşır onunla. Ama bütün bu olumsuzluklara rağmen Karagöz ne yapar eder halkı güldürür. Karagöz oyunu aynı zamanda halktır da. Bazen Karagöz yanlışlıkla Kanlı Nigar’ın evine girer ve büyük bir macera başlar. Mahalle kabadayısı, Kürt’ü, Kastamonulusu, taşralısı, zennesi… hepsi vardır bu oyunda. Her biri halktan bir kesimi temsil eder. İnsanlar kendi günlük yaşamlarını, adeta bütün gün yaptıkları filme çekilmiş gibi akşam gelir izlerler buralarda. Ya halk hikayelerinin; Leyla ile Mecnun’un, Ferhat ile Şirin’in o büyük aşklarının sergilenmesine ne demeli. Kim o kahvelerde bu aşk hikayelerini izleyen nice gençler kandil ışıkları altında ateşe yazgılı pervanelerin kandillere atlamaları gibi kendilerini aşk ateşine atmışlardır. Diğer taraftan Hacivat’ın Karagöz’e sorduğu bilmecelere, anlatılan efsanelere ve cin masallarına ne demeli. Onlar da çocukların eğlenceleri.
Yani demek istediğim, halk bu oyunlarla müziği, halk hikayelerini, manileri, şarkıları, bilmeceleri, efsaneleri kısacası bilmesi gereken her şeyi eğlenceli bir şekilde öğreniyordu.ayrıca halkın kendi arasında kaynaşması ve iyi ilişkilerde bulunması da sağlanıyor, birçok mekan, özellikle kahveler eğitim yuvalarına dönüyordu. Şimdi ise bütün bu halk kültürünü bir insana öğretebilmeniz için o kişinin sıkıcı bir eğitim altında yıllarca öğrenim görmesi gerekiyor. Sözü daha fazla uzatmadan bir Karagöz oyununun kısaca gelişimini anlattıktan sonra oyunun bitiş bölümüne geçelim.
Ve oyunun sonunda Hacivat’ın hem Karagöz’e hem de gelecekte gölge oyununun başına gelecekleri, bir gün unutulacaklarını düşünerek onları unutanlara, yani bize sitem mahiyetinde şu sözleriyle oyunu bitirir.
“Yıktın perdeyi eyledin viran
Varayım sahibine haber vereyim heman”

Kategori:: Denemeler

About the Author:

Leave a Reply




If you want a picture to show with your comment, go get a Gravatar.