<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?>
<rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Türkçemiz.Net &#187; Atatürk</title>
	<atom:link href="http://www.turkcemiz.net/yazi/ataturk/feed" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>http://www.turkcemiz.net</link>
	<description>Türkçesiz Türkçeye Hayır</description>
	<lastBuildDate>Wed, 18 May 2011 23:15:57 +0000</lastBuildDate>
	<language>en</language>
	<sy:updatePeriod>hourly</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>1</sy:updateFrequency>
	<generator>http://wordpress.org/?v=3.3.1</generator>
		<item>
		<title>İç İşleri Bakanı Onuda Görevden Almıştı</title>
		<link>http://www.turkcemiz.net/ic-isleri-bakani-ataturku-gorevden-almisti.html</link>
		<comments>http://www.turkcemiz.net/ic-isleri-bakani-ataturku-gorevden-almisti.html#comments</comments>
		<pubDate>Sat, 04 Dec 2010 00:09:48 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Uğur</dc:creator>
				<category><![CDATA[Atatürk]]></category>
		<category><![CDATA[featured]]></category>
		<category><![CDATA[Mustafa Kemal ATATÜRK]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.turkcemiz.net/?p=1092</guid>
		<description><![CDATA[İçişleri Bakanı Beşir Atalay Cumhuriyet tarihi boyunca bir ilke imza atarak, yetkisini kullanıp, Balyoz&#8217;da ve fişleme olaylarında adı geçen Jandarma Tümgeneral Halil Helvacıoğlu&#8217;nu görevden aldı. 24 Kasım 2010 tarihinde gazetelerde ve televizyonlarda şöyle bir haber gördük: “Son YAŞ toplantısında terfi ettirilmeyen ve Askeri Yüksek İdari Mahkemesi&#8217;ne (AYİM) başvurarak yürütmeyi durdurma kararı aldıran Jandarma Tümgeneral Halil [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><img title="atatürkü görevden alan emir" src="../resimler/atat%C3%BCrk%C3%BC-g%C3%B6revden-alan-emir-530x269.jpg" alt="" width="530" height="269" /></p>
<h2 style="text-align: justify;">İçişleri Bakanı Beşir Atalay Cumhuriyet tarihi boyunca  bir ilke imza atarak, yetkisini kullanıp, Balyoz&#8217;da ve fişleme  olaylarında adı geçen Jandarma Tümgeneral Halil Helvacıoğlu&#8217;nu görevden  aldı.</h2>
<p style="text-align: center;">
<div style="text-align: justify;">
<div>24 Kasım 2010 tarihinde gazetelerde ve televizyonlarda şöyle bir haber gördük:</div>
</div>
<div id="newsContent" style="text-align: justify;">
<p>“Son YAŞ toplantısında terfi ettirilmeyen ve Askeri Yüksek İdari   Mahkemesi&#8217;ne (AYİM) başvurarak yürütmeyi durdurma kararı aldıran   Jandarma Tümgeneral Halil Helvacıoğlu, Tümgeneral Gürbüz Kaya ve   Tuğamiral Abdullah Gavremoğlu Hükümet tarafından görevden alındı.<br />
İçişleri Bakanı Beşir Atalay Cumhuriyet tarihi boyunca bir ilke imza   atarak, yetkisini kullanıp, Balyoz&#8217;da ve fişleme olaylarında adı geçen <strong>Jandarma Tümgeneral Halil Helvacıoğlu&#8217;nu görevden aldı.<br />
Milli Savunma Bakanı Vecdi Gönül ise Tümgeneral Gürbüz Kaya ve  Tuğamiral  Abdullah Gavremoğlu&#8217;nun görevlerinden alındığını açıkladı</strong>.”</p>
<p><strong>MENDERES DE KOMUTANLARI GÖREVDEN ALMIŞTI</strong></p>
<p>29 Ekim 1923’te Cumhuriyetin ilan edilmesinden 88 yıl sonra “ikinci   kez”, generaller hükümet tarafından (İçişleri Bakanınca) görevden   alındı. Basında iddia edildiği gibi bu olay, Cumhuriyet tarihinde bir   “ilk” değildi. llk olay, Adnan Menderes döneminde yaşanmıştı.<br />
Demokrat Parti&#8217;nin iktidara gelmesinden sonra, darbe yapma hazırlığı içinde oldukları iddia edilen, 16 <strong>general ve 150 albayın orduyla ilişkileri kesilmişti.</strong> Dönemin Başbakanı Adnan Menderes, bir albay aracılığıyla kendisine   ulaşan “darbe hazırlıkları” yönündeki bilgi sonrasında Cumhurbaşkanı   Celal Bayar&#8217;ı da ikna ederek 16 general ve 150 albayı emekliye sevk   etmişti. Menderes tarafından emekliye sevk edilenler arasında   Genelkurmay Başkanı Abdurrahman Nafiz Gürman ile Genelkurmay İkinci   Başkanı, Deniz ve Hava Kuvvetleri komutanları ile üç ordu komutanı   vardı.</p>
<p><strong>91 YIL ÖNCE, O DA HÜKÜMET TARAFINDAN GÖREVDEN ALINMIŞTI</strong></p>
<p>Yakın tarihimizde, hükümet tarafından generallerin görevden   alınmasına yönelik son karar (Son olayı ve Menderes’in görevden   almalarını saymazsak) günümüzden 92 yıl önce alınmıştı. Kaderin garip   cilvesine bakın ki, 91 yıl önce (1919’da) dönemin Hükümeti ve İçişleri   Bakanı tarafından görevden alınan o generaller arasında, <strong>4 yıl sonra Cumhuriyeti kuracak olan Mustafa Kemal de vardı.<br />
</strong>En başından alalım…</p>
<p><strong>ORDUYU ETKİSİZLEŞTİRMEK İSTEYEN BİR HÜKÜMET</strong></p>
<p>30 Ekim 1918’de imzalanan Mondros Ateşkes Antlaşması’nın “ordular   dağıtılacak”, “silahlara el konulacak” maddesi gereği harekete geçen   İtilaf devletleri, İstanbul Hükümeti’ni ve Padişah Vahdettin’i de   kontrol altına alarak, Osmanlı ordusunun başarılı generallerini “sudan   bahanelerle” görevden aldırıp tutuklamaya başlamışlardır. Irak Cephesi   Komutanlarından Ali İhsan Paşa ve Kafkas Cephesi Komutanlarından Yakup   Şevki Paşa, İngilizlerce tutuklanarak Malta’ya sürgün edilmiştir.   Sonraki dönemde de Osmanlı Genelkurmay’ında <strong>“İtilaf devletlerine güçlük çıkaracak” ne kadar “gözü pek” general varsa hepsi görevinden alınmış veya tutuklanmıştır</strong>. Fevzi Paşa, İsmet Paşa, Cemal Paşa, Cevat Paşa görevden alınan komutanlardan bazılarıdır.<br />
Padişah Vahdettin, Mondros Ateşkes Antlaşması’ndan hemen sonra, 5 Kasım 1918’de, <strong>“İngilizleri memnun etme politikası gereği”</strong> ordunun onda dokuzunun terhis edilerek erlerin memleketlerine   gönderilmesine ilişkin kararnameyi, hiç itiraz etmeden, imzalamıştır.(1)<br />
Padişah Vahdettin ve Damat Ferit Hükümeti, Osmanlı ordusundaki,  Fevzi  Paşa, Cevat Paşa, Cemal Paşa gibi “ulusalcı generalleri”,  işbirlikçi  Süleyman Şefik Paşa aracılığıyla tasfiye etmiştir. Damat  Ferit, Kuvâ-yı  Mıllîye&#8217;ye karşı istenilen şekilde hareket etmediğine  kanaat getirdiği  Harbiye Nazırı Nazım Paşa’yı görevinden alarak, 13  Ağustos 1919&#8242;da bu  göreve, “Kuvâ-yı Millîye&#8217;nin hakkından ben gelirim.”  diyen emekli Ferik  Süleyman Şefik Paşayı getirmiştir. 14 Ağustos 1919  tarihinde Harbiye  Nezareti makamına oturan Süleyman Şefik Paşa,  Vahdettin’in Kuvayı  Milliye’yi “ezmek” için kurduğu Kuvayı İnzibatiye  (Halifelik Ordusu)’nin  başına geçmekle kalmamış, Türk ordusunun kalbur  üstü birçok kumandanını  topyekûn görevden almıştır. Bununla da  yetinmeyerek, kolordu  kumandanlarının &#8220;Kolordu ahz-ı asker&#8221;  başkanlıkları ile şifreli  muhaberede bulunmalarını yasaklamıştır. Fakat  kolordu kumandanları bu  emri dinlemediği gibi, 28 Ağustos&#8217;ta azledilen  20. Kolordu Kumandanı Ali  Fuat Paşa’nın yerine tayin edilen Mirliva  Ahmet Hulusi Paşa’ya baskı  yaparak bu görevi kabul etmesini  engellemişlerdir.<br />
<strong>Damat Ferit, İstanbul&#8217;daki İngiliz Yüksek  Komiser Vekili Amiral  Webb&#8217;e aralarında Ahmet İzzet, Mustafa Kemal,  Kazım Karabekir ve Ali  Fuat Paşaların da bulunduğu gizli bir liste  vererek; &#8220;siyasî  düşmanlarım&#8221; diye nitelediği bu kişilerin tutuklanarak  Malta&#8217;ya sürgün  edilmelerini istemiştir.</strong> Yani bir başbakan,  en güzide komutanları  “siyasi düşmanları” olarak adlandırabilmiştir.  Damat Ferit, bununla da  yetinmeyerek, 24 Ağustos 1920 tarihinde  çıkarmış olduğu “Tashih-i  Rüteb-i Askeriyye Kararnamesi”ne dayanarak,  30 Ağustos 1920&#8242;de Müşir  Ahmet İzzet, Ali Rıza ve Salih Paşaların  rütbelerini ferikliğe  indirmiştir. Ancak, daha sonra, Tevfik Paşa’nın  son sadareti sırasında,  30 Ekim 1920 tarihli irade üzerine, 22 Kasım  1920&#8242;de bu üç güzide  askerin rütbeleri yeniden iade edilmiştir.<br />
Damat Ferit Hükümeti, orduyu o kadar yıpratmıştır, ki İngilizler   ellerini kollarını sallayarak Türk generalleri etkisiz hale   getirmişlerdir. İngiliz Karadeniz Orduları Komutanı General Milne, 17   Şubat 1919 tarihinde İngiliz Hükümeti’nde gönderdiği bir raporda <strong>“9.   Ordu Komutanı Yakup Şevki’yi attırdım, yardımcısı Ali Rıfat Bey’i   yakalattım. Batum Tümen Komutanı Mürsel Bey’i tutuklattım…” </strong>diye övünmüştür.<br />
Vahdettin’in Şeyhülislamı Mustafa Sabri Efendi, ordunun tasfiye  edildiği  o günlerde, üstelik İzmir’in işgalinden 15 gün sonra, “ORDUNUN  GÖREVİ  ORUÇ TUTMAKTIR!” diye bir açıklama yapmıştır.(2)<br />
Şeyhülislamın bu açıklamasından üç ay sonra Alemdar gazetesinde çıkan   bir yazıda: “ORDUNUN BEŞ VAKİT NAMAZDA PADİŞAH’A DUADAN GAYRI BİRŞEY   BİLMEMESİ LAZIMDIR” denilmiştir. (3)<br />
İstanbul Müftüsü Dürrizade de,  11 Nisan 1920’de yayınladığı bir fetvada:  “ULUSALCI PAŞALARIN  ÖLDÜRÜLMELERİNİN DİNEN CAİZ OLDUĞUNU” ve “KUVAYI  MİLLİYE’YE KARŞI  MÜCADELE EDERKEN ÖLENLERİN ŞEHİT, KALANLARIN GAZİ  OLACAĞINI”  bildirmiştir.(4)</p>
<p><strong>MİLLİ GÜÇLERİ TASFİYE EDEN BİR HÜKÜMET</strong></p>
<p>İçişleri Bakanı Ali Kemal, 26 Haziran 1919’da yayınladığı bir   genelgeyle, “Valilerin, komutanların verdikleri emirlere uymamasını, bu   emirlere uyanların şiddetle cezalandırılacağını” bildirmiştir.<br />
Damat Ferit’in isteğiyle 30 kadar “vatansever” mutasarrıf ve kaymakam   azledilmiş ya da istifa etmiş sayılmıştır. Bunların yerine, 54 kadar   “işbirlikçi” yeni mutasarrıf ve kaymakam tayin edilmiştir.<br />
Damat  Ferit, kendisine muhalif olan çevreleri sindirmek amacıyla teşkil   ettirdiği Divân-ı Harplerle, eski İttihad ve Terakki kabinelerinde görev   almış birçok devlet adamını mahkemeye sevk etmiştir.<br />
Damat Ferit  Hükümeti, ayrıca Anadolu’ya Tahkik Heyetleri göndermiştir.  Heyetlerin  amacı, “taşrada huzur ve asayişi bozabilecek bazı ahval ve  hadisat ve  muamelatın meydana gelmekte olması sebebiyle, soruşturmalarda  bulunup  rapor vermek ve acil işleri telgrafla bildirmekti”. Bunun  anlamı  açıktı: Genellikle merkeze itaatkar olan mülkiye teşkilatına  karşılık,  “askerî teşkilatta” merkeze karşı bir baş kaldırma durumu  vardı ve bu  gibi şahıslar hizaya getirilecekti! Fakat Amasya Genelgesi   yayınlandıktan ve Erzurum Kongresi toplandıktan sonra, bu gibi kararları   uygulamaya koymak hiç de kolay değildi. Nitekim kabine üyelerinden   bazıları, örneğin Ahmet İzzet Paşa, bu heyetlerde görev almayı   reddetmişlerdir.<br />
Damat Ferit Hükümeti’nin çarpıcı icraatlarından  biri de, Anadolu’ya  İngiliz kontrol subaylarının atanmasını kabul  etmesidir. Milli mücadele  yıllarında nerdeyse bütün Anadolu  şehirlerinden bir İngiliz Kontrol  Subayı vardır.</p>
<p><strong>MUSTAFA KEMAL PAŞA’YI YOK ETMEK İSTEYEN BİR HÜKÜMET</strong></p>
<p>İstanbul Hükümeti ve Padişah Vahdetin, “İngilizlere yaranma   politikası” gereği bu alçakça girişimlerde bulunurken, Anadolu’da “kelle   koltukta” vatan ve hürriyet mücadelesi ve Mustafa Kemal Paşa çok büyük   sıkıntılar çekmiştir.<br />
İngiliz Yüksek Komiseri Amiral Calthrope’un,  21 Nisan 1919 tarihinde  Harbiye Nazırlığı’na verdiği, “Anadolu’daki  karışıkların derhal  önlenmesi, Türklerin elindeki silahların  toplanması, direniş  düşüncesinin etkisizleştirilmesi” biçiminde  isteklerin yer aldığı nota  üzerine 9. Ordu Müfettişi (sonra 3.Ordu)  olarak Samsun’a gönderilen  Mustafa Kemal Paşa, Anadolu’ya ayak basar  basmaz, Havza ve Amasya  Genelgelerini yayınlamış ve kendisine verilen  görevinin tam tersine,  açıkça<strong> “halkı direnişe çağırmıştır”.<br />
</strong>Mustafa  Kemal, Anadolu’ya çıkıp kafasındaki “kurtuluş planını”  uygulamaya  koyar koymaz, İngilizler, İstanbul Hükümeti Başbakanı Damat  Ferit ve  Padişah Vahdettin’den Mustafa Kemal’i derhal İstanbul’a geri   çağırmalarını istemişlerdir. Bu doğrultuda hemen harekete geçen Damat   Ferit ve Padişah Vahdettin, birkaç defa Mustafa Kemal’i İstanbul’a geri   çağırmışlar, ancak Mustafa Kemal, bütün bu çağrılara olumsuz cevap   vererek, “Sine-i millette bir ferdi mücahit gibi” mücadelesini   sürdüreceğini bildirerek istifa etmiştir. (7/8 Temmuz 1919).<strong> Bunun üzerine Padişah Vahdettin, Mustafa Kemal Paşa’nın müfettişlik görevine son vermiştir. (8 Temmuz 1919). </strong><br />
Hükümet, 23 Haziran 1919 tarihli kararı ile, “çağrıldığı halde   gelmediği” ve &#8220;halkı hükümete karşı tahrike teşebbüs ettiği&#8221;   gerekçesiyle, Mustafa Kemal Paşa’yı azlederek yerine Bahriye Nazırı   Hurşit Paşa’nın tayin edilmesine ve Mustafa Kemal Paşa’nın bundan sonra   yapacağı “tebligat ve iş&#8217;arların resmî sıfatının kalmadığını” ilgili   vilayetlere bildirilmesine karar vermiştir.<br />
İçişleri Bakanı Ali  Kemal Bey, Sivas’a gönderdiği 29 Haziran 1919  tarihli şifre telgrafla,  Mustafa Kemal Paşa’nın &#8220;suret-i kat&#8217;iyyede&#8221;  azledilmiş olduğunun  (görevden alındığının) bilinmesini tebliğ etmiştir.  9 Temmuz 1919&#8242;da  gönderdiği bir başka telgrafla da,<strong> “Samsun&#8217;a  çıkarılan İngiliz  işgal kuvvetleri için mümessiller nezdinde gerekli  teşebbüsatın  yapıldığını, bunun İngilizlerce bir işgal olarak kabul  edilmemesi  gerektiği cevabı alındığını”</strong> belirterek, “azledilmiş olan   Mustafa Kemal Paşa’nın hareket ve tertiplerine iştirak ve muvafakat   edilmemesini, Harbiye Nezareti’nce de kumandanlara bu yolda talimat   verilmiş olduğunu” bildirmiştir. Aynı şekilde, 9 Temmuz 1919 tarihinde   Diyarbekir vilayetine çekilen şifre telgrafla Mustafa Kemal Paşa’nın   “azledilmiş” ve harekatının “merdud”, verdiği “emirlerin reddi”   gerektiği vurgulanarak, “Erzurum Kongresi&#8217;nden maksadın ne olduğuna   dair, acele bilgi verilmesi” istenmiştir.<br />
Gelişmelerden son derece  endişeye düşmüş olduğu anlaşılan Damat Ferit  Hükümeti, &#8220;Müdafaa-i  Millîye ve Redd-i İlhak Cemiyetleri”nin  çalışmalarına asla yardımcı  olunmayacağını ilan etmiştir. Mustafa Kemal  Paşa kastedilerek, “bazı  ordu müfettişlerine verilen yetkilerin,  memleketin selamet ve  asayişinin sağlanmasına ait tedbirleri almak  olduğu” hatırlatılarak,  direniş gösteren komutanlara karşı mülkî ve  askerî kuvvetlerin  birleşmesi gerektiği belirtilmiştir.<br />
İç işleri Bakanlığı, 17  Temmuz&#8217;da Van ve 21 Temmuz&#8217;da da Bitlis,  Hüdavendigar, Ankara ve Sivas  vilayetleriyle Karasi Mutasarrıflığına  gönderdiği şifre talimatlarla  “lazım gelenlerin ikaz edilmesini ve  etkili tedbirlerin alınmasını”  istemiştir.<br />
Damat Ferit Hükümeti, İçişleri Bakanı Adil imzasıyla 29  ve 30 Temmuz  1919 tarihiyle hemen tüm vilayet ve mutasarrıflıklara  gönderdiği şifre  telgrafla, Mustafa Kemal Paşa ile Rauf Bey’in  yakalanarak derhal  İstanbul&#8217;a gönderilmelerini istemiştir.<br />
İstanbul  Hükümeti ve Padişah Vahdettin’in bilgisi ve isteği dahilinde  İstanbul  Müftüsü Dürrizade Abdullah Efendi’nin yayınladığı bir fetva  ile,  Mustafa Kemal ve silah arkadaşlarının (Karabekir hariç) <strong>idam   edilmelerinin “dinen caiz” olduğu bildirilmiştir. Bu “hıyanet fetvaları”   Anadolu’ya İngiliz uçaklarınca atılmıştır. (11 Nisan 1920).<br />
</strong>İstanbul  Hükümeti ve Padişah Vahdettin’in bilgisi dahilinde toplanan  Divanı  Harp (Kürt Mustafa Divanı) Mustafa Kemal ve silah arkadaşlarını   (Karabekir hariç) gıyaben idama mahkum etmiştir. (11 Mayıs 1920).<br />
Ayrıca Mustafa Kemal Paşa’nın nişanları, madalyaları ve fahri yaverlik rütbesi elinden alınmıştır.</p>
</div>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.turkcemiz.net/ic-isleri-bakani-ataturku-gorevden-almisti.html/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>İngiltere Büyükelçisinin gözünden Atatürk</title>
		<link>http://www.turkcemiz.net/ingiltere-buyukelcisinin-gozunden-ataturk.html</link>
		<comments>http://www.turkcemiz.net/ingiltere-buyukelcisinin-gozunden-ataturk.html#comments</comments>
		<pubDate>Fri, 03 Dec 2010 23:49:48 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Uğur</dc:creator>
				<category><![CDATA[Atatürk]]></category>
		<category><![CDATA[featured]]></category>
		<category><![CDATA[Mustafa Kemal ATATÜRK]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.turkcemiz.net/?p=1089</guid>
		<description><![CDATA[Türkiye Cumhuriyeti&#8217;nin kurucusu Mustafa Kemal Atatürk&#8217;ün ölümünden 15 gün sonra dönemin İngiltere Büyükelçisi Percy Loraine&#8217;in Londra&#8217;ya özel Bir kuryeyle gönderdiği ve üzerine &#8220;40 Yıl Boyunca Açıklanmayacak&#8221; damgası vurulan mektubun tam metnidir. Telgraf No: 608 İngiltere Büyükelçiliği Ankara, 25 Kasım 1938 Aziz Lordum, Size Mösyö Kemal Atatürk&#8217;ün ölümünü bildiren 194 sayılı telgrafı çok derin üzüntüler içinde [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: justify;"><img class="size-full wp-image-1090 aligncenter" title="Atatürk (14)" src="http://www.turkcemiz.net/resimler/Atatürk-14.jpg" alt="" width="513" height="375" />Türkiye Cumhuriyeti&#8217;nin kurucusu Mustafa Kemal Atatürk&#8217;ün ölümünden 15  gün sonra dönemin İngiltere Büyükelçisi Percy Loraine&#8217;in Londra&#8217;ya özel  Bir kuryeyle gönderdiği ve üzerine &#8220;40 Yıl Boyunca Açıklanmayacak&#8221;  damgası vurulan mektubun tam metnidir.</p>
<p style="text-align: justify;">Telgraf No: 608 İngiltere Büyükelçiliği Ankara, 25 Kasım 1938</p>
<p style="text-align: justify;">Aziz Lordum,</p>
<p style="text-align: justify;">Size Mösyö Kemal Atatürk&#8217;ün ölümünü bildiren 194 sayılı telgrafı çok derin üzüntüler içinde sunmuştum.</p>
<p style="text-align: justify;">Bu belgeye ek olarak, Büyükelçiliğimiz Müsteşar tarafından hazırlanan  ve Kemal Atatürk&#8217;ün geçmişteki kariyerini içeren belgeyi sizlere sunma  onuru yanında, bu yazımda, Atatürk&#8217;ün yaptığı işleri övmekten çok, onun  kişiliği ve bu ülke insanına ne ifade ettiği konusuna değinmeye  çalışacağım.</p>
<p style="text-align: justify;">Hiç şüphesiz toplumbilimciler ve tarihçiler onun  çalışma hayatı ve yaptıklarıyla ilgilenip ayrıntılı bir çalışma  yapacaklardır. Ancak bunların çok azı, Atatürk&#8217;ün gerçek kimliğini  öğrenmeden hazırlanacaktır ki onu tanımadan yapılacak değerlendirmeler  kuşkusuz yanlış olacak ve yanlış yönlendirmelere neden olacaktır.</p>
<p style="text-align: justify;">Bu bilginin toplanmasında, ben belki de ayrıcalıklı bir konuma  sahiptim. Her ne kadar, rahmetli Cumhurbaşkanı ile çok nadir karşılaşmış  olsam da bu görüşmeler diğer diplomatik temsilciliklerinkine nazaran  daha sık ve daha uzun olmuştur. Bütün bunlar bir yana, görevimin ilk  günlerinden itibaren Atatürk beni bir dost gibi görmüş, benimle  görüşmekten memnun olmuş, görüşme fırsatı doğduğunda bundan hoşnut  kalmış, karşılıklı konuşmalarımız esnasında ilgi ve dikkati asla  azalmamıştır.</p>
<p style="text-align: justify;">Galiba onun yeteneklerini ortaya çıkartan  becerikli yaklaşımlarım vardı, bu yüzden olsa gerek görüştüğümüz konu  hakkındaki fikirlerine ya da o konuyla ilgili sunduğu sonuca karşı  çıktığımda benim bu tavrıma direnmezdi. Dolayısıyla, kendi özel  kimliğini bana, diğer yabancılara gösterdiğinden daha fazla gösterdiğine  inanıyorum.</p>
<p style="text-align: justify;">Doğrudan edinilen tecrübelerimi sağlayan kişisel  görüşmelerimiz dışında, onu çok yakın dostlarından ve hatta aramızdaki  dostluğu gördükten sonra benimle onun hakkında konuşmaya hiç çekinmeyen  Kabine&#8217;deki bazı Bakanlardan da birçok kez dinleme fırsatım oldu.</p>
<p style="text-align: justify;">Atatürk&#8217;ün müstesna ve takdire şayan bir şahsiyet olduğunu Söylemek pek  bir şey ifade etmeyebilir. Ancak gerçekten müstesna ve takdire şayan  bir kişiydi, neden bu niteliklere sahip bir şahsiyet olduğunu açıklamaya  çalışmalıyım.</p>
<p style="text-align: justify;">Sanırım bunu temelde &#8220;çift karakterlilik&#8221;  olarak açıklayabiliriz. Bu ülkede nefret uyandıran ve yasaklanan  H.C.Armstrong &#8216;un Grey Wolf (Bozkurt) adlı kitabını okuyan çoğu insan,  çok yetenekli; inatçı bir enerjiye sahip ancak insafsız, itici tavırları  olan, serkeş mizaçlı, gem vurulmamış zevkleri, ahlak dışı ihtirasları  olan; dahası, dostluğu tanımayan bir adamın portresiyle  karşılaşmaktadır.</p>
<p style="text-align: justify;">Bu tesbiti doğrular görünecek kanıtları  toplamak hiç de zor olmayacaktır ancak şahsen ben, bir insanın bu  şekilde tanıtılmasını tamamıyla yanıltıcı buluyorum. Gözle görülen bir  dizi kural dışılığı sadece ayrı karakterlilikle anlatabileceğime  inanıyorum.</p>
<p style="text-align: justify;">Sadece şu veya bu savaşı kazanarak, şu veya bu  kanunu çıkararak, harf devrimi yaparak ya da fes giyilmesini yasaklamak  veya ülkeyi laik kılarak değil yüzyıllarca acı çekmiş, ruh karartıcı  yönetimler yaşamış bir ırkın dehasına güvenerek, sadece artık kölelik  çekilmemesi gerektiğine inandığı için çok sayıda kuvveti harekete  geçirip -bir insanın büyüklüğünün ve sıra dışı görüşünün kanıtı sadece  iyiliği ile ölçülebilir- on beş yıl gibi kısa bir sürede bu insan bir  çok iyi şey yapmıştır.</p>
<p style="text-align: justify;">Gerisi ayrıntıdan ibarettir; sadece  dedikoducu zihniyetin üzerinde duracağı ancak bir tarihçinin gerektiği  kadarını vereceği ayrıntılar.</p>
<p style="text-align: justify;">Atatürk&#8217;ün dinamik enerjisi  üzerinde durmama gerek yok. Bu enerjinin dayanılmaz gücü, Türk ırkının  tarihinde şimdiden önemli bir sayfa olarak yer almıştır. Ancak ben, pek  bilinmeyen bir başka özelliğine değinmek istiyorum: Bu da Atatürk&#8217;ün  doğuştan gelen, belki de farkında olmadan tıpkı sütün kaymağını hemen  ayıran aletler gibi, faydasızı faydalıdan ayırma yeteneğiydi.</p>
<p style="text-align: justify;">Atatürk&#8217;ün bütün kişiliğinde veya en azından mevcut şeklinde, bazı  çelişkilerle karşılaşılmaktadır. İddia edilen acımasızlığı, onu  tanıyanların çok iyi bildiği gibi, vatandaşlarına duyduğu sevgiyle  uyuşmamaktadır. Tensel günahlar ve geçici ilişkilere duyduğu varsayılan  zevklere karşın toplumda kadının rolü kavramı, halk devrimlerinde en  çarpıcı savunmayı ortaya koyduğu kadın hakları ve önemiyle  bağdaşmamaktadır.</p>
<p style="text-align: justify;">Zira bir iki sene içinde çokeşliliği yasal  olarak ortadan kaldırmış ve istedikleri takdirde harem kadınlarına bile  devletin liberal mevkilerinin açık olduğunu ortaya koymuştur. (Kimi  zaman toplum içinde de olsa) Özel hayatını tanımlayan ve göz ardı  edilmiş resmiyeti, giyiminin kusursuzluğu, olağanüstü tavırları ve resmi  görevlerdeki asaleti ile garip bir çelişki yaratmaktadır. Sadece birkaç  büyük adam daha rahat ve daha güvenli hissetmenizi sağlayabilir;  sanırım yok denecek kadar azı da gerektiğinde sizi bu kadar rahatsız  hissettirebilir.</p>
<p style="text-align: justify;">Atatürk, Batı&#8217;da &#8220;yes-men&#8221; ve uzun süredir  Türkiye&#8217;de &#8220;evet efendimci&#8221; olarak bilinen tarzdan hoşlanmıyor, bu tür  insanları aşağılıyordu. Ahmak ve dalkavuklara tahammülü yoktu. Aslında  belki de en çok sömürücüleri sevmez, açgözlüleri hor görürdü. Bir  insanın onun için çalışıyor olması fikrine hoş bakmazdı. Kendisi zaten  ülkesi, ırkı ve insanları için yaşıyor, onlar için düşünüp onlar için  çalışıyordu. Diğerleri bu şekilde davranmıyorsa görevlerini yerine  getiremedikleri kanısına varıyordu.</p>
<p style="text-align: justify;">Korkarım gelecek  nesillere Atatürk bir diktatör olarak aktarılacak.Bunun yanlış olacağı  kanısındayım.Hem savaşta, hem barışta evet o büyük bir liderdi ancak  gerçek bir diktatör değildi. Ne yazık ki ben, şimdiye kadar onu  anlatabilecek diktatör kelimesine ait bir tanımımız olduğuna  inanmıyorum. Ancak Hitler ve Mussolini&#8217;nin tersine, devlette idari veya  yönetim fonksiyonu bulunmuyordu; af yetkisi yoktu; mahkemelere emir  yetkisi yoktu; diplomatik misyon temsilcilerini reddetme hakkına sahip  değildi.</p>
<p style="text-align: justify;">Bütün bu hususlara teknik gözle bakıp bir kenara iter  ve bütün devlet meselelerinde onun isteklerinin hakim olduğu konusunda  ısrar edebilirsiniz. Doğru ancak daha çok o konudan sorumlu kişilerin  onayının hakimiyeti şeklinde karşımıza çıkıyordu.</p>
<p style="text-align: justify;">Olayların  gidişi, Atatürk&#8217;ün görüş açısının doğruluğunu, verdiği hükümlerin zekice  olduğunu ve hata yapmadığını göstermiştir. Dolayısıyla sıkça  fikirlerine başvurulması ve memnuniyetle bu fikirlerin uygulanmasını  görmek pek de şaşırtıcı değil. Ancak onu Mussolini, Hitler veya Primo de  Rivera gibi diktatörlerden ayıran belki de en büyük özellik, başından  beri isteyerek ve çok emek sarf ederek, kendini yaşatacak bir sistem  kurmaya çalışmasıdır.</p>
<p style="text-align: justify;">Atatürk&#8217;ten sonraki Cumhurbaşkanı  seçiminin sessizce hallolması ve ölümünden sonra kurduğu rejimin sakince  sürmesi bir kriterse evet başarılı olmuştur.</p>
<p style="text-align: justify;">Atatürk&#8217;ün  idrak gücünde esrarengiz bir yön vardı; küçük şeylere önem vermeyiş veya  sinsi olamayışında üstün bir yön bulunuyordu; konsantrasyon gücü  olağanüstüydü; şefkat ve ilgi bekleyen bilinçaltının etkileyici yanı  belki de şuurlu amacının buz gibi dimdikliğinin bir başka parçasıydı.</p>
<p style="text-align: justify;">Müslüman olarak doğmuş, ancak yobazlık karşıtı bir kişi  olmuştu,doğruluğu sevmiş, günahtan nefret etmişti; işini iyi bilen,  istidak sahibi bir askerdi, savaştan nefret ederdi. Bağımsızlığı elde  ettiği andan itibaren barışın peşinde koşmuş ve barış ortamını sağlamayı  başarmıştı.</p>
<p style="text-align: justify;">Türkiye&#8217;nin kaderini elleri arasına aldığından  beri, Kemalist Cumhuriyet&#8217;in dostluk elini uzatmadığı ve aralarında  Osmanlı Imparatorluğu&#8217;nun düşmanlarının da bulunduğu tek bir komşusu  dahi yoktur. Uzatılan dostluk eli çoğunlukla tutulmuş ve sarf edilen  çabalar sonunda ülkelerarası sürtüşme azaltılarak, doğunun bu bölgesinde  daha geniş kapsamlı barış,dikkat çekici bir biçimde sağlanmıştır.</p>
<p style="text-align: justify;">Kemal Atatürk yapılması gerektiğine inandığı şeyleri korkusuzca yerine  getirmekten asla vazgeçmemişti. Hastalığının şiddetlendiği anlarda ölüme  çok yakınlaşmış olsa bile, korku asla ne yüreğine ne beynine yerleşmeyi  başaramamıştı. O, Türk Milleti&#8217;ne hizmet ederken öldü. Ölüm bile büyük  zaferini ondan çalmayı başaramamıştır. İnsanlara hayatlarını, onur ve  şereflerini ve insanca yaşama yolunu vermiş, belki de bütün bunlardan  daha önemlisi bu haklarına sahip çıkmalarını sağlayacak bağımsızlığı  tattırmıştır.</p>
<p style="text-align: justify;">Lordum, en derin saygılarımla, sizin en sadık ve en mütevazı hizmetkarınız olduğumu bildirmekten şeref duyarım.</p>
<p style="text-align: justify;">Percy Lorainea</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.turkcemiz.net/ingiltere-buyukelcisinin-gozunden-ataturk.html/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Atatürk ve Türkçe</title>
		<link>http://www.turkcemiz.net/ataturk-ve-turkce.html</link>
		<comments>http://www.turkcemiz.net/ataturk-ve-turkce.html#comments</comments>
		<pubDate>Mon, 05 Jul 2010 13:10:00 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Uğur</dc:creator>
				<category><![CDATA[Atatürk]]></category>
		<category><![CDATA[Mustafa Kemal ATATÜRK]]></category>
		<category><![CDATA[türkçe]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://wp.turkcemiz.net/?p=887</guid>
		<description><![CDATA[A. Dilâçar Birinci Dünya Savaşında, buyruğu altında bulunduğum bir sırada, Atatürk’e dille ilgili bir kitap göstermiş olduğumu hatırlıyorum. Bu, genç Macar Türkologlarından Gy. Németh’in 1916’da Almanca olarak yayımladığı Türkçe dil kitapları serisinden Türkische Grammatik (Türkçe Gramer) idi. Ordumuzda bulunan Almanlar bunu kullanıyordu, bende de bir nüsha vardı. Kitap, Arap yazısı kullanmakla birlikte çevriyazıya da yer [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: justify;"><em><img class="alignleft size-full wp-image-1025" title="ataturk-2" src="http://www.turkcemiz.net/resimler/ataturk-2.jpg" alt="" width="300" />A. Dilâçar</em></p>
<p style="text-align: justify;">Birinci Dünya Savaşında, buyruğu altında bulunduğum bir sırada, Atatürk’e dille ilgili bir kitap göstermiş olduğumu hatırlıyorum. Bu, genç Macar Türkologlarından Gy. Németh’in 1916’da Almanca olarak yayımladığı Türkçe dil kitapları serisinden Türkische Grammatik (Türkçe Gramer) idi. Ordumuzda bulunan Almanlar bunu kullanıyordu, bende de bir nüsha vardı. Kitap, Arap yazısı kullanmakla birlikte çevriyazıya da yer vermişti: ı için y; y için j; ğ ve h için Yuyanca birer harf; ö ve ü sesleri için, olduğu gibi ö ve ü harfleri kullanılmıştı; c, ç, ş, j sesleri, üstleri başka şekilde işaretlenmiş kuyruklu ˇz, ˇc, ˇs ile gösterilmiş; hemze, ayn ve uzatma işaretleri de unutulmamıştı. Atatürk, anahtarı öğrendikten sonra, çevriyazılı metni okuyabildi, fakat sistemi beğenmedi. Harflerin üstüne konulan işaretleri fazla buldu, Yunanca harfleri yadırgadı. Haklı idi, çünkü bu yazı Türk milletine has değil, uluslararası bir yazı sistemiydi. Önemli olan tarafı, Atatürk’ün ta Birinci Dünya Savaşında, yani Latin esaslı yeni Türk alfabesinin kabulünden 10-12 yıl önce, Latin çevriyazısıyla dizilmiş Türkçe bir metinle karşılaşması ve bundan bir izlenim almasıydı.</p>
<p style="text-align: justify;">Aynı kitabın başka bir yerinde, Türkiye Türkçesinin tabakalanması konusunda kısaca bilgi verilmişti. Bu bölümde Atatürk, Latin çevriyazısıyla yazılmış olan kaba türkˇce, orta türkˇce ve fasih türkˇce kelimelerini bu şekilleriyle kolayca okudu, “kaba Türkçe” sözüne canı sıkıldı ve o parçayı Türkçeye çevirmemi istedi. Parçanın sonunda, “Son zamanlarda, dili her aydının anlayabileceği bir duruma getirmek için çalışılmaktadır” deniliyordu. Bunu, Atatürk, “Genel dili, yani gazete dilini yalnız aydınların değil, herkesin anlıyabilmesi gerekir” şeklinde düzeltti. Tanığı olduğum bu kısa “dil söyleşisi”, Atatürk’ün o zamandan beri Türk dilinin yazı ve anlatış bakımından onarımı hakkında düşünmekte olduğunu, hatta bu alanda bir fikir sahibi bulunduğunu gösterir.</p>
<p style="text-align: justify;">
<p class="alignleft"></p>
<p style="text-align: justify;">On altı yıl sonra Atatürk’ün huzuruna çıktığımda, o, yurdumuzu düşmandan kurtarmış, devletin başına geçmiş, yeni harflerimizi kabul ettirmiş ve ulusu kültür alanında da yükselme yoluna koymuş bulunuyordu. Atatürk kendi için geniş bir kitaplık kurdurmuş, aydınları çevresine toplamış ve ulusal eskiliklerimizi incelemeye koyulmuştu. Bu eskiliklerden en heyecanlı konuların tarih ve dil alanlarında bulunduğu şüphe götürmez. Hele bir devlet başkanı için bu gerçek bir kat daha heyecan vericidir.</p>
<p style="text-align: justify;">Atatürk bu konuda çok okurdu. Avrupa ve Amerika’daki büyükelçilerimiz, batı dünyasında çıkan önemli kitapları satın alarak Çankaya’ya gönderirlerdi. Yaz aylarında Atatürk’le birlikte Ankara’dan İstanbul’a gidilirken, kitaplıkçısı Nuri ile baş sofracısı İbrahim, Dolmabahçe Sarayına götürülecek kitapları boş cephane sandıklarına yerleştirir, Muhafız Alayı erleri de bunları arabalara taşırlardı. Kitapların cephane sandıklarına konulması, derin bir heyecan uyandıran görkemli bir semboldü. Askeri savaş kazanılmış, şimdi bilim savaşına girilmişti. Bu iki savaşın Atatürk’ün kişiliğinde birbiriyle kaynaşmasının sembolü işte bu sandıklardı. Atatürk bu kitapları okuduktan sonra, sık sık sofrada bilim adamlarıyla birlikte bu eserleri eleştirirdi. Bu bakımdan onun sofra söyleşileri çok kez birer bilim şöleni niteliğini kazanırdı.</p>
<p style="text-align: justify;">Atatürk sözlüklere çok önem verirdi. Bunlar arasında V.W. Radloff’un 4 ciltlik “Türk Lehçeleri Sözlüğü” (1888-1911) ile E. Pekarskiy’nin yine 4 ciltlik “Yakut Türkçesi Sözlüğü” (1907-1928) başta gelen eserlerdi. Atatürk Yakut Sözlüğüne sık sık bakar ve baktırır, bu lehçedeki kelimeleri eskiliklerinden dolayı esas sayardı. Çuvaşça üzerinde pek durmazdı. Dilcilik alanında çok merak ettiği şeylerden biri yabancı kelimelerin etimolojisi olduğu için, etimoloji sözlüklerinden çoğu sofrasına ve çalışma masasına kadar götürülürdü. Atatürk’ün geniş biyografisini yazacak olanlara bir belge olsun diye, bu sözlüklerin başlıcalarını sayıyorum: A. Walde-J. Pokorny’nin “Hint-Avrupa Dillerinin Etimolojisi Sözlüğü” (3 cilt, 1. bas. 1930-1932), E. Boisacq’ın “Yunan Dili Etimolojisi Sözlüğü” (2. bas. 1923), A. Ernout-A.Meillet’in “Latin Dili Etimoloji Sözlüğü” (1. bas. 1932), O, Bloch’un “Fransız Dili Etimolojisi Sözlüğü” (1. bas. 1934). Başvurulan yabancı sözcükler arasında A. Bailly’nin Yunanca-Fransızca Sözlüğü (11. bas. 1925) ile L. Quicherat-A. Daveluy’nün Latince-Fransızca Sözlüğü (55. bas. 1929). Gerektiği zaman Dil Kurumu kitaplığında bulunan Sümerce, Akkadca, Eski Mısırca, İbranca, Süryanca, Arapça, Farsça, Sanskritçe, Çince, Japonca, Fince, Macarca vb. sözlüklere de bakılırdı. Sümerce sözlükler (Fr. Delitzsch, 1914; A. Deimel, 1930-1937) ellerde çok dolaşırdı. Atatürk Dil Devrimine her şeyden önce kelime hazinesi alanından başladı. 1932-1936 yılları arasında Türk Dil Kurumu tarafından yayımlanan eserlerin çoğunlukla sözlük olması, bu gerçeği tanıtlar. İlk iş olarak, Türk dil ve lehçelerinin enginliğini ve zenginliğini ortaya seren Tarama Dergisi (2 cilt, 1933-1934) çıkarıldı; bu eser hazırlanırken 125.988 tarama fişi gelmiş, bunlar elenerek 7500 Osmanlıca kelimeye karşı, eski ve yeni Türk lehçelerinden 30.000 kelime gösterilmiştir. Bu dergideki gereç az sonra düzenlenmiş, kelimeler İstanbul ağzına uygun bir duruma getirilmiş ve bundan Cep Kılavuzu denilen Osmanlıca-Türkçe ve Türkçe-Osmanlıca iki ciltlik küçük bir eser 1935’te ortaya konmuştur. Bu esere son bir şekil verilmeden önce, 1933 yılında 8 Marttan 18 Hazirana değin basında anket açılmış, kurum her gün gazetelerde ortalama 15’er kelimelik 105 liste yayımlamış ve basında bunlara karşılık önerilmiştir. Bu kelimelerden her biri üzerinde Atatürk önemle durmuş ve çoğunu kendi önermiştir. Cep Kılavuzunda 8752 Türkçe karşılık vardır. Bunun 4696’sı herkesin bildiği kelimelerdir; 1735’i, bu kelimelerden Türkçe eklerle türetilmiş yeni şekillerdir; Türkiye dışı Türk lehçelerinden yalnız 415 kelime alınmış, bunlardan da Türk ekleriyle 450 türev yapılmıştır; 583 kelime, Türkçeleşmiş kelime sayılmış, bunlardan da Türkçe eklerle 873 yeni kelime türetilmiştir.</p>
<p style="text-align: justify;">Ayrıca, 1932 -1933 yıllarında hükümetin buyruğuyla yurdumuzun bütün eğitim örgütü seferber edilerek Anadolu ve Trakya Türk ağızlarında kullanılan kelimeler toplanmış, sonra bunlardan Derleme Dergisi (6 cilt, 1936-1957) meydana getirilmiştir. Kurum, gelen 153.504 (mükerrerlerle birlikte: 173.000) fişi eleyerek 35.600 kelimeyi derlemeye almıştır. Yine Türk Dil Kurumu sözlük yayınları serisinden, eski eserlerden taranarak meydana getirilen 19.538 kelimelik Tanıklariyle Tarama Sözlüğünün (şimdiye değin 4 cilt, 1943 -1957) temelleri Atatürk zamanında atılmıştır. Hatta Atatürk bütün Türk lehçelerini içine alacak olan Büyük Türk Sözlüğü için de hazırlık yaptırmış, kurultaylar toplandıkça kurumun genel yazmanları raporlarında sık sık bu iş hakkında bilgi vermişlerdir. Zaten Atatürk, Radloff ve Pekarskiy sözlüklerini, tasarlanan büyük sözlüğe gereç olarak Türkçeye çevirtmek istemişti. 1932’deki birinci kurultayın çizdiği çalışma programında şöyle bir madde vardı: “Türk lehçelerindeki kelimeler derlenerek lehçeler lûgatı tez elden yapılmalıdır.”</p>
<p style="text-align: justify;">1934 kurultayı genel yazmanlık raporunda da şöyle denmiştir: “Türk Lehçeler Lûgati için Radloff esas alınacak, tashih, ikmal, tadil yolunda taranacaktır.”</p>
<p style="text-align: justify;">1936 kurultayı raporunda ise Radloff Sözlüğü tercümesinin başlanmış olduğu söyleniyor, Pasonen’in Çuvaş Sözlüğünün, Verbitskiy’nin Altay-Aladağ Türk Lehçeleri Sözlüğünün, Kumuk ve Balkar lehçeleri sözlüklerinin tercüme edildiği, Pekarskiy’nin Yakut Sözlüğünün de ele alınmış olduğu bildiriliyor, sonra şöyle deniyor: “Bu tercümelerden Türk lehçelerinin lûgatlerine ait olanları hep bir araya getirerek bir Türk Lehçeler Lûgati hazırlamak ve bu yolda yeniden hazırlanan bir program altında tercümelere devam etmek önümüzdeki yılların işi olacaktır.”</p>
<p style="text-align: justify;">Sözlük konusunda, 1934 kurultayı genel yazmanlık raporu Yeni Türkçe Sözlüğünden (yani Türkçe Sözlükten) de söz açmış, bu işin ele alındığını bildirmiştir, ki bunun da gerçeklenmesi 1945’te çıkan Türkçe Sözlükle sağlanmıştır.</p>
<p style="text-align: justify;">Atatürk’ü ilgilendiren ikinci bir konu Türkçe terimler olmuştur. 1932 Temmuzunda Dil Kurumu için çizdiği çalışma kolları planında bir “Lûgat-Istılah” koluna da yer verilmiş olması bunu tanıtlar. Birinci kurultaydan hemen sonra Atatürk’ün başkanlığında toplanan “Umumi Merkez Heyeti”, terim üzerinde yapılacak olan çalışmaları şöyle planlaştırmıştır: “Istılah kısmının işi, bugünkü ilim dilimizde kullanılmakta olan yabancı dillerden alınmış ıstılahlar yerine bütün ilim mefhumları için öz Türkçe ıstılahlar bulup yahut karatıp koymaktır. Istılah kısmı 16 ihtisas bölüğüne ayrılmıştır. Bu ihtisas bölükleri şunlardır: Felsefi ilimler 513 üye), riyazi ilimler (13), hayat ilimleri (135), ruh ilimleri (16), tarih ilimleri (26), cemiyet ilimleri (55), dil ilimleri (32), bediiyat ve güzel sanatlar (26), spor, av, oyunlar (21), askerlik (Harp Akademisi tarafından hazırlanacaktır), hükümet teşkilâtı (17), yollar ve nakil vasıtaları (36), teknoloji ve zanaatlar (37). Bu bölükler önce kendi uzmanlık alanlarında kullanılan terimlerin birer kadrosunu Fransızca ve Osmanlıca üzerine hazırlamış, 1971 sayfa halinde bastırmış, sonra bunların Türkçe karşılıklarını bulmaya koyulmuştur. Kadrolara alınan terimlerin sayısı, ikinci kurultay günlerinde 32.302’yi bulmuş, bundan 168 gramer, 566 matematik, 159 botanik, 859 askerlik 1017 yol ve nakil, yani hepsi 2769 terime Türkçe karşılıklar önerilmişti. Daha sonra, 1936 yılına kadar, ilk ve ortaöğretimde kullanılmakta olan 6075 terime karşılık bulundu; ayrıntıları şunlardır: matematik 778, kozmografya 82, zooloji 828, botanik 441, jeoloji 517, tarih 199, edebiyat 1014, psikoloji ve felsefe 1155, etnografya 323, beden terbiyesi 92, binicilik 146, hükümet terimleri 500.</p>
<p style="text-align: justify;">1936-1937 yıllarında, Terim Merkez Kurulundan çıkan terim listeleri, Kurum Genel Merkez Kurulu üyelerinden ve kurum uzmanlarından başka, Kültür Bakanlığının seçtiği uzmanlarca da görüşülmüş ve bu kuruldan çıkan 8 bilim dalına ait 4062 terim, kurumca ayrı ayrı listeler halinde yayımlanmış, aynı zamanda bakanlığa da sunulmuştur. Bakanlık bunları benimseyerek 1937 yılı sonunda yeniden listeler halinde bastırmış, öğretmenlere dağıtmış ve ders kitaplarına almıştır. Terimleri düzenlenmiş olan bilim kolları şunlardır: matematik, fizik, mekanik, kimya, biyoloji, zeoloji, botanik, jeoloji. Sonra bunlara astronomi de katılmıştır. Atatürk bu terimlerin işlenmesiyle yakından ilgilenmiş, hatta bunlardan birçoğunu kendi önermiştir. Askerlik terimlerinden er, subay, kurmay, albay, yarbay vb. kendi buluşları olduğu gibi, matematik terimlerinden çoğu da onun tarafından önerilmiştir. Örnekleri aşağıda verilecektir.</p>
<p style="text-align: justify;">Atatürk son, yani 1938 yılı Büyük Millet Meclisini açış söylevinde, terim konusu hakkında şöyle demiştir:</p>
<p style="text-align: justify;">“Bu yıl, okullarımızda tedrisatın Türkçe terimlerle yazılmış kitaplarla başlamış olmasını, kültür, hayatımız için mühim bir hâdise olarak kaydetmek isterim.”</p>
<p style="text-align: justify;">Bu, ölümünden 12 gün önce Atatürk’ün milletine verdiği son müjdelerden biridir.</p>
<p style="text-align: justify;">Atatürk sık sık bir Attilâ hikâyesi anlatırdı. Hun-Roma görüşmeleri yapılırken Roma temsilcileri Hunlara sormuşlar: “Roma İmparatoru soylu bir ailedendir. İmparatorunuz Attilâ kimdir, soylu mudur?” Attilâ Romalılara şu cevabı göndermiş: “Ben soylu olmayabilirim, ama büyük ve soylu bir ulusun başbuğuyum.” Atatürk bu sözü daima hatırlar ve ulusuna yönelttiği bütün söylevlerine “Büyük Türk Milleti!” diye başlardı. Türklerin eski, büyük ve soylu bir topluluk olduklarını biliyor ve bunu herkese bildirmek istiyordu.</p>
<p style="text-align: justify;">Türk ulusunun eskiliğini doğrulayan ve Atatürk’ün üzerine derin bir etki bırakan ilk kitaplardan biri -Necip Âsım’ın “Türk Tarihi”nden (1900), Meşrutiyet yıllarında “Türk Yurdu”nda yayımlanan bazı makalelerden, B. Carra de Vaux’nun 1911’deki “Etrusk Dili”nden, Ruşen Eşref’in 1930’da Atatürk’ün buyruğuyla Léon Cahun’den çevirdiği “Fransa’da Ari Dillere Tekaddüm Eden lehçenin Turanî Menşei” ve Sadri Maksudi’nin 1931’deki “Türk Dili İçin” adlı eserinden sonra &#8211; İngiliz arkeologlarından Leonard Woolley’nin İngilizce aslı 1927’de, Fransızcaya çevrisi de 1930 Haziranında çıkan “Sümerliler” adlı eseridir. Bunun bir yerinde (s. 14-15) geçen “Sümerliler, etimoloji bakımından olmasa bile, herhalde yapı bakımından Turanlı eski Türkçeye benzeyen, bitişken tipte bir dil konuşurlardı” cümlesi, Atatürk’e bir ipucu vermiş, bu alanda etimoloji de yapılmış ve mesela “Tanrı, gök” anlamına gelen Sümerce dingir ile Türkçedeki tengri, Tanrı kelimeleri karşılaştırılmıştır. Bu arada, Turani ve Ari dillerin karşılıklı bağıntıları ile eskiliklerinden söz açan birçok eserlere de Atatürk’ün dikkati çekilmiştir. Mesela, F. lenormant: “Kaldenin İlkel Dili ve Turanlı Lehçeler” (1875), H. Winkler: “Ural-Altay Dilleri ve Gruplamaları” (1885), A. H. Sayce: “Hititler veya Unutulmuş Bir Topluluğun Hikâyesi” (1888), A. C. Haddon: “Ulusların Göçü” (1911), A. V. Edlinger: “Türk Dillerinin Hint-Avrupa Dilleriyle Olan Eski Bağıntıları” (1912), F. Hommel: “200 Sümer-Türk Kelimesinin Karşılaştırılması” (1915) vb. Yenilerden de bu kanışa katılanlar olmuş, Amerikalı tarih filozofu Will Durant, 1935’te çıkardığı “Uygarlığın Tarihi” adlı eserinde, uygarlığın beşiği olarak Orta Asya’yı göstermiştir. Sümerlilerin pek eski çağlarda Orta Asya’dan Hint ve Umman Denizine ve Basra Körfezine doğru indikleri, Sint havzasında yapılan Mohence &#8211; Daro ve Harappa kazıları raporlarından (1931) belli olmuştu; Sümer ve Sint havzasındaki kalıntılar ortak nitelikler göstermekte idiler.</p>
<p style="text-align: justify;">Bu arada Atatürk’e birçok yenilikler de gösterilmekte idi. 1933 baharında, Rus Yafetidoloji okulunun kurucusu Prof. Nikolay Y. Marr, Ankara’ya gelerek, kelime taşılları üzerine kurulu olan paleolinguistik metodunu, Atatürk’ün huzurunda verdiği bir konferansta açıklamış; Fransız dilcilerinden Hilaire de Barenton, Sümerceyi anadil olarak gösteren “Dillerin Menşei” adlı eserini 1932-1933 yıllarında ortaya koymuş (L’Origine des langues, des religions et des peuples, 2 cilt, 1932-1933; birinci cildin başlığı: Les redicaux primitifs des langues conservés dans le sumérien = Sümercede muhafaza edilmiş, dillerin ilkel kökleri; ikinci cildin başlığı: Les langues, leur dérivation du sumérien = Diller, bunların Sümerceden türeyişi); Amerikalı emekli Albay James Churchward, M.Ö. 12000 yılında Pasifik’te batmış sandığı ve Mu diye adlandırdığı bir karayı ve bundan Türkistan’a ve Amerika’ya sığınan halk topluluklarındaki ortak öğeleri açıklayan “Batan Mu Kıtası” adlı eserini 1934-1935 yıllarında yayımlamış; Meksika’daki işgüderimiz, 1935 baharında Atatürk’ün dikkatini Maya dili üzerine çekmiştir. Bunlardan Albay Chruchward’a göre (The Lost Contient of Mu = Batan Mu Kıtası, 1931 ve devamı olarak daha 4 cilt, 1932-1935), tarihten önceki çağlarda Pasifik’te, Mu denilen ve yüksek bir kültürü olan ana bir kıta vardı. Avrupa ile Amerika arasında bulunan Atlantis kıtasının batmasından 5000 yıl sonra, M.Ö. 12000 tarihlerinde bir kataklizm yüzünden bu kıta da battı. Bir yandan Asya’daki Mayalar, Muların, bu kıtalara sığınmış olan torunlarıdır. Churchward, Mu’nun eski kültürünü, dinini, mitolojisini ve kozmogonisini, bir yandan Uygurların Gobi Çölündeki merkezleri olan Karahoto’da, öbür yandan da Mayaların Meksika’da Yucatan Yarımadasında bıraktıkları kalıntıları incelemiş ve bunları eski Mısır, Sümer, Hitit, Hint ve Çin mitolojisi ve dini ile karşılaştırmak yoluyla yorumlamıştır. 1937’de Atatürk bir fikir edinmek üzere bu 5 cildi 8 gün içinde Türkçeye çevirtmiş (yayımlanmamış Türkçe metin Dil Kurumu kitaplığındadır), fakat eseri okuduktan sonra bu konu ile fazla ilgilenmemiştir.</p>
<p style="text-align: justify;">Son olarak da, 1935 baharında, Avusturyalı dilcilerden H. F. Kvergie´, Türkçeyi, S. Freud’un psikanaliz görüşüne göre açıklayan, ses sembolizmine dayanan ve “Türk Dillerindeki Bazı Öğelerin Psikolojisi” adını taşıyan 41 sayfalık yazısını Atatürk’e göndermiştir. Bunların etkisiyle de 1935 güz aylarında “Güneş-Dil Teorisi” ortaya çıkmıştır.</p>
<p style="text-align: justify;">Bu, bir dil felsefesi olup dilcilik dünyası için beklenmedik ve yepyeni bir görüş değildi. 1922’de Almanlardan Ernst Böklen de bir “Ay-Dil Teorisi” ortaya koymuştur. Bu teoriye göre dil (Bernard Marr: Die Sembolik der Lunation, Von der Entstehungsursache des Sprach- und Sagenschatzes der Gesamtmenschheit, 1905 ve Ernst Böklen: Die Entstehung der Sprache im Lichte des Mythos, 1922), bundan 100.000 yıl önce, anlaşma aracı olarak değil, dini bir edim (acte) olarak meydana geliştir.</p>
<p style="text-align: justify;">Başlangıçta dil, ay kültünün anlatım aracı olduğu için, mitolojik bir nitelik taşımıştır. İlk insanlar ayı, değişen safhalarıyla bir ağza benzetmişler, onun konuştuğunu sanmışlar, kendileri de dillerini oynatarak ayın türlü safhalarını taklit etmişlerdir. Yine bu teoriye göre, bu hareketlerden çıkan ilk sesler, ay safhalarının sayısı (28) kadardı, ki bundan da 28 harfli bir alfabe meydana gelmiştir. İlk kelimeler uzun, anlamları karanlık, sesler de karışıktı. Sonra dil dünyevileşmiş, kelimeler kısalarak anlamları belirmiş, sesler de durularak konson + vokal + konson tipinde, ayın üç başlıca safhasını (ilk çeyrek, dolunay, son çeyrek) temsil eden üç sesli ve tek heceli kökler türemiş, ana kelime de om kutsal hecesi olmuştur. Önce “ay” anlamı her şeyi anlatan “tüm anlamlılık” (holosémie) kaynağı iken, zamanla “çok anlamlılık” (polysémie) derecesine sınırlanmış, daha sonra da dar anlamlar ve “tek anlamlılık” (monosémie) esası meydana çıkmıştır. Bu teoriyi 1936 yılı sonunda eleştirmeli olarak özetledimse de Atatürk’e sunmadım. Yazı şimdi Türk Dil Kurumu kitaplığındadır.</p>
<p style="text-align: justify;">Güneş-Dil Teorisinin ortaya konmasında rol oynayan önemli eserlerden biri, şüphesiz Viyana Üniversitesinde Doğu Filolojisi doktorası yapmış olan Hermann F. Kvergié’in (doğ. 1895), 1935 yılı ocak ayında Viyana’da hazırlayıp Atatürk’e göndermiş olduğu “Türk Dillerindeki Bazı Öğelerin Psikolojisi” (La Psychologie de quelques éléments des langues turques) adlı yazısıdır. Atatürk, 1935 yılının Şubat-Ağustos aylarında bu yazı ile yakından ilgilenmiş ve onu incelemiştir. Hatta Jesuit papazı Sümerolog Hilaire de Barenton’la birlikte Dr. Kvergié’i de 1936 Türk Dil Kurultayına çağırmış, onlara birer tez okutmuş, ayrıca Dr. Kvergié’in bir süre Ankara’da kalmasını sağlamıştır. Dilcilik alanında Viyana okulu, Friedrich Müller’den beri (1876), geniş davranan, klasik disiplinin dışına çıkan ve dilciliğe antropoloji ve sosyoloji öğeleri de katan bir okul olarak tanınmıştır. Bu gelenek o zamandan beri değişmemiş, Dr. Kvergié de Prof. W. Czermak’ın öğrencisi olarak bu geleneğe göre yetişmiş, dilbilime Sigmund Freud’un psikanalizini de katmış ve dil çözümlemesi için yeni bir yöntem bulduğunu sanmıştır.</p>
<p style="text-align: justify;">Dr. Kvergié’in 41 daktilo sayfası tutan yazısı 55 bölüme ayrılmıştır. Eserin hiçbir yerinde güneşten söz edilmemişse de Güneş-Dil Teorisinin bazı temel kavramlarına burada rastlanabilir. Zaten bu teorisinin esaslarını anlatan Etimoloji, Morfoloji ve Fonetik Bakımından Türk Dili (Ankara, 1935) adlı eserde (s.7), Dr. Kvergié’in yazısı hakkında şöyle denmektedir:</p>
<p style="text-align: justify;">“Bu sırada Dr. Phil. Orient. H. F. Kvergié’in Psychologie de quelques éléments des langues turques adlı basılmamış kıymetli eserini okuduk. Türk dilindeki süfikslerin gösterici manalarını bulmak için Dr. Kvergié’in bu nazariyesini Türk Dil Kurumunun ekler hakkındaki geniş ve çok misalli çalışmaları sayesinde anlayabildik ve istifade ettik.”</p>
<p style="text-align: justify;">Dr. Kvergié’in bu eseri basılmadı. Kendisi bunun bir suretini bana vermiş olduğu için, bunu birkaç satırla özetlemek ve Atatürk’ün “istifade ettik” dediği bazı noktaları burada kısaca anlatmak istiyorum.</p>
<p style="text-align: justify;">Güneş-Dil Teorisi (s.8-11), ilk insanın iç benliğini (ego) ve dış dünyayı birbirinden kesin olarak ayrı gösteriyor. Buna göre, ilk insan “harici dünyadan gelen levhalar” ve “harici dünyayı temsil eden gösterici işaretlerle” karşı karşıya bulunmuştur. Yine teoriye göre, “insan benliğini, kendini saran harici âlemdeki objeleri tespit fikrine eriştiği zaman anlaşılmıştır.” Dr. Kvergié’in eserinde de aynı konu hakkında şu düşünceler geçiyor (s.2 -4): “Beşeri bir dili konuşmak, bize, dışımızda bulunduğunu sandığımız ruhi hayatla asıl iç benliğimizde geçen olaylar arasında bir alışveriş gibi gelir. Dış dünyayı görür ve onu fizik gücümüz veya düşünce ve psişik dilimizle hâkim oluruz&#8230; Manevi hayatımızın, harici dünyadan gelen levhalar veya iç benliğimizde geçen ruhi cereyanlar şeklinde beliren en ince teferruatını ancak dil vasıtasıyla tespit edebiliriz.”</p>
<p style="text-align: justify;">Güneş- Dil Teorisi, Dr. Kvergié’in bu son düşüncesini şu kelimelerle anlatmıştır:</p>
<p style="text-align: justify;">“Fikri hayatın en ince teferruatı, harici dünyadan gelen levhalar veya içimizde doğan ruhi cereyanlar şeklinde tezahür eder. İnsan bunları dil vasıtasıyla tespit etmeye muvaffak olur.” Dil felsefesi alanında, Güneş- Dil Teorisi ile Dr. Kvergié’in görüşleri daha başka noktalarda da birleşiyor. Bunlardan biri, teorinin şu paragrafındadır (s.8): “Dilin fonksiyonu, açlığı bildirmek, kuvveti göstermek, zevk hislerini ifade etmek ve bütün fena hislerden ve hayat tehlikesinden nefsi vikaye etmektir.”</p>
<p style="text-align: justify;">Dr. Kvergié aynı fikri şöyle anlatmıştır (s.4): “Dilin ödevi açlığı bildirmek, güç gösterme, zevk hislerine sahip olma, hoşa gitmeyen hislerden ve hayat tehlikesinden kaçınma isteklerini belirtmektir.” Yine, başka bir ilke olarak teori şöyle diyor (s.11): “İlk insanlar, aralarında türlü jestler yaparak anlaşmak devrinden, gayet basit ve mahdut birkaç manalı söze jestlerini katarak anlaşma devrine geçmiş oluyorlar. Dillerin bugünkü tekâmülünde bile insanlar, tam fikir ve maksatlarını anlatabilmek için sözlerine jestler katmaktadırlar.”</p>
<p style="text-align: justify;">Dr. Kvergié’e göre de insanın ilk dili, gösterme esasına dayanan işaret dili olmuş, “lafzi dil”ler de bu “gösterme esası”nı devam ettirmişler; yalnız, “el işareti” yerine “sözlü işaret” kullanmışlardır. Buna göre, ilk insan gibi, gelişmiş insan da konuşurken kendisini merkez (ego) olarak kabul etmiş, dış dünyayı kendisinden belli şekillerde ve belli ölçülerde uzaklaşan ışınlar, alanlar şeklinde kavramıştır.</p>
<p style="text-align: justify;">Bu esası Türkçeye uygulayan Dr. Kvergié, eklerimizi, konuşanın dış dünyasını meydana getiren ve bunun ince bölüntülerini gösteren alanlar, mesafeler şeklinde göstermeye çalışmıştır. Böyle olunca, tabii olarak her ses (harf) bir yön, mesafe, hareket alanı, dolayısıyla da kavram ve anlam değeri kazanıyor, gösterme, çevre, iyelik hareket, soru, olumsuzluk vb. gibi. Bu ses öğeleri birbirleriyle birleştiği zaman özel anlamlar çıkabilir, bunlar bazen birbirine karşıt durumda da olabilir. Mesela, Dr. Kvergié’e göre m, özü, benliği gösteren bir sestir, men (ben), el-i-im, ben-i-im sözlerinde olduğu gibi, n sesi ise, özün yakınını, “muhatab”ı gösterir, se-n, göz-ü-n gibi. z’nin alanı daha geniştir, bi-z, si-z; s bunun bir değişiğidir, geliyor-s-u-n-u-z örneğinde olduğu gibi. Güneş-Dil Teorisini açıklayan kitabın başında renkli iki levha vardır. Bunlardan birincisinde, 6 özektaş daire gösterilmiş ve ortadaki daire içni “İlk insanın bulunduğu mıntıka; buradan kendisini saran harici âlemdeki objeleri temaşa ve tetkik ediyor”, öbür daireler içinde “harici âlemi teşkil eden objeler” denmiştir. İkinci levha ise, “İnsan harici âlemdeki objelerin farklarını ve her birinin bulunduğu sahayı, bu sahaların birbirleriyle ve kendi ile olan münasebetlerini gösterebilecek gayreti neticesinde türlü vokalleri ve konsonları icat ediyor” şeklinde açıklanmıştır. Yine teoriyi açıklayan kitap, “Eklerin Rolleri” bölümünde, “objeler veya düşünceler, süjeye nazaran, yakın, uzak başka başka sahalarda bulunabilirler” dedikten sonra, bu sahaları birbirinden şöyle ayırıyor (s.33-35): m, en yakın sahayı, mülkiyeti ve belirme sahasını gösterir, p-b, v-f, ğ-y de bu sahadadır; n, kendine bitişik olan mahdut sahayı gösterir, z, oldukça geniş bir sahadır, s ile ş de bu sahanın içindedir; ç, c, j, esas olarak z sahasında ş, s gibidir, fakat süje ve objeyi gösteren konsonlar yerine de geçebilir; L, en uzak mıntıkalara kadar, her sahadaki objeleri ve hareketleri uzağı, büyüğü, belli olmayanı, enginliği, genişliği gösterir; t/d, çok kuvvetli yapıcı ve yaptırıcı, hâkim bir unsurdur; k, her türlü obje ve düşünceyi tamamlar, manayı tayin eder; r, yakın, belirli bir sahayı ve o sahadaki hareketi gösterir, istenilen şeyin olduğunu ifade eder. Vokallerden a, e, ı, i yakın hatlara, o, ö, u, ü ise uzak hatlara işaret eder.</p>
<p style="text-align: justify;">Bunlar teorinin kullandığı kelimelerle anlatılan sözlerdir. Dr. Kvergié, ben, sen, şu, ol zamirlerine ve işaret edatlarına dayanarak, “b, yakını, s/ş uzağı, L (§ 21) daha uzağı gösterir” dedikten sonra, r, s, d/t’nin “saha ve uzaklık derecesi”ni belirtmeye yaradığını, L’nin geneli, uzağı, genişi, katmerliyi ve sınırsızı” gösterdiğini, t’nin “yapıcı ve yaptırıcı (§ 44) olduğunu, r’nin (§ 50) “bitmişi, erişilmişi, tamamlanmışı, istenilen şeyin yapılmış olduğunu” anlattığını, k’nin “bağ kurma ve belirtme” öğesi olduğunu, vokallerden (§ 28, 29), a, e, i’nin “yakın olana”, o, u, ö, ü’nün de “uzakta bulunana” işaret ettiğini birer birer açıklamıştır.</p>
<p style="text-align: justify;">Güneş-Dil Teorisinin meydana gelişinde Dr. Kvergié’in oynadığı rol bundan ibarettir.</p>
<p style="text-align: justify;">Atatürk, Türk dili hakkındaki olumlu görüşlerine daha çok antropoloji yoluyla varmıştır. Bu konu hakkında, Jacques de Morgan’ın “Tarih-Öncesinde İnsanlık” (L’Humanité préhistorique, 1921) adlı eserini okumuş, İsviçreli Antropolog Eugène Pittard’la Türkiye’de birkaç kez görüşmüş, onun “Irklar ve Tarih” (Les races et I’historie, 1924) adlı eserini ve genel olarak bu profesörün görüşlerini beğenmişti. Atatürk’ün, Türklerin tarih başlangıcı hakkındaki görüşü şöyle özetlenebilir:</p>
<p style="text-align: justify;">Tarih öncesi çağında yeryüzünde birçok ırklar yaşamakta idiler. Bunlar arasında Türklerle doğrudan doğruya bir ilgisi olmayanlar da vardı. Bunlar kendilerine göre birer uygarlığa sahiptirler. Türlü yerlerde yapılan kazılar, bize bu ırk ve uygarlık tabakalarını tanıtmıştır. Çok kere uygarlıkla ırk arasında sıkı bir bağ bulunuyor, ırkı da bıraktığı iskeletlerden ve özellikle kafataslarından tanıyabiliyoruz. Mesela Akdeniz çevresinde yapılan bir kazı, alt tabakada uzunkafalı bir ırkın bulunduğunu, bunun da ancak “çamur ve balçık uygarlığı” içinde yaşanış olduğunu gösteriyor. Üst tabakaya çıkıldığında, maden uygarlığının izlerine raslanıyor; aynı tabakadaki kafatasları incelendiği zaman da bunların yuvarlak kafalı olduğu ortaya çıkıyor. Demek oluyor ki, üstün uygarlığı, yuvarlak kafalı bir ırk getirmiştir. Yuvarlak kafalı, yani dağlı Alpin ırkın anayurdu da Orta Asya olduğu için, üstün nitelikte olan maden uygarlığının, Türklerin anayurdu olan Orta Asya’dan Akdeniz’e ve başka yerlere dağılmış olduğu kendiliğinden ortaya çıkıyor. Bu tarih görüşüne ekli olan dil görüşüne göre de Orta Asyalı ırkın türlü kolları Cilalıtaş çağında anayurttan dağıldıklarında, üstün uygarlıkta kullanılan eşya ve kavram adlarını da birlikte götürmüşler, bunlar o yerlerde konuşulan dillere alıntı olarak girmiştir. Bu konularda Atatürk’ün görüşü kısaca bu olmuştur. O, “Bütün ırklar Türk ırkından, bütün diller de Türkçeden çıkmıştır” diye bir yargıda bulunmamıştır. Atatürk, eski Türk kültür kelimelerinden birinin yal- kökü olduğuna inanıyordu. Bu kanışını 1936 Türk Dil Kurultayına gelen yabancı dilcilere kurultaydan önce Dolmabahçe Sarayında verdiği bir çay toplantısı sırasında açıkladı ve savundu. Yal-yıl- (mesela, Uygur Türkçesinde yaltırık=ışık, Karahanlı Türkçesinde yalduruk=parlak, ayrıca yaldız, yıldız, yıldırım vb.) Türkçede ışığı, parlaklığı anlatan bir köktü; Macarcada vil- “ışık” demekti; Hint-Avrupa dillerinde de, électriquen’in kökü olan ulek (Sanskritçe ulka=parlak cisim, Yunanca êlêktôr parlak cisim, güneş, êlektron=altın ve gümüş karışımı, altın parlaklığı, kehlibar) “parlaklık” anlamını veriyordu; Hint-Avrupa ailesinde bu kökten ancak, dört beş kelime türemişti, oysa ki Türkçede yal-/yıl- kökünden olma yüze yakın kelime vardı. Atatürk aynı yaltırık kelimesini kurultayda okuttuğu tezde de (Üçüncü Türk Dil Kurultayı 1936. Tezler, Müzakere Zabıtları, İstanbul 1937, s.219-220) ele almış ve teoriye göre açıklamasını yapmıştır. “Güneş-Dil Teorisi’nin Analiz Metodu Tatbikatı” başlığını taşıyan bu tez tamamıyla Atatürk tarafından yazılmış, 27 Ağustos 1936 perşembe günü kurultayda, ad verilmeden, İsmail Müştak Mayakon tarafından okunmuştur.</p>
<p style="text-align: justify;">1937 Eylülünde İkinci Tarih Kurultayı bu hava içinde toplandı. Birçok yabancı bilginlerin de katıldığı bu kurultayda okunan tezlerden pek çoğu tarih tezimizi ele almış veya onun çevresinde dolaşmıştır. Kurultaya katılan İsveçli Arkeolog T.J. Arne, yurduna döndükten sonra, 25 Ekim 1937 de, “Sveske Dagbladet” gazetesinde, “Atatürk’ün Dil ve Tarih Teorisi” başlıklı bir yazı yayımlayarak, Atatürk’ün görüşlerini çürütmeye çalıştı. Bu yazı Türkçeye çevrilerek Atatürk’e sunuldu, ertesi akşam Çankaya’ya çağrıldık. Atatürk yazıyı okumuştu; biz de öyle. Biraz görüşüldükten sonra, “Yani demek istiyor ki”, dedi Atatürk, “Orta Asya’nın altı bomboştur.” Yumruğunu masaya indirdikten sonra şöyle devam etti: “Fakat emin olunuz ki, arkadaşlar, günün birinde, bunun tam aksini ortaya çıkaran delili bize yine onlar (yani Avrupalılar) verecektir.”</p>
<p style="text-align: justify;">İsveçli profesörün yazısında Atatürk’ün hoşuna giden şu cümle de vardı: “Türkmen bozkırlarında Milattan Önce 1500 yıllarına doğru, uygarlığın aşırı derecede gerilediği tespit edilebilmiştir; sebebi bilinmeyen bu gerileme, yukarıda anılan Türk göçünden sonra meydana gelmiştir.” Bu cümleyi okuduktan sonra Atatürk şöyle dedi: “İşte ilk itiraf burada. Bu bozkırlarda uygar Türkler oturuyordu. Onlar göçe çıkınca, uygarlık tabii geriler.”</p>
<p style="text-align: justify;">Ertesi yıl Atatürk’ü kaybettik, az sonra savaş başladı, yabancı dergilerin çoğu piyasadan çekildi. Fakat 23 Aralık 1940’ta elime geçen bir antropoloji dergisinde şu haberi okudum: 1939 yılının Temmuz ayında, genç Rus arkeologlarından Dr. Aleksey P. Okladnikov ve eşi, Orta Asya’nın tam göbeğinde, Taşkent yakınında bulunan Teşik-Taş adlı mağaradan, Homo neanderthalensis denilen tarih öncesi bir insan ırkından olan sekiz yaşındaki bir erkek çocuğunun kafatasını ortaya çıkarmışlar. O sırada Rusya’da çalışmakta olan tanınmış Amerikalı Antropolog Hrdliˇcka, bu kafatasını ve mağarayı inceledikten sonra, bu buluşun antropoloji ve Orta Asya’nın tarih öncesi bakımından “son derece önemli” olduğunu söylemiştir. Kafatası, Yontmataş çağının Muster tabakasına ait olduğu için, 150.000 yıllık bir eskiliği vardı. Çocuk kafatasının yanı başında, Muster uygarlığı tipinde, çakmaktaşından âletler, o çağa ait hayvan kemikleri ve kül kalıntıları görünüyordu.</p>
<p style="text-align: justify;">Bu haberi okurken, Atatürk’ün masa başındaki sevimli yüzü, indirdiği yumruk ve “günün birinde bunun tam aksini ortaya çıkaran delili bize yine onlar verecektir” şeklindeki sezgisi bütün parlaklığı ile gözümde belirdi. Artık Orta Asya’nın alt tabakası “bomboş” sayılmayacaktı. Orada, Aşkabad dolayındaki eski Anau kültüründen (M.Ö. dokuzuncu bin yıl), hattâ Cilalıtaş çağından çok önce, Yontmataş çağının alt tabakalarında, Orta Asya halkının atalarına ait, gözle görülür, elle tutulur ve 150.000 yıllık bir eskiliği olan kafatasları, ateş kalıntıları ve uygarlık aletleri vardı. Atatürk, ölümünden sonra da bir yengi kazanmıştı.</p>
<p style="text-align: justify;">Türkçenin eski bir kültür dili olduğuna inanan Atatürk, bu dilin birçok nedenlerden dolayı bin yıldan beri işlenmemiş olduğunu da biliyordu. Bu açığı kapatmak, Türk dilini yine işlenmiş ve işlek bir kültür dili durumuna getirmek için de Türk Dil Kurumunu kurmuş, Türk dilinin yapı kurallarına uygun olarak Türkçe köklerden yine Türk ekleriyle yeni kelimeler türetmiş ve dilimizin çeşnisini büyük ölçüde özleştirmiştir. Bu arada matematik terimleri üzerinde de önemle durmuş, hatta 1936 -1937 kış aylarında Dolmabahçe Sarayına çekilerek, geometri öğretenlere ve bu konuda kitap yazacaklara kılavuz olmak üzere küçük bir geometri kitabı yazmıştır. Yazdığı eser de yazar adı gösterilmeden, 1937’de İstanbul Devlet Basımevinde Milli Eğitim Bakanlığınca bastırılmıştır. Bu eseri yazarken göz önünde bulundurmak istediği Fransızca kitapları Özel Kalem Müdürü Süreyya Anderiman’la birlikte Beyoğlu’ndaki kitabevlerinden seçerek aldık ve saraya götürdük. Atatürk okullarda kullanılmakta olan geometri kitaplarını da incelemiş ve bu arada Hasan Fehmi Hocanın bir kitabında dik paralelyüz (parallélepeipède droit) şeklinde örnek olarak aynalı dolabın verildiğini görünce hocayı saraya çağırmış ve Türkiye’de kaç köy çocuğunun aynalı dolabı bildiğini bir eğitim sorunu olarak güler yüzle sormuştur. Hoca ile tatlı bir söyleşiden sonra, “aynalı dolap” silinmiş yerine “kibrit kutusu” konmuştur.</p>
<p style="text-align: justify;">Atatürk’ün “Geometri” adını taşıyan 48 sayfalık kitabında bütün terimler Atatürk tarafından bulunarak konmuştur; boyut, uzay, yüzey, düzey, çap, yarıçap, kesek, yay, kiriş, çember, teğet, açı, taban, eğik, yatay, düşey, dikey, üçgen, dörtgen, köşegen, eşkenar, ikizkenar, paralelkenar, yamuk, eşit, çarpı, bölü, oran, orantı, alan, varsayı, artı, eksi, kesit, türev, konum, gerekçe, yöndeş vb.</p>
<p style="text-align: justify;">Bunlardan, mesela açı’ya biz eskiden “zaviye” derdik; açıortay’a “munassıf”, geniş açı’ya (zaviye-i münferice”, açı uzaklığı’na “bud-ü müzevva”, iç tersaçılar’a da “zaviyetan-ı mütekabiletan-ı dahiletan”. Eğitim ilkelerine göre, bir kavramı anlayabilmek için çocukta zihnin açık bulunması gerekir. Yukarıda anılan yabancı asıllı ve yabancı kurallı kelimeler tam tersine olarak, çocuğun zihnini tıkıyordu. İşte Atatürk’ün önderliğiyle ulusal dil kaynağından türetilmiş bu yeni terimler, zihni çelen ve tıkayan binlerce yabancı asıllı terimleri silmiş süpürmüş, zihinleri açmıştır.</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Atatürk’ün de amacı zaten bu idi: Ulusal dilin benliğini ortaya çıkarmak, onunla övünmek, onu işlemek, anlamayı ve anlaşmayı kolaylaştırmak.</strong></p>
<p style="text-align: justify;"><strong><em>Atatürk ve Türk Dili, TDK Yayınları, 1963, s. 41-52</em></strong></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.turkcemiz.net/ataturk-ve-turkce.html/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Atatürk ve Müze</title>
		<link>http://www.turkcemiz.net/ataturk-ve-muze-t2595.html</link>
		<comments>http://www.turkcemiz.net/ataturk-ve-muze-t2595.html#comments</comments>
		<pubDate>Mon, 18 Feb 2008 19:33:28 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Uğur</dc:creator>
				<category><![CDATA[Atatürk]]></category>
		<category><![CDATA[Müzelerimiz]]></category>
		<category><![CDATA[Mustafa Kemal ATATÜRK]]></category>
		<category><![CDATA[müzeler]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://wp.turkcemiz.net/?p=915</guid>
		<description><![CDATA[ATATÜRK VE MÜZE “Tabiatın esrar dolu sinesine her gün daha çok girmekte olan insan zekası, realiteye kavuşmak için çalışanları tatmin edecek ve insanlık tarihini aydınlatacak ilimler bulmuş ve tespit etmiştir. İşte Arkeoloji ve Antropoloji, o ilimlerin başında gelir. Tarih, bu son ilimlerin bulduğu belgelere dayandıkça temelli olur. Onun içindir ki, bizim tarih belgelerimizin her parçası [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<div id="post_message_2956" style="text-align: justify;"><strong><span style="color: red;">ATATÜRK VE MÜZE</span> </strong></p>
<p>“Tabiatın esrar dolu sinesine her gün daha çok girmekte olan insan zekası, realiteye kavuşmak için çalışanları tatmin edecek ve insanlık tarihini aydınlatacak ilimler bulmuş ve tespit etmiştir. İşte Arkeoloji ve Antropoloji, o ilimlerin başında gelir. Tarih, bu son ilimlerin bulduğu belgelere dayandıkça temelli olur. Onun içindir ki, bizim tarih belgelerimizin her parçası klasik sayılan kültür eserlerinin de aynasıdır.”<br />
<strong>Mustafa Kemal ATATÜRK </strong></p>
<p>Müzeler, bir ulusun kimliği olma misyonunu taşımasının yanı sıra aynı zamanda uygarlıkları bize bırakan insanların zevklerinin, sevdalarının, düşüncelerinin, inançlarının, davranışlarının, yaşam tarzlarının korunduğu ve bu mirasın geleceğe taşındığı mekanlardır. Geleceği görebilmek için geçmişi bilmek, bir başka deyişle yarınları sadece bugünün değil, geçmişin üzerine de inşa etmek gerekir ki, bu da tarihi yaşatan ve unutturmayan müzelerle sağlanabilir.</p>
<p>Müzelerdeki eserler, bir taraftan geçmişi günümüze taşırken, diğer taraftan da tarihi belgeler üzerinde kalem oynatmayı imkansızlaştıran en ekili araçtır. Öyle ki; müzeler tarihin arşivi, tarihin laboratuarı, tarihin kütüphanesidir. Ülkeler için tarihin önemini, 1998 yılı Uluslararası Atatürk Barış Ödülü’nün sahibi ünlü tarihçi Prof. Bernard Lewis “geleceği görebilmek için tarihi bilmek çok önemli. Birey için hafıza ne ise, bir ulus içinde tarih odur. Tarihini çarpıtan bir toplum nörotik bir kişi, tarihini bilmeyen toplum ise hafızasını kaybetmiş bir insan gibidir” şeklinde değerlendirmiştir.</p>
<p>Tüm dünyada olduğu gibi ülkemizde de koleksiyonculukla başlayan müzeciliğin ilk izlerine 13. yüzyılda Selçuklular Dönemi’nde rastlıyoruz. Eski Konya’nın bulunduğu höyüğü çevreleyen ve günümüze hiçbir izi kalmayan sur duvarlarının etrafına ellerine geçen her döneme ait kabartmalı eserleri bir nizam çerçevesinde dizmişlerdir. Dulkadiroğulları Beyliği (1339-1522) Dönemi’nde Kahramanmaraş Kalesi etrafında Geç Hitit eserlerinin biriktirildiği bilinmektedir. Osmanlı Dönemi’nde ise, Saraylarda bulunan hazine dairelerinde ata yadigarı kıymetli eserler, hediyeler ve savaşlarda elde edilen ganimetler korunmaktaydı.</p>
<p>19. yüzyıla gelindiğinde Türk müzeciliğinin temelleri atılmaya başlanmış, 1846 yılında Tophane-i Amire Müşiri Fethi Ahmet Paşa tarafından İstanbul’da Aya İrini Kilisesi’nde ilk müze kurulmuştur. Sadrazam Ali Paşa (1815-1871) müzeyi yeniden düzenleyerek Müze-i Hümayun (İmparatorluk Müzesi) adını verir. Müze Müdürlüğüne önce 1869 yılında İrlandalı Edward Goold, daha sonrada 1872 yılında Alman Dr.P.A. Dethıer getirilir ve müze Çinili Köşk’e taşınır.</p>
<p>1881 yılında Osman Hamdi Bey Müze Müdürlüğü’ne getirilmiş ve Türk müzeciliği için yeni bir dönem başlamıştır. 1884 yılında yeni bir Asar-ı Atika Nizamnamesi hazırlanmış ve eski eserlerin yurt dışına çıkarılması yasaklanmıştır. Osman Hamdi Bey Çinili Köşk’ün bahçesine İstanbul Arkeoloji Müzesini yaptırmış ve O’nun döneminde, 1902 yılında Konya’da, 1904 yılında Bursa’da müze kurulmuştur.</p>
<p>Osman Hamdi Bey’in 1910 yılında ölümünden sora yerine kardeşi Halil Ethem Bey getirilmiştir. Halil Ethem Bey özellikle Anadolu müzelerinin gelişmesine katkıda bulunmuş, Türk İslam Eserleri (1914), İstanbul Şark Eserleri Müzesi (1925) O’nun zamanında kurulmuştur.</p>
<p>Son yıllarda çağdaş müzecilik anlayışı ve gösterilen gayretler sonucu Türk müzeciliği dünya müzeleri ile boy ölçüşecek duruma gelmiştir. Avrupa Müze Forumu’nun (The European Museum Forum) her yıl düzenlediği yarışmada Anadolu Medeniyetleri Müzesi’nin 1997 yılında “Avrupa’da Yılın Müzesi” ile ödüllendirilmesinin yanı sıra, İstanbul Türk İslam Eserleri Müzesi-Mansiyon, İstanbul Arkeoloji Müzeleri-Avrupa Konseyi Özel Ödülü, Bodrum Sualtı Arkeoloji Müzesi-Mansiyon, Antalya Müzesi –Mansiyon, ile ödüllendirilmişlerdir. Bu da bize Türk müzeciliğinin geldiği noktayı göstermektedir. Aynı yarışmada özel müzelerden Sadberk Hanım Müzesi –Mansiyon, Rahmi Koç Endüstri Müzesi-Özel Müze Ödülü, Edirne Sağlık Müzesi ise Avrupada Yılın Müzesi ödülü ile ödüllendirilmiştir.</p>
<p>Günümüzde arkeoloji ve etnoğrafya müzelerinin yanı sıra özel müzelerle de sayıları gün geçtikçe artan Türk müzeciliği, 160. yılında sadece eserlerin sergilendiği depolandığı soğuk mekanlar olmaktan çıkmış, halkın eğitimi için ulusal ve uluslararası konferansların, seminerlerin yapıldığı, çeşitli sosyal ve kültürel faaliyetlerin düzenlediği, sergilerin açıldığı, bilimsel kazı ve yayınların yapıldığı; Ülkemiz tanıtımına katkıda bulunan eğitim ve kültür kurumları haline gelmiştir.</p>
<p>Bir vatanın sahibi olmanın yolu, o topraklarda yaşamış tarihi olayları bilmek, doğmuş uygarlıkları tanımak, sahip olmaktan geçer.”Mustafa Kemal ATATÜRK<br />
Cumhuriyetimizin ilk müzeleri için genelde tarihi binalar kullanılmıştır. Burada amaç eski binanın bakımı ve korunması sağlamaktı.Günümüzde de bu müzelerin bir çoğu ilk kuruldukları binalarda hizmet vermektir.</p>
<p><span style="color: red;">Atatürk zamanında kurulan müzelerden bazıları;</span></p>
<p>Ankara Anadolu Medeniyetleri Müzesi-1921, Antalya Müzesi 1922, Sivas Müzesi-1923, Adana Müzesi-1924, Bergama Müzesi-1924, Topkapı sarayı Müzesi-3 Nisan 1924, İzmir Müzesi-1925, Edirne Müzesi-1925, Ankara Etnoğrafya Müzesi-1925,Tokat Müzesi-1926,Konya Müzesi-1926,Amasya Müzesi-1926,Sinop Müzesi-1932,İzmir Müzesi-1925, Kayseri Müzesi-1929,Efes Müzesi-1930,Afyon Müzesi-1931, Van Müzesi-1932,Ayasofya Müzesi-1934,Diyarbakır Müzesi-1934,Manisa Müzesi-1935,Tire Müzesi-1935, Çanakkale Müzesi-1936,Niğde Müzesi-1936, Tire Müzesi-1936, İstanbul Resim ve Heykel Müzesi-1937.</p>
<p>Atatürk daha Cumhuriyet kurulmadan önce müzeciliğe de değinmiş, her alanda olduğu gibi arkeoloji biliminde de dünyanın uygar ülkeleri düzeyinde olmayı hedef göstermiş ve hangi dönemde yaratılmış olursa olsun tüm kültür varlıklarının birer tapu senedi gibi sahip çıkılmasının gerekli olduğunu tarihe ve kültüre verdiği değerle her fırsatta anlatmıştır. Öyle ki; Kurtuluş Savaşı yıllarında Sakarya Meydan Savaşı esnasında (23 Ağustos-13 Eylül 1921), Savaşın zaferle sonuçlanacağına ve Misak-i Milli sınırları içinde bir Türkiye Cumhuriyeti Devleti kurulacağına o kadar inanıyordu ki, Ankara’nın 90 km ötesinde Sakarya Meydan Savaşının tüm hızı ile devam ettiği, top seslerinin Ankara’ya ulaştığı günlerde, Ankara da, Anadolu Medeniyetleri Müzesi’nin temelini oluşturan bir Eti müzesi kurulması emrini vermesi işgal güçlerine ‘’biz müzemizi de kurduk bir ulus olarak geliyoruz. Bu toprakların geçmişi de geleceği de bizim’’mesajını iletmek istemesi ile açıklanabilir ki, müzelerin bir ülkenin bekaası için ne denli önem taşıdığına iyi bir örnektir.</p>
<p>Cumhuriyetimizin ilk müze binası olan Etnografya Müzesi’nin Mimarı Arif Hikmet Koyunoğlu hatıralarında; “soğuk tipili bir kış günü Atatürk’ün inşaat sırasında kendilerini ziyaret ettiğini,Türk kahvesi ikram ettiklerini, ön cephedeki kapıdan karlar altında görülen Ankara Ovası’nın bembeyaz manzarasına bakarak bu gün Atatürk Orman Çiftliği’nin bulunduğu yerdeki bataklığın ağaçlandırarak güzel bir çiftlik haline getirilmesini, arkasından müzenin kubbesi altında oturup manzarayı seyretmenin çok hoş olacağını, işini gücünü bitirdikten sonra bu güzel manzaraya karşı bu kubbenin serinliği altında yatıp istirahat etmek istediğini” anlatmaktadır. Ne garip tesadüftür ki işini gücünü bitirmeden önce, milletinin kendisine çok ihtiyacı varken 1938-1953 yılları arasında o kubbenin altı ebedi istiratgahı olmuştur.</p>
<p>Etnografya Müzesi 25 Mayıs 1928 tarihinde Afgan Kralı Amanullah Han’ın da katıldığı devlet töreniyle açılmıştır.</p>
<p>“Tarih yazmak, tarih yapmak kadar mühimdir, yazan yapana sadık kalmazsa, değişmeyen hakikat insanlığı şaşırtacak bir mahiyet alır.<br />
<strong>Mustafa Kemal ATATÜRK </strong></p>
<p>Cumhuriyetin ilk yıllarında yürt dışına kaçırılmış olan eserlerinde tekrar yurda getirilmesine de çalışılmış,Amerikan Konsolosluğu tarfından 30 Ağustos Zaferinden sonra Yunan ordularının İzmir’i terk etmelerinden önce İzmir Lisesi depolarında korunan Sardes Kazısı eserlerini bir gemi ile New York Metropolitan Müzesi’ne gönderilen eserler Zaferin arkasından Atatürk’ün emri ile 1924 yılında eserler tekrar yurda getirilmiştir.<br />
”Geçmiş bilinmezse, gelecek bilinmez. Geçmiş modern bir devlet kurmada en iyi örnektir.”<br />
<strong>Mustafa Kemal ATATÜRK </strong></p>
<p>Bu toprakların geçmişine sahip çıkmanın önemini Ulu Önder TBMM’nin açılışının hemen arkasından 9 Mayıs 1920’de göreve başlayan ilk hükümetin yapacağı işler arasında eski eserlerin derlenmesi ve yeni müzeler kurulmasının istemesinden anlaşılmaktadır. Bu amaçla Maarif Vekaletine bağlı Eski Eserler Müdürlüğü (Asar-ı Atika Müdürlüğü) kurulur. Bu müdürlük ata yadigarı mimari eserlerin ve ören yerlerinin korunmasından sorumludur. Daha önce vilayetlerde kurulan Müze-i Humayun şubelerinin gözetim ve idari işlerini de yürüten müdürlük, bir yıl sonra Asar-ı Atika Müdürlüğü, Hars (Kültür) Müdürlüğü’ne dönüştürülerek kadrosu daha da genişletilir.</p>
<p>5 Kasım 1922 de bir genelge ile Arkeolojik ve Etnografik eserlerin toplanması, envanterlenmesi ve yeni müzelerin kurulması istenmiş, 14 Ağustos 1923 tarihli hükümet programında Müzecilik geniş boyutları ile ele alınmıştır. Atatürk’ün isteği üzerine 1923’te kurulan Heyet-i İlmiye’nin görevleri arasında Ankara’da bir milli müzenin kurulması, Türk Etnografya Müzesinin hemen açılması ve Asar-ı Atika Nizamnamesinin gözden geçirilmesi konuları da yer almıştır.</p>
<p>Atatürk’ün direktifi ile 3 Nisan 1924 yılında Bakanlar Kurulu kararında Topkapı Sarayının Müze olarak ziyarete açılması karalaştırılır ve Sarayın müzeye dönüştürülmesi çalışmalarını yakından takip eder. Fatih Sultan Mehmet tarafından yapılan daha sonraki eklemelerle 700.000 m2 lik bir alanı kaplayan Saray, 1855 yılına kadar 400 yıl boyunca Osmanlı İmparatorluğunun yönetim merkezi olmuştur.</p>
<p>Atatürk’ün 1934 yılındaki son ziyaretinde sarayın kütüphanesinde bulunan Piri Reis’in Amerika haritasının gizli olmamasını, dünyaya tanıtılması, özellikle Amerika’ya gönderilmesini ister.</p>
<p>Her fırsatta tarihi yerleri ve müzeleri ziyaret eden Atatürk, 1929 yılında Sultan Ahmet Camii’nin restorasyonunu inceler ve onarımın çabuklaştırılmasını ister. Bu sırada Ayasofya’nın harap halini görür. Avlusu parsellenmiş kahvehane olarak işletilmekte, çatısında güvercinler uçuşmaktadır. Binayı Maarif Vekaleti’ne bağlayarak müze olmasını sağlar ve “…Ehli salip artıklarının her devirde tamahın çeken Ayasofya’yı müze yapıp ilim alemine hediye ediyoruz…” der. 324-327 yılları arasında yapılan Ayasofya 911 yıl kilise 481 yıl cami olarak kullanıldıktan sonra, 1934 yılından bu yana en çok ziyaretçisi olan müzelerden biri olarak hizmet vermektedir.</p>
<p>O’nun döneminde kurulan Türkiye’nin ilk resim heykel müzesi olan İstanbul Resim Heykel Müzesi için Dolmabahçe Sarayı’nın 9 bin metrekarelik Veliaht Dairesi tahsis edilir. 1937 yılının Eylülünde açılan Müze’ye, Ankara Halkevi, Dolmabahçe Sarayı, Maarif Vekaleti ve TBMM gibi yerlerdeki resim ve heykeller müzeye gönderilir.</p>
<p>Atatürk çıktığı yurt gezilerinde müze ve ören yerlerine de uğramış birçok müzenin kuruluşu ile bizzat ilgilenmiştir. Konya gezisi sırasında 21 Şubat 1931 tarihinde İsmet İNÖNÜ’ye çektiği telgrafında” Son tetkik seyahatlerimde muhtelif yerlerde ki müzeleri ve eski sanat medeniyet eserlerini gözden geçirdim;</p>
<p><strong>1-</strong>“İstanbul’dan başka Bursa, İzmir, Antalya, Adana ve Konya’da mevcut müzeleri gördüm.Bunlarda şimdiye kadar bulunabilen bazı eserler muhafaza olunmakta ve kısmende ecnebi mütehassıslar yardımıyla tasnif edilmektedir. Ancak memleketimizin hemen her tarafında emsalsiz defineler halinde yatmakta olan kadim medeniyet eserlerinin ileride tarafımızdan meydana çıkarılarak ilmi bir surette muhafaza ve tasnifleri ve geçen devirlerin sürekli ihmali yüzünden pek harap bir hale gelmiş olan abidelerin muhafazaları için Müze Müdürlüklerine ve hafriyat işlerinde kullanılmak üzere (Arkeoloji) mütehassıslarına kat’i lüzum vardır. Bunun için Maarifce harice tahsile gönderilecek talebelerden bir kısmının bu şubeye tahsisi muvafık olacağı fikrindeyim.” (Devlet bursuyla ilk yurt dışına arkeoloji eğitimi almak için gönderilen Ekrem Akurgal, Sedat Alp, Arif Müfit Mansel, Halet Çambel çok sayıda öğrenci yetiştirerek arkeoloji biliminin ülkemizde gelişmesini sağlamışlardır).</p>
<p><strong>2-</strong>“Konya’da asırlarca devam etmiş ihmaller sebebiyle büyük bir harabi içinde bulunmalarına rağmen sekiz asır evvelki Türk medeniyetinin hakiki mimari şaheserleri sayılacak kıymette bazı mebani vardır. Bunlardan bilhassa Karatay Medresesi, Alaeddin Camii, Sahip Ata Medrese Camii derhal ve müstacelen tamire muhtaç bir haldedirler. Bu tamirin gecikmesi ve abidelerin kamilen indirasını mucip olacağından evvela asker işgalinde bulunanların tahliyesinin ve kaffesinin mütehassıs zevat nezaretiyle tamirinin temin buyrulmasını rica ederim.” Kemal ATATÜRK.</p>
<p>Tüm hayatını vatanına ve ulusuna adayan Ulu Önder kültürün bir devlet politikası olduğunu düşünür.Bu topraklarda yaşamış tüm uygarlıkların incelenmesi ve korunması için 15 Nisan 1931 yılında Türk Tarih Kurumu’nun kurulmasını sağlar ve kendinden sonra da bu çalışmaların aksamaması için mirasının büyük bir kısmını araştırmalarda ve kazılarda kullanılmak üzere bu kuruma bırakır.</p>
<p>1935 yılında Florya Köşkü’ne çağırdığı Türk Tarih Kurumu Başkanı Hasan Fehmi Çambel ve Afet İnan’a yazdırdığı, her türlü kültürel ve arkeolojik belgeleri toplanma, koruma, restorasyonu için yeterli tedbirlerin alınması, gerekli kurumlarla işbirliği,yerel çevrelerin duyarlı olmaları, yalnızca kazıların yeterli olmayacağı, buluntuların restorasyonu yapılarak korunmaları ile ilgili ve bu günde önemini koruyan 10 maddelik emrinde şöyle der;</p>
<p><strong>1-</strong>Her türlü tarihi vesika, malzeme ve abideleri bulmak, toplamak, muhafaza ve restore etmek.</p>
<p><strong>2-</strong>Memleket içinde ve dağınık bir halde açıkta duran tarihi eserleri tahrip olunmak, çalınmak, satılmak, ziya’a uğramak ve zamanla kendi kendine harap olmak tehlikesinden masun bulundurmak için hükümetçe bütün tedbirleri almak,</p>
<p><strong>3-</strong>Hükümet otoritelerinin ve belediyelerin yakın ilgi, takip ve mesuliyetleri altında Cumhuriyet Halk Partisi Halk Evleri’ne ve parti organlarına açtıracağı sürekli ve usanmaz bir propaganda faaliyeti ile ve Basın Yayın Umum Müdürlüğü nezareti ve takibi altında günlük gazete ve mecmualarda yaptırılacak sürekli, tesirli, popüler neşriatla, bu milli tarih mallarının asıl sahibi olan Türk halkına muhafaza ettirmek,</p>
<p><strong>4-</strong>Gerek içeride ve gerek dışarıdaki müzeler ve kütüphanelerde mevcut eski eserlerin ve tabloların kopyalarından koleksiyonlar vücuda getirmek,</p>
<p><strong>5-</strong>Ankara, İstanbul, Bursa, İzmir, Edirne de muayyen devirlere ve kültürlere ait eserleri toplayarak bu şehirleri büyük üslupta birer eski eser ve abideler merkezi haline koymak,</p>
<p><strong>6-</strong>Ecnebi tarih ekspedisyonlarının büyük sermayelerle başardıkları kazıları, ileride mali kudretimizin vüs’atlı zamanında yapmak üzere şimdilik, küçük mikyaslarda kazılar tertibi ile arkeolojik ve antropolojik araştırmalar ve keşifler yapmak,</p>
<p><strong>7-</strong>Memleket içinde ve dışındaki mühim kazı ve keşif yerlerine seyahatler tertip ederek, bulunan tarihi eserler ve abideler üzerinde ilmi tetkikler yapmak,</p>
<p><strong>8-</strong>Hükümete düşen işleri, bu projeleri uygulamakla görevli komisyonların Hükümet nezdinde takip etmeleri,</p>
<p><strong>9-</strong>Yabancı bilim müesseseleriyle ve otoriteleriyle, mütehassıslarla işbirliği kurmak,</p>
<p><strong>10-</strong>Kültür Bakanlığı’nın verimli yardımı, işbirliğini sağlamak.</p>
<p>Cumhuriyetimizin kuruluşundan hemen sonra Atatürk’ün yaptığı reformlardan birincisi eğitim reformudur. Önce çağdaş eğitim veren ilkokul ve liseler açılır. Yüksekokul olarak sadece İstanbul Üniversitesi vardı, orası da günün koşullarına göre yeterince eğitim veremiyordu. Atatürk arkeologların ülke çapında eğitilerek uzmanlaşmasını ister. 31 Mayıs 1933 yılında kabul edilen “Yeni Üniversite Yasası”nda Arkeoloji ve Tarih bölümleri bulunmaktadır. 1935 yılında Dil ve Tarih Coğrafya Fakültesi kurulmuş, Ankara ve İstanbul’da Arkeoloji bölümleri açılmıştır. Atatürk’ün Kurtuluş Savaşı yıllarında okuduğu kitaplardan Türk tarihi ve dilleri ile ilgilendiğini bugün Anıtkabir’de bulunan kendi özel kütüphanesine ait kitaplar ve onların üzerine düştüğü notlardan öğreniyoruz.</p>
<p>Bir taraftan “Yeni Üniversiteler Yasası” hazırlanırken diğer taraftan da yurt dışına öğrenci gönderiliyordu. Bu sırada Almanya’da Hitlerin iktidarından (31 Ocak 1933) kaçan Yahudi ve ailesinde Yahudi bulunan bilim adamlarına bu üniversitelerde özgürce çalışma imkanı sağlanıyordu. Bu bilim adamları arkeoloji, tarih ve sanat tarihi dallarında Türk öğrenciler yetiştirirken yapılan anlaşmayla da, Türk Hükümeti, gelen profesörlerin korunmasını üstleniyordu. Bu anlaşmayı imzalayan Maarif Vekili Reşit Galip Bey; “Bundan sonra bu şahıslar ister serbest, ister hapiste olsunlar, Türk Hükümeti’nin memuru sayılarak Hükümetimizin koruması altına alınmışlardır. Alman Hükümeti onlara bir zorluk çıkarmayacaktır. Eğer çıkaracak olursa, onlarla nasıl başa çıkacağımızı biliyoruz” demiştir.</p>
<p>“Türk Milleti!, tarihinle öğün, çükü senin ecdadın, medeniyetler kuran, devletler, imparatorluklar yaratan bir mevcudiyettir.”<br />
<strong>Mustafa Kemal ATATÜRK </strong></p>
<p>Cumhuriyetin 10.yıldönümünde Atatürk’ün talimatı ile Milli kazılar başlamıştır. Atatürk özellikle Hitit Uygarlığı’nın araştırılmasını istemiş Ankara yakınlarında; Gavurkale 1930, Ahlatlıbel 1933, Karalar 1933, Çankırıkapı (Roma Hamamı), Etiyokuşu, 1937 Alacahöyük 1934, Pazarlı ve Büyük Güllücek 1934 kazıları, 1930 yılında başlayan Trakya Bölgesi araştırmaları ve 1932 yılında başlayan Hasankeyf yüzey araştırması O’nun direktifleri ile başlayan çalışmalardan bazılarıdır. Bu kazılarda Atatürk Cumhuriyetinin ilk arkeologları, tarihçileri, sanat tarihçileri, filologları, antropologları çalışmışlardır. 1933 yılından itibaren Çanakkale-Truva, Çorum-Boğazköy, Malatya-Aslantepe başta olmak üzere yurdun dört bir yanında kazılara başlanmıştır. Cumhuriyetin ilk yıllarında eski eserlerin korunması başta Mustafa Kemal ATATÜRK olmak üzere devletin üst düzey yöneticileri tarafından titizlikle takip edilmiştir.</p>
<p>“Tarih, bir milletin neler başarabilme gücünde olduğunu gösteren en doğru bir kılavuzdur.”</p>
<p><strong>Mustafa Kemal ATATÜRK </strong><br />
Atatürk, Berlin Müzesini ve Pastdam sarayını gezmiş ve Bergama Zeus Sunağı’nın kendisini çok etkilediğini, Türkiye’den kaçırıldığını duyduğunda çok üzüldüğünü, sonraki yıllarda kuruluş çalışmalarını denetlerken, Topkapı Sarayı Müzesi Müdürü Tahsin ÖZ’e anlatmıştır.</p>
<p>Çeşitli tarihlerde Alacahöyük, Gavurkale, Ahlatlıbel, Efes, Bergama, Aspendos Tiyatrosu gezmiş, İmparator Marcus Aurelius Dönemi’nde (M.S.161-180) yapılan Aspendos Tiyatrosunu ziyareti esnasında tiyatronun restore edilerek kültürel etkinliklere açılmasını istemiştir.</p>
<p>Günümüzde ise, müzelerin ve müzeciliğin gelişmişlik seviyesini, ülkelerin çağdaşlığının ölçütü olarak kabul eden Türkiye Cumhuriyeti Kültür ve Turizm Bakanlığı; bu topraklar üzerindeki kültürel miras, hangi tarihte kimler tarafından bırakılmış olursa olsun, insanlığın evrensel değerlerine sahip çıkma bilinci ile yarınlara taşımayı başlıca görevleri arasında saymaktadır.</p>
<p>“Bugün Sovyetler Birliği dostumuzdur müttefikimizdir. Bu dostluğa ihtiyacımız vardır. Fakat yarın ne olacağını kimse bugünden kestiremez. Tıpkı Osmanlı gibi, tıpkı Avusturya-Macaristan gibi parçalanabilir, ufalabilir. Bugün elinde sımsıkı tuttuğu milletler avuçlarından kaçabilirler. Dünya yeni bir dengeye ulaşabilir. İşte Türkiye ne yapacağını bilmelidir&#8230; Bizim bu dostluğumuz idaresinde dili bir, inancı bir, özü bir kardeşlerimiz, onlara sahip çıkmaya hazır olmalıyız. Hazır olmak yalnız o günü susup beklemek değildir. Hazırlanmak lazımdır. Milletler buna nasıl hazırlanır? Manevi köprüleri sağlam tutarak. Dil bir köprüdür&#8230; İnanç bir köprüdür&#8230; Tarih bir köprüdür. Köklerimize inmeli ve olayların böldüğü tarihimizin içinde bütünleşmeliyiz. Onların bize yaklaşmasını bekleyemeyiz. Bizim onlara yaklaşmamız gerekli.”<br />
<strong>Mustafa Kemal ATATÜRK</strong><br />
<strong>1933 Çankaya Köşkü </strong></p>
<p><strong>Kaynakça</strong><br />
1-A.İnan, Atatürk Hakkında Hatıralar ve Belgeler, Ankara,1969<br />
2-A.İnan, Mustafa Kemal Atatürk’ten Yazdıklarım. Milli Eğitim Basımevi, İstanbul, 1971<br />
3-Atatürk’ün Kültür ve Medeniyet Konusundaki Sözleri, Atatürk Kültür, Dil Tarih Yüksek Kurumu Atatürk Kültür Merkezi Yayını 37, Ankara, 1999<br />
4-Ş.Karagöz, İdol Dergisi, Sayı 2, s.22-24, 1999<br />
5-F.Gerçek, Türk Müzeciliği, Kültür Bakanlığı Yayınları, Ankara, 1999<br />
6-Reşit Galip,Türk Tarih, Arkeologya ve Etnografya Dergisi 1,İstanbul 1933<br />
7-D.Yaşa, Atatürkçülüğün Esasları, Ankara<br />
8-Ankara Dergisi,Cilt 1,Sayı 2,Ankara, Mayıs 1991</p>
<p><strong>Melek YILDIZTURAN</strong><br />
<strong>Arkeolog</strong><br />
<strong>Anadolu Medeniyetleri Müzesi</strong></div>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.turkcemiz.net/ataturk-ve-muze-t2595.html/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Atatürk Döneminde Türkçe ve Türk Dil Kurumu</title>
		<link>http://www.turkcemiz.net/ataturk-doneminde-turkce-ve-turk-dil-kurumu-t2546.html</link>
		<comments>http://www.turkcemiz.net/ataturk-doneminde-turkce-ve-turk-dil-kurumu-t2546.html#comments</comments>
		<pubDate>Sat, 16 Feb 2008 07:26:23 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Uğur</dc:creator>
				<category><![CDATA[Atatürk]]></category>
		<category><![CDATA[Mustafa Kemal ATATÜRK]]></category>
		<category><![CDATA[türk dil kurumu]]></category>
		<category><![CDATA[türkçe]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://wp.turkcemiz.net/?p=888</guid>
		<description><![CDATA[ATATÜRK DÖNEMİNDE TÜRKÇE ve TÜRK DİL KURUMU Prof. Dr. Şükrü Halûk Akalın Çukurova Üniversitesi Fen-Edebiyat Fakültesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü Atatürk’ün en büyük eseri, gelecek yıl 80. yılını kutlayacağımız Türkiye Cumhuriyetidir. Kurduğu Cumhuriyeti Türk gençliğine armağan eden ve emanet bırakan Atatürk, Ancak, Cumhuriyet ile özdeşleşmiş başka kurumlar da bulunmaktadır. Bu kurumlardan biri de yine [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<div style="text-align: justify;"><span style="font-family: Arial;"><strong><span style="font-size: small;"><span style="color: red;">ATATÜRK DÖNEMİNDE TÜRKÇE </span></span></strong></span><span style="font-family: Arial;"><strong><span style="font-size: small;"><span style="color: red;">ve </span></span></strong></span><strong><span style="color: red;"><span style="font-size: small;">TÜRK DİL KURUMU </span></span></strong></div>
<div style="text-align: justify;"><span style="font-family: Arial;"><strong>Prof. Dr. Şükrü Halûk Akalın</strong></span></div>
<div style="text-align: justify;"><strong><span style="font-family: Arial;">Çukurova Üniversitesi Fen-Edebiyat Fakültesi</span></strong><br />
<strong><span style="font-family: Arial;">Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü</span></strong></div>
<p style="text-align: justify;"><span style="font-family: Arial;"><br />
</span></p>
<p class="alignleft" style="text-align: justify;"></p>
<p style="text-align: justify;">Atatürk’ün en büyük eseri, gelecek yıl 80. yılını kutlayacağımız Türkiye Cumhuriyetidir. Kurduğu Cumhuriyeti Türk gençliğine armağan eden ve emanet bırakan Atatürk, <span style="font-family: Arial;">Ancak, Cumhuriyet ile özdeşleşmiş başka kurumlar da bulunmaktadır. Bu kurumlardan biri de yine Atatürk’ün kurduğu Türk Dil Kurumudur. 12 Temmuz 1932’de Atatürk’ün talimatıyla kurulan Türk Dil Kurumu, </span><span style="font-family: Arial;">Yazı dili olarak en az 1300 yıllık geçmişe sahip Türkçenin konuşma dili tarihi çok daha ön­celere uzanır. İlk yazılı kaynaklardan olan Orhon Yazıtları’nda kullanılan dilin işlekliği, akı­cı­lığı, dildeki soyut kavramlar için kullanılan sözlerin özellikleri (Ergin 2000: 13; Aksan 1987: 45) ve kimi ölü dillerdeki söz ben­zerliği (Tuna 1997) göz önüne alındığında Türkçenin dört-beş bin yıllık bir konuşma dili tarihine sahip ol­duğu anlaşılmaktadır. Yeryüzünde çok az sayıda dil, bu kadar tarihî derinliğe sahiptir. Kök­le­ri binlerce yıl öncesine dayanan Türkçe, Türklerin değişik kültürlerle teması dolayısıyla pek çok dille etkileşim içerisine girmiş, söz (kelime) alışverişinde bulunmuştur. Zaman zaman et­ki­lenme tek yönlü olmuş, dönemin baskın kültürlerinin etkisiyle Türkçeye yabancı dil ögeleri do­luşmuştur.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="font-family: Arial;">Bu olumsuz durum; kimi şair, yazar ve aydınların tepkileriyle karşılaşmışsa da Türk­çedeki yabancı sözlere, yabancı dil birimlerine karşı en sistemli, en etkili ve sonuç verici ça­lışma Cumhuriyet döneminde olmuştur. Türkçenin bilim dili hâline gelmesi düşüncesi, Cum­huriyet döneminde gerçekleşmiştir. Türkçe üzerine bilimsel çalışmalar da dö­neminde yoğunluk kazanmıştır. Osmanlı devletinin son dönemlerinde ortaya çıkan ve gi­de­rek artan dil tartışmaları, Cumhuriyet döneminde de sürmüştür. Türkiye Cumhuriyeti’nde dilin bir devlet politikası hâline gelmesi ve bu alanda yapılan atılımlarla Türkçenin yeni bir evresi baş­­lamıştır. Yıllardır tartışılan konular ve çözüm bekleyen sorunlar, Cumhuriyet döneminde Ata­türk’ün önce alfabe, daha sonra da dil alanında yaptığı çözülmüştür. Ancak, Türk­çe üzerine yapılan tartışmalar bitmemiştir. Dilde bugün ulaşılan noktayı iyi kav­ra­ya­bil­mek, Atatürk’ün Dil Devrimini gerçek anlamda özümseyebilmek için Atatürk’ün dil konusundaki düşüncelerini ve yaptıklarını bilmek gerekir. İşte bu yazımızda Atatürk döneminde Türkçenin durumuna, Türk Dil Kurumunun kuruluşuna ve Atatürk dönemindeki çalışmalarına değineceğiz. Atatürk’ün Dil Devrimine giden yolun anlaşılabilmesi için de kısaca Cumhuriyet öncesi dil tartışmalarına, Türkçenin durumuna ve Türkçe konusundaki görüşlere de kısaca yer ver­mek gerekir. </span><span style="font-family: Arial;">Tanzimat Döneminde Türkçe Üzerine Düşünceler </span><span style="font-family: Arial;">XIX. yüzyıla gelinceye kadar birkaç şair, yazar ve düşünür dışında pek fazla kişinin dikkatini çekmeyen dil ve alfabe konusu, Tanzimat ile birlikte en fazla tartışılan konulardan biri hâline geldi. </span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="font-family: Arial;">Gülhane Hatt-ı Hümayunu’nun getirdiği ilkeler arasında dil ve edebiyat ile ilgili herhangi bir ilke yoktu, ama bu belgede gerek ilkeler olsun, gerek bu ilkeler üzerine ırk veya mezhep ayrımı gözetilmeksizin kurulan düzen olsun yeni bir yaşama tarzı ve yeni bir toplum düzeni getiriyordu. Osmanlı toplumunu bu anlayışa ve düzene ulaştıracak araç ise ulusal eğitim ve ulusal dildi. II. Mahmut döneminde başlayan eğitimde modernleşme Tanzimat döneminde de sürmüştür (Karal 1985: 314). </span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="font-family: Arial;">Tanzimat, toplum ve devlet hayatımıza getirdiği yenilikler kadar, dilimize ve özellikle edebiyatımıza da yenilikler getirmiş, kültür hayatımızda yeni bir çığır açmıştır. Edebiyatımızın bu dönemine adını da veren Tanzimat, Türk kültüründe Batıya yönelişin başlangıcıdır. Batı uygarlığının etkisi değişik alanlarda görüldüğü gibi dil alanında da kendisini göstermiştir. Dil alanında batı uygarlığının etkisi ana hatlarıyla iki biçimde görülür: Batıdaki milliyetçilik akımının ve halka yönelmenin etkisiyle ana diline karşı duyarlılık uyanırken bir yandan da halkın anlayacağı dille yazmak amacıyla halk diline yönelme düşüncesi yaygınlık kazanmaya başlamıştır. Halka ulaşmanın en etkili aracı da gazete idi. Bu sebeple gazeteler dilde değişimin başlatıcısı oldu. Sade, yabancı ögelerden arınmış, halkın anlayacağı Türkçe, bir kere daha düşünce adamlarının, sanatçıların halka hitap etmede kullandıkları dil hâline geldi. Tıpkı Anadolu’da Türk yazı dilinin kuruluşu sırasında mutasavvıfların halka seslenebilmek için sade Türkçeyi tercih etmesi gibi&#8230;</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="font-family: Arial;">Şiirlerinde konuşma dilini kullanan Şinasi, gazetesinde de halk diliyle halka sesleniyordu. Yazılarında Arapça ve Farsça sözleri mümkün oldukça az kullanıyor, kısa cümlelere yer veriyordu. Sade Türkçe ile şiir yazmayı bile denemişti. Kaynaklarda geçen ve halk ağzında yaşayan atasözlerini de derleyerek yayımlayan Şinasi, bütün bu özellikleriyle Tanzimat döneminde Türkçenin sadeleşmesi yolunda etkili bir kişi olmuştur. 1863’te yayımladığı <em>Durûb-ı Emsâl-i Osmaniye</em>, halk diline yönelişin en güzel örneğidir. Şinasi, bu atasözlerinden kimilerini şiirlerinde ve yazılarında da kullanmıştır. </span><br />
<span style="font-family: Arial;">Eserlerinde gelişme, vatanseverlik, özgürlük, meşrutiyet, siyasî bağımsızlık, eğitim, iktisat, Osmanlıcılık, İslâmcılık gibi çok çeşitli konuları sosyal düşünceler olarak ele alan Namık Kemal, Türk dilinden çok Türk edebiyatının sorunları üzerine eğilmiştir. Bu konudaki yazılarında dille ilgili düşünceleri de yer almaktadır. Eskiden eserlerin yüksek sınıflar için ancak onların anlayabileceği dille yazıldığını belirten Namık Kemal, Fars edebiyatının etkisinde kalan eski edebiyatımızın söz süsüne kurban edildiği düşüncesindedir. </span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="font-family: Arial;">Eski edebiyatı eleştiren Namık Kemal, eski edebiyatın dilinin kusurlarına ve yetersizliğine de değinmiştir. Tasvîr-i Efkâr gazetesinin 16 Rebiülâhir 1283 (1866) tarihli 416. sayısında yer alan <em>Lisân-ı Osmanî’nin Edebiyatı Hakkında Bazı Mülâhazatı Şamildir</em> başlıklı yazısında şunları yazar:</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="font-family: Arial;"><strong>“<em>İstanbul’da okuyup yazma bilenlerden dahi belki onda biri, sebk-i marûf üzre yazılmış bir kâğıddan ve hatta kâfil-i hukuku olan kanûn-ı devletten bile istifâde-i merâma kadir değildir. Çünki edebiyatımıza şark u garbın birkaç ecnebî lisanından müstear olan şiveler galebe ederek ıttırâd-ı ifâdeye halel vermiş ve edevât ü tabirât ü ifadâtı takrirden bütün bütün ayrılmış olan üslûb-ı tahrir ise bayağı bir başka lisân hükmüne girmiştir.</em>” </strong></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="font-family: Arial;">Gazetenin ertesi günkü sayısındaki yazısında ise dilin ıslahı konusundaki düşüncelerini şöyle özetler:</span><br />
<span style="font-family: Arial;"><strong>“<em>Evvelâ: Kavâ’îd-i lisânın mükemmel surette tedvin ü temhidi.</em></strong></span><br />
<em><span style="font-family: Arial;"><strong>Saniyen: Kelimatın isti’mâl-i umûmî dairesinde tahdidi.</strong></span></em><br />
<em><span style="font-family: Arial;"><strong>Salisen: İmlâ ve manâca eczâ-yı lisân beynindeki irtibât-ı surinîn ittihâd-ı hakikî hâline gelecek kadar teşyidi.</strong></span></em><br />
<em><span style="font-family: Arial;"><strong>Rabian: Rabt-ı kelâm ve ifade-i meram şivelerinin tabî’at-ı lisâna tatbikan tadil ü tecdidi.</strong></span></em><br />
<strong><em><span style="font-family: Arial;">Hamisen: İfadenin hüsn-i tabiîsine hail olan külfetli sanatlardan tecridi.</span></em><span style="font-family: Arial;">” (Levend 1972: 113-114) </span></strong><br />
<span style="font-family: Arial;"><strong> </strong></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="font-family: Arial;">Tanzimat edebiyatının çok yönlü, seçkin ve önde gelen şair ve yazarlarından Ziya Paşa, edebiyatımızla ilgili konularda Namık Kemal gibi düşünmekle birlikte, dil konusuna ondan daha fazla değinmiştir. Türk dili konusunda Şinasi’yle birlikte başlayan görüşleri savunmuş, yeni sanat ve yeni dil düşüncelerini işlemiştir. </span><br />
<em><span style="font-family: Arial;">Çıktıkça lisân tabiatından </span></em><em><span style="font-family: Arial;">Elbette düşer fesahatından </span></em><span style="font-family: Arial;">diyerek dilin doğasından ayrılması durumunda doğru ve güzel kullanılışını kaybedeceği düşüncesine şiirinde yer vermiştir.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="font-family: Arial;">Ancak, Ziya Paşa’nın dil konusunu ele alan en önemli yazısı Londra’da yayımlanan Hürriyet gazetesinin 7 Eylül 1868 günlü 11. sayısında yer alan <em>Şiir ve İnşa</em> başlıklı yazısıdır. Yazısında “<em>acaba bizim mensup olduğumuz milletin bir lisanı ve şiiri var mıdır, bunu ıslâh kabil midir ?</em>” sorusunu soran Ziya Paşa, eski edebiyatımıza ait eserlerin dilinde üçte bir oranda bile Türkçe söz bulunmadığı, bir işi ifade ederken karmaşık ifadeler kullanıldığını, bunu anlamak için sözlükler gerektiği cevabını verir:</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="font-family: Arial;"><strong>“<em>Münşeat-ı Feridun ve asar-ı Veysî ve Nergisî ve sair münşeat-ı mutebere ele alınsa içlerinde üçte bir Türkçe bulunmaz. Ve bir maslahat ifade ederken bedî ü beyan fenleri karıştırılarak, ibraz-ı belâgat için öyle müşevveş ve mütetabiü’l-izafat ibareler yazmışlar ki Kamus ve Ferheng beraber olmadıkça ve bir adam fenn-i meani ve adab-ı Arabda kemal-i mahareti olduktan sonra âdeta bir ders mütalâa eder gibi bir çok zamanlar sarf-ı zihn etmedikçe manasını istihraca muktedir olamaz.</em>”</strong></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="font-family: Arial;"><strong> </strong></span><br />
<span style="font-family: Arial;">Bu yazıda, anlaşılmaz ifadelerin yazılmasının “<em>hüsn-i kitabet</em>” sayıldığını belirten Ziya Paşa, öncelikle Türkçe imlânın bilinmesi gerektiği konusunu en başta gelen kural olarak vurgulamıştır.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="font-family: Arial;">Ziya Paşa, aynı yazısında yargılama sırasında karşılaşılan durumu şöyle anlatır: Sorgulanan kişi, derdini bildiği dille anlatır, sorgu hâkimi söylenenleri birtakım ibareler kullanıp araya da ‘olduğundan’, ‘bulunduğundan’ ve ‘olmakla’, ‘bulunmakla’ sözlerini sıkıştırarak yazıya geçirtir. Sorgu hâkimi yazılanları bir kere de sorgulanan kişiye okur ve <strong>“<em>Bunu sen söylemedin mi, getir mührünü ve yoksa parmağını bas.</em>”</strong> der. Sorgulanan kişi okunan şeyi Arapça gibi dinleyip bir şey anlamaz, ama <strong>“<em>Efendiyi gücendirmeyeyim.</em>” </strong>diyerek mührünü basar. Bu durumun nereye kadar uzandığını Ziya Paşa şöyle belirtir:<strong> “<em>İşte bu istintak-name gâh olur ki bîçarenin idamına kadar sebep olur. Belki onun dediği yolda yazılsa kurtulmak ihtimali bulunur.</em>” </strong>(Levend 1972: 120) </span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="font-family: Arial;">Dilde Türkçülük hareketinin ilk izleri Ahmet Vefik Paşanın <em>Lehce-i Osmanî</em>’ye yazdığı ön sözde görülür. Ahmet Vefik Paşa, Türkçenin tarihî derinliği olduğu kadar, konuşulduğu geniş alanla da büyük dillerden biri olduğunu vurgular. Sözlükte aslı Arapça ve Farsça olan sözlerin yanı sıra Türkçe kökenli sözlere de ayrı bir bölümde yer vermesi, Ahmet Vefik Paşaya dilde Türkçülük düşüncesinin ilk temsilcilerinden biri olma özelliğini kazandırmıştır (Akçura 1978: .</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="font-family: Arial;">Ali Suavî, bu dönemde dil konusuna değinen, dilin sadeliği için uğraşan kişilerin başında gelir. Ali Suavî, öncelikle kullanılan dilin adını sorgulayarak işe başlar. Ali Suavî’ye göre <em>lisân-ı Osmanî</em> terimi siyasî bir terimdir. Osmanlı sözü, dilin adını veremez. Doğrusu ise <em>lisân-ı Türkî</em>’dir, yani Türk dilidir (Karal 1994: 56). </span><br />
<span style="font-family: Arial;">Ali Suavî, İstanbul’da çıkarmaya başladığı <em>Muhbir</em> gazetesinin 25 Şaban 1283 (1867) tarihli ilk sayısına yazdığı ön sözde, kullanılacak dilin <em>adî lisan</em> olacağını belirtmektedir. <em>Adî lisan</em>’dan kasıt herkesin anlayabileceği dildir (Levend 1972: 115). 27 Şevval 1283 (1867) günlü <em>Muhbir</em>’in 28. sayısında meslektaşlarına gazetelerde kullanılması gereken dil konusunda şu önerilerde bulunur:</span><br />
<span style="font-family: Arial;"><strong>“<em>Haydi ittifak edelim. Meselâ ‘şarab’ diyecek yerde ‘ateş-renk’ demeyelim, düzce ‘şarab’ diyelim vesselâm. Muradımız mesele anlatmakken niçün halkı bir de ibare için düşündürelim. Gazeteleri İstanbul’da avam lisanı olan Türkçe ile yazalım.</em>” </strong></span><br />
<span style="font-family: Arial;">1869’da Paris’te çıkarmaya başladığı <em>Ulûm</em> gazetesinde ise alıntı sözlerin çokluk biçimlerinin kullanılmasının yabancı dil kurallarına göre değil de Türkçenin kurallarına göre olmasına dikkat çekmiştir:</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="font-family: Arial;"> <strong>“<em>Meselâ Arabîden âlim ve kâtib lûgatlerini alıp sîgaları gibi zabtetmişiz, amma ceminde ketebe ve küttab ve ulema demeğe mecbur değiliz; âlimler, kâtibler diyebiliriz. Dünyada her lisanın tabiatı dahi böyle bizim lisanımız gibidir.</em>” </strong></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="font-family: Arial;">Ali Suavî’nin alıntı sözlerin çokluk biçimlerinin Türkçe kurallara göre kullanılması düşüncesi daha sonraki Yeni Lisan hareketinde de dile getirilecektir.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="font-family: Arial;">Ali Suavî, bilim kitaplarının da anlaşılmaz dille yazıldığına dikkat çekmekte, halkın kullandığı dil ve terimlerle bunların yazılabileceğini söylemektedir. Türkçe sözler yerine Arapça ve Farsça sözler ve terimlerle dolu bu kitapların herkes tarafından anlaşılamadığını belirtmektedir. Herkesin bildiği ve kullandığı ‘aşı’ sözü yerine ‘telkih’ sözünün kullanılmasıyla Türkçe okuma yazma bilen kişinin bu eserden yararlanamayacağını yazar. Bir bahçıvan kitabını okuyup anlamak için on beş yıl öğrenim görmek şart mıdır, diye soran Ali Suavî, şarttır diyenlere de şöyle sorar:<strong> “<em>O vakit bahçıvan kim olsun ?</em>”</strong></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="font-family: Arial;">Mustafa Celâlettin Paşa da, Fransızca olarak yazdığı kitapta Türkçenin eskiliğini ve zenginliğini işleyerek başka pek çok dile kaynaklık ettiğini, söz verdiğini örnekleriyle ele almıştır. Mustafa Celâlettin Paşaya göre Türkçenin eski Yunancaya ve Lâtinceye verdiği sözler şunlardır: kapı &gt; <em>kapitol</em>, söz &gt; <em>sosciete</em>, köylü &gt; <em>kailos</em>, dam ‘ev’ &gt; <em>domus</em>, kol &gt; <em>colon</em>, kafa &gt; <em>kefal</em>, kandil &gt; <em>chandella</em>; ordu &gt; <em>ordo</em>, piliç &gt; <em>pulus</em>, mini &gt; <em>minyon </em>(Karal 1994: 67). Bugün tarihî dil bilgisinin kurallarına aykırı olduğu kabul edilen bu örnekler, o gün için yerli ve yabancı aydınların gözünde Türk dilinin bir ölçüde değer kazanmasında etkili olmuştu. </span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="font-family: Arial;">Ahmet Midhat Efendi de <em>Basiret</em> gazetesinin 19 Mayıs 1288 (1871) günlü 636. sayısında Türkistan’da konuşulmakta olan Türkçenin bizim dilimiz olmadığı gibi, Arapça ve Farsçanın da bizim dilimiz olmadığını belirtir. Dilimizde Türkçe ile birlikte Arapça ve Farsça kökenli sözlerin kullanıldığını belirten Ahmet Midhat, dilimizin bu dillerin dışında da içinde de olmadığını söyleyerek şöyle yazar:<strong> “<em>Türkistan’dan bir Türk ve Necid’den bir Arap ve Şiraz’dan bir Acem getirsek edebiyatımızdan en güzel parçayı bunlara karşı okusak hangisi anlar? Şüphe yok ki hiçbirisi anlayamaz. Tamam işte bunlardan hiçbirinin anlayamadığı lisan bizim lisanımızdır diyelim. Hayır, onu da diyemeyiz. Çünkü o parçayı bize okudukları zaman biz de anlayamıyoruz&#8230; Pekalâ ne yapalım ? Lisansız mı kalalım ? Hayır, halkımızın kullandığı bir lisan yok mu ? İşte onu millet lisanı yapalım.</em>” </strong></span><br />
<span style="font-family: Arial;">Ahmet Midhat Efendi, tamlamaların Arapça veya Farsça kurallara göre değil Türkçenin kurallarına göre yapılmasını, Arapça ve Farsça çokluklar yerine de Türkçe çokluk biçiminin kullanılmasını istiyordu: <em>Zümre-i üdebâ</em> yerine <em>edipler zümresi</em>, <em>hayırlı âmâl</em> yerine <em>hayırlı ameller</em> denilmeliydi. Hele hele Türkçede <em>güvercin</em> ve <em>örümcek</em> gibi sözler dururken <em>kebuter</em> ve <em>ankebut</em> demenin hiç gereği yoktu.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="font-family: Arial;">Türk sözlükçülük tarihinde önemli bir yeri olan Şemsettin Sami de Türkçenin sadeleşmesi üzerine çalışmış, yazılarında bu konuyu önemle işlemiştir. Şemsettin Sami, 1303’te bu konuda ilk eser olan <em>Lisan</em>’ı yayımlamıştır. Dil konusunda düşüncelerini ortaya atmadan önce çıkarmaya başladığı <em>Sabah</em> gazetesinde 12 Sefer 1293 (1876) günlü ilk sayısında gazetenin dili üzerine şunları yazar: </span><br />
<span style="font-family: Arial;"><strong>“<em>Şürût-ı lâzımeyi cami olan bir gazeteden olunacak istifadenin umûmî olması iki şeye mütevakkıftır: Birincisi herkesin anlayabileceği bir lisanla ve usanç vermeyecek surette muhtasar yazılmak; ikincisi herkesin sühuletle alacak kadar ucuz olmak.</em>” </strong></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="font-family: Arial;">Dil konusundaki asıl düşüncelerini <em>Hafta</em> dergisinde açıklamaya başlayan Şemsettin Sami, konuşulan dilin adı üzerinde de durur:</span><br />
<span style="font-family: Arial;"><strong>“<em>Asıl bu lisanla mütekellim olan kavmin ismi ‘Türk’ ve söyledikleri lisanın ismi dahi ‘lisân-ı Türkî’dir. Cühelâ-yı avâm indinde mezmûm addolunan ve yalnız Anadolu köylülerine ıtlak edilmek istenilen bu isim, intisabıyla iftihar olunacak bir büyük ümmetin ismidir.</em>” </strong></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="font-family: Arial;">Şemsettin Sami, Türk adının<strong> “<em>Adriyatik denizi sevahilinden Çin hududuna ve Sibirya’nın iç taraflarına kadar münteşir olan bir ümmet-i azîmenin unvanıdır.</em>” </strong>diyerek Türk dünyasının sınırlarını belirtir. Arapça <em>vakit</em> ile Türkçe <em>çağ</em> sözlerinin bir değerlendirmesini yapan Şemsettin Sami, dilimizin şivesine <em>çağ</em> sözünün <em>vakit</em> sözünden daha uygun olduğunu ve kulağımıza daha mülâyim geldiğini yazarak kendi eski hırkası ile süslenmek, iğreti hırka istemekten daha iyidir anlamındaki bir Farsça beyitle yazısını bitirir (Levend 1972: 134).</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="font-family: Arial;"><strong>B</strong>u dönemde dil ile ilgili tartışmaların yanı sıra yazı ile ilgili tartışmaların da yapıldığını görmekteyiz. Arap yazısının Türkçeyi ifade etmekteki yetersizliğine ilk kez değinen Münif Efendi (sonradan Paşa)’dir. 12 Mayıs 1862 günü kurucu üyesi olduğu Cemiyyet-i İlmiyye-i Osmâniyye’de bir konuşma yapan Münif Paşa Arap yazısıyla Türkçe yazmanın zorluklarına değinmiş ve ÊË« yazılışının üç, „—u½ yazılışının ise altı farklı okunuş biçimi bulunduğunu söylemiştir. Avrupa’da en fazla otuz-kırk harfle kitap, gazete, dergi basılırken, Osmanlı yazısıyla bir kitap basılabilmesi için hat türlerine göre sayısı yüzlerle ifade edilen harflere, şekillere ihtiyaç olduğunu söyler. Söz gelimi nesih hattıyla bir kitabı dizmek için 500 harf ve şekil gerekmektedir. Talik yazısıyla bir kitabı dizebilmek için ise bunun birkaç katı işarete, harfe ihtiyaç vardır. Münif Paşa sıraladığı zorluklardan sonra çözüm için iki öneride bulunur. Birinci öneri Arap harflerinin harekeli olarak yazılmasıdır. Harekeli yazının zorluklarını da dile getiren Münif Paşa, asıl önerisinin harfleri bitiştirmeden yazmak olduğunu söyler. Lâtin alfabesinde olduğu gibi Arap alfabesindeki harfleri birbirine bitiştirmeden yazmanın sorunu çözeceğini belirtir (Şimşir 1992: 20-21). Bu düşünce daha sonra Enver Paşa tarafından önerilecek, hatta bir yazı düzeni de geliştirilecektir. </span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="font-family: Arial;">Türk dünyasında kullanılan alfabenin ıslahı üzerine ilk ciddî girişim Azerbaycan’dan gelir. Mirza Fethali Ahundzade 1863’te İstanbul’a gelerek alfabe üzerine hazırladığı çalışmayı Sadaret makamına verir. Mirza Fethali Ahundzade’nin tasarısı buradan Cemiyyet-i İlmiyye-i Osmâniyye’ye gönderilir. Mirza Fethali Ahundzade, Cemiyet başkanı Münif Efendinin çağrısı üzerine Cemiyette bir konferans verir. Bir hafta sonra Mirza Fethali Ahundov’un yokluğunda toplanan Cemiyet, Arap harflerinin Türkçeyi yazmaya elverişli olmadığı, düzeltilmesi gerektiği yolunda karar almıştır. Ancak Sadaret makamına gönderilecek olan 6 Ağustos 1863 tarihli yazıda Mirza Fethali Ahundov’un önerisinin kabul edilemez olduğu belirtilecektir (Şimşir 1992: 22). </span><br />
<span style="font-family: Arial;">Yazı sorununa Şinasi, Namık Kemal, Ali Suavî gibi Tanzimat aydınları da katılmışlardır. Şinasi, Arap harflerinin basımda yaşattığı güçlükler karşısında yeni harfler ve noktalama işaretleri döktürtmüş, uyguladığı sistemle baskı sisteminde yaklaşık 400 olan işaretleri 112’ye indirmişti. Ali Suavî <em>Ulûm</em> gazetesindeki yazılarında Arap alfabesinin kusurlarına değinmişti. Namık Kemal de alfabe sorununa değinmiştir. Ancak Şinasi de, Ali Suavî de, Namık Kemal de alfabenin değiştirilerek Lâtin yazısının kabulünü hiç düşünmemişlerdir (Şimşir 1992: 23). Hatta alfabe konusunda İran Elçisi Melkum Han ile tartışmaya girişen Namık Kemal, Lâtin harflerinin alınmasına karşı olduğunu yazmıştır. Başka yazarların da yazılarıyla katılmalarıyla tartışma genişlemiştir. Tartışmalar izleyen dönemlerde de sürecektir. </span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="font-family: Arial;">Meşrutiyet döneminde Türkçenin ağızları </span><span style="font-family: Arial;">Osmanlı devletinin son dönemlerinde başlayan dil tartışmaları, gerçekte yüzyıllardır ya­şa­nan bir sorunla Türk aydınlarının yüzleşmesidir. Osmanlı devletinde dil sorunu ilk defa en cid­dî biçimde, Kanun-ı Esasî’nin hazırlanışında ve Heyet-i Mebusan’da (Birinci Meclis-i Me­bu­san) resmî makamların gündemine gelmişti. Devletin bünyesine yeni bir kurum olarak ka­tı­la­cak Heyet-i Mebusan, ülkenin değişik yörelerinden gelecek mebuslardan oluşacaktı. Üç kı­ta­ya yayılmış bulunan Memalik-i Devlet-i Osmaniye’nin farklı uluslardan oluşan tebaasını tem­sil edecek bu mecliste farklı dilleri konuşan insanların bulunacağı muhakkaktı. Farklı dil­le­ri konuşan mebusların mecliste nasıl anlaşacağı, yasama işlevini hangi dille yerine ge­ti­re­cek­leri önemli bir sorundu. Bu nedenle, Kanun-ı Esasî hazırlanırken 18. ve 68. maddeler dev­le­tin diline ayrıldı. Kanun-ı Esasî’nin 18. maddesinde<strong> “<em>Tebaa-i Osmâniyenin hidemât-ı dev­let­­te istihdam olunmak için devletin lisân-ı resmîsi olan Türkçeyi bilmeleri şarttır.</em>” </strong>(Kili 1982: 11) denilerek hem devletin resmî dilinin Türkçe olduğu belirtiliyor, hem de devlet kadrolarında görev ala­cak kişilere Türkçe bilme şartı getiriliyordu. Heyet-i Mebusan’a kimlerin seçilemeyeceği de 68. maddede sıralanırken <strong>“<em>&#8230;salisen Türkçe bilmeyen&#8230;mebus olamaz</em>”</strong> denilmektedir (Kili 1982: 18). Bu mad­denin son cümlesi, dört yıl sonra yapılacak seçimlerde mebus ola­bil­mek için Türkçe oku­mak ve yazmak şartı aranacağı şu cümleyle belirtilir<strong> “<em>Dört seneden sonra icra olunacak intihaplarda mebus olmak için Türkçe okumak ve mümkün mertebe yazmak da­hi şart olacaktır.</em>”</strong> (Kili 1982: 18). </span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="font-family: Arial;">Heyet-i Mebusan işte bu ortamda açılır. Ancak, daha ilk günden dil sorunu bu defa farklı bir boyutuyla ortaya çıkar. Osmanlı devletinin değişik bölgelerinden gelen mebuslar Türkçe ko­­nuşmaktadır, ama her mebus kendi yöresinin ağzıyla hitap etmektedir. Konuşulanlar an­la­şı­la­mamakta, mebuslar birbirinin konuşmasını alaya almaktadır. En zor durumda kalanlar da top­lantı tutanağını tutmakla görevli kâtiplerdir. Kâtipler konuşulanları anlayamadıkları için Ah­met Midhat Efendi, mebusların sözlerini yazı diline çevirerek tutanak tutmakla görev­len­di­ri­lir. Tartışmaların çok şiddetli geçtiği oturumlardan birinde mebusların konuşmalarını tuta­na­ğa geçen Ahmet Midhat Efendi, bu zor işe daha fazla dayanamayarak bayılır. Bunun üzerine top­lantıya ara verilir. İstanbul sokaklarında da durum farksızdır. İstanbul’da yaşayan halk, İs­tan­bul dışından gelen mebusların konuşmalarıyla; mebuslar da İstanbulluların konuşmalarıyla alay etmektedir (Karal 1994: 61). Devletin ileri gelenleri ilk defa böylesine bir dil sorunuyla karşı karşıya kal­mış­lardır. </span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="font-family: Arial;">Heyet-i (Meclis-i) Mebusan’ın kapatılmasından sonra sansürün uygulandığı İstibdat dönemi başladı. Pek çok konunun ele alınması yasaklandığı için yönetimin tehlikeli saymadığı dil ve alfabe konusu en fazla tartışılan konular oldu. Basında daha önce ve daha sonraları örneği görülmeyen ve görülmeyecek olan tartışmalar başladı. <em>Tercüman-ı Hakikat</em>, <em>Ceride-i Havadis</em> ve <em>Vakit</em> gazeteleri iki yıl süresince bu konulardaki tartışmalara yer verdi. Tartışmaya katılanlar arasında Recaizade Ekrem’den Ahmet Mithat Efendiye, Hacı İbrahim Efendiye kadar pek çok kişi bulunuyordu. Lâtin harflerinin alınmasına karşı görüşler ileri sürecek olan Hacı İbrahim Efendi, düşüncelerini <em>Tarik</em> gazetesindeki yazılarıyla dile getiriyordu. Türkçenin sadeleşmesi konusunda Arapça ve Farsça sözlerin tasfiyesine karşı çıkan Hacı İbrahim Efendi ünlü “vav harfi” tartışmasının çıkmasına da yol açmıştı (Levend 1972: 135). Tartışmalara Sultan Abdülhamit de katılmıştı, ancak Sultan Abdülhamit’in düşüncesi farklıydı. Sultan Abdülhamit, Arapçanın resmî dil olmasını bile bir zamanlar teklif etmişti:</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="font-family: Arial;"><strong>“<em>Arapça güzel lisandır, keşke eskiden resmî dil Arapça kabul olunsa idi. Hayrettin Paşanın sadrazamlığı zamanında Arapçanın resmî dil olmasını ben teklif ettim. O zaman Sait Paşa başkâtip idi, direndi. ‘Sonra Türklük kalmaz’ dedi. O da boş lâf idi. Neden kalmasın ? Aksine Araplarla daha sıkı bağlantı olurdu&#8230;</em>” </strong></span><br />
<span style="font-family: Arial;">Bu dönemde yapılan dil tartışmaları resmî yazışma dilinin sadeleştirilmesi, alfabenin düzenlenmesi, Türkçenin Arapça ve Farsça unsurlardan temizlenerek bağımsız bir dil durumuna getirilmesi konularında yoğunlaşmıştı. Sadrazam Sait Paşa, resmî yazışma dilinin yalnız yazarların tartışmalarıyla düzenlenemeyeceğini, bu konuda hükûmetçe gayret gösterilmesi gerektiğini öne sürerek uzun cümlelerin kısaltılmasını, gereksiz edat ve deyimlerin bırakılmasını buyurmuştu (Karal 1994: 62). </span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="font-family: Arial;">Tartışmalar sırasında Türkçecileri suçlayanlar, teknolojik gelişmeyle elde edilen buluşlara yeni ad vermek için dilin sadeleştirilmesini kabul etmiyorlar, yeni buluşlara Avrupalıların Yunanca veya Lâtinceden sözler aktarmaları gibi bizim de Arapçadan sözler alabileceğimizi söylüyorlardı. Lâstik Sait, özellikle Hacı İbrahim Efendinin dili dine peşkeş çekmesine ve<strong> “<em>Arapça olmadan diyanet olmaz</em>” </strong>sözüne 12 Ramazan 1299 günlü <em>Tercüman-ı Hakikat</em> gazetesinin 1115. sayısında şöyle karşılık veriyordu: </span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="font-family: Arial;"><strong>“<em>İslâm dini bize Tanrıdan geldi&#8230; Hiç Arapça bilmeyen Boşnak ve Arnavutlar da Müslümandır. Din ve iman denilen manevî keyfiyet, dil denilen şeyden tamamen ayrıdır. Düşmana göğüslerini geren bunca Müslüman çocuğu Arapça kuvvetiyle mi savaştılar ?</em>” </strong></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="font-family: Arial;">Bu tartışmalar içerisinde dil konusunu uluslaşma açısından ele alan ilk aydınlardan biri de Ahmet Rıza’dır. Ahmet Rıza, bir ulusun varlığı ve devamının, dilinin oluşmasına ve yaşamasına bağlı olduğu görüşünü ileri sürer. Türklerin Arapça ve Farsça öğrenmekten bilim öğrenmeye vakit bulamadığını da belirten Ahmet Rıza, bu yüzden yüksek okuldan diploma alarak çıkan pala bıyık bir Türkün bilgisinin Avrupa’da on beş yaşındaki bir çocuğun bilgisi düzeyinde olmadığını söyler (Karal 1994: 69). </span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="font-family: Arial;"><strong>Servet-i Fünun Edebiyatında Türkçe </strong></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="font-family: Arial;">Haftalık <em>Servet-i Fünun</em> dergisi etrafında toplanan genç kuşağın oluşturduğu topluluk, o zamanki anlayışla sanat için sanat yapmak düşüncesindeydiler. İnce bir zevk ve düzgün bir teknikle güzeli aramaya başlayan Servet-i Fünuncular, bu sanat için bir başka üslûba, bir başka dile gerek duymaktaydılar. Düz yazıda Halit Ziya Uşaklıgil, şiirde ise Tevfik Fikret Servet-i Fünun dilinin ustası oldular. Servet-i Fünuncuların dilde meydana getirdikleri özellikler şöyle sıralanabilir:</span><br />
<span style="font-family: Arial;">1. Sözlüklerden pek çok eski sözü bulup dillerine aldılar. Bunların bir bölümü o dönemde yayılıp tutunurken, bir bölümü de tutunmadı. Cenap Şahabettin’in sözlüklerden bulup çıkardığı <em>nahcîr</em> ‘av’ sözü yaygınlaşmazken, <em>garam</em>, <em>şegaf</em>, <em>tiraje</em> gibi sözler o dönemde tutundu ve beğenilerek kullanıldı.</span><br />
<span style="font-family: Arial;">2. Arapça köklerden yeni türetmeler yaptılar: <em>Kamer</em>’den <em>mukmir, şems</em>’ten <em>müşemmes, kevkeb</em>’den <em>mükevkeb</em>&#8230;</span><br />
<span style="font-family: Arial;">3. Kimi bilim terimlerini edebî dile soktular: <em>Şehik, imtisas, ke’s</em>&#8230; </span><br />
<span style="font-family: Arial;">4. Eski sözlerden, hatta o zamana dek hiç kullanılmayan sözlerden yeni tamlamalar yaptılar: <em>Havf-ı siyâh; inkisâr-ı hayâl</em>&#8230;</span><br />
<span style="font-family: Arial;">5. Tamlamalarda değişikliği sağlamak için yeni birleşik sıfatlar (vasf-ı terkibî) yaptılar: <em>Tehî-baht, ebed-zinde, semâ-karin</em>&#8230;</span><br />
<span style="font-family: Arial;">6. O zamana dek dilimizde olmayan kimi deyimleri de Fransızcadan çevirerek dile yerleştirdiler: <em>El sıkmak, dest-i izdivacı talep etmek, hayat yaşamak</em>&#8230;</span><br />
<span style="font-family: Arial;">Servet-i Fünuncuların dile getirdikleri bu yenilikler bir gerekliliğin veya bir zorunluluğun eseri değil, bir heves ve bir isteğin ürünüydü.</span><br />
<span style="font-family: Arial;">Bu dönemde de dilde sadeleşme tartışmaları sürmüştür. Servet-i Fünuncuların dile getirdikleri yenilikler de tartışmalara yeni bir boyut getirmiştir. Servet-i Fünunculara karşı çıkanlar dili bozdukları suçlamasını getiriyorlardı. Şinasi ile birlikte başlayan sadeleşme hareketi, edebî dilde Servet-i Fünuncularla birlikte yeniden süslü ve özentili dile dönüşmeye başlamıştı. Servet-i Fünun hareketi aynı zamanda Edebiyat-ı Cedide ‘Yeni Edebiyat’ olarak da adlandırılıyordu ama kullandıkları dil yine eski dile, Arapça ve Farsça alıntılarla dolu dile dayanıyordu. </span><br />
<em><span style="font-family: Arial;">Tercüman-ı Hakikat</span></em><span style="font-family: Arial;">’te <em>Sadeliğe İltizam Edelim</em> başlıklı bir yazı yazan Ahmet Midhat Efendinin düşüncesini destekleyenler olduğu gibi bu düşünceye karşı çıkanlar da oldu. Necip Asım, <em>İkdam</em> gazetesinde Ahmet Midhat Efendinin düşüncesini destekleyen yazılar yazarken; Müstecabizade İsmet de <em>Musavver Malûmat</em>’ta Ahmet Mithat Efendiye ve Necip Asım’a karşı gelen cevaplar veriyor, onları eleştiriyordu. Tartışmalar içerisinde Arapça ve Farsçanın Osmanlı Türkçesindeki yeri de ele alınmış, Arapçasız Türkçe olamayacağı görüşü İbnülemin Mahmut Kemal, Ali Kemal gibi yazarlarca dile getirilmiştir. Ahmet Midhat Efendi, Şemsettin Sami ve Necip Asım Servet-i Fünun döneminde Türkçecilik hareketini sürdürmüşlerdir. </span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="font-family: Arial;">Bu tartışmaları biraz da küçümseyerek izleyen Servet-i Fünuncuların ileri gelenlerinden Tevfik Fikret, 1 Nisan 1315 (1899) günlü Servet-i Fünun dergisinin 422. sayısında yayımlanan <em>Tasfiye-i Lisân</em> başlıklı yazısında şöyle yazar:</span><br />
<span style="font-family: Arial;"><strong>“<em>&#8230; lisan nasıl tasfiye edilecek ? Osmanlıcanın yüzlerce seneden beri alışmış olduğumuz Arabî ve Farsî kelimelerini, terkiplerini kaldırarak yerine Türkçelerini koymak suretiyle mi ? Bu epeyce bir zaman için tevlîd-i garabet ü müşkilât etmekten başka bir şeye yaramaz&#8230; Şimdi ne yapacağız ? Sırf Türkçe mi yazacağız ? Zannetmem ki bu mümkün olsun; olsa bile hâlâ ihtilâfından şikâyet ettiğimiz lisân-ı tekellüm ile lisân-ı tahririmiz yine ittihat edemeyecektir, çünkü o zaman da yazacağımız Türkçe kelimeleri, tekellüm ettiğimiz lisandan değil, bize Arabî ve Farsîden daha uzak bir menba-ı metrûkten alacağız.</em>” </strong></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="font-family: Arial;">Halit Ziya da Servet-i Fünun’un 428. sayısında <em>Karilerime Mektuplar</em> başlıklı yazısında sadeleşme çalışması sırasında Türkçesi bulunan Arapça, Farsça sözlerin dilden çıkarılması durumunda karşılaşılacak durumu şu sözlerle anlatıyor: </span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="font-family: Arial;"><strong>“<em>Deniyor ki fazla lugat-ı Arabiye ve Farsiyeyi atalım. Meselâ ‘gök’ varken ‘sema’ niçin kalsın ? Semayı kaldırıyoruz., ‘semavât, sümüv, semavî’ bittabî beraber gidecek. Biraz münakkaş biraz müzeyyen bir cümle arasında ‘saharî-i semavât, sümüvv-i cenab, nazar-ı semavî’ diyemeyeceğiz ‘göklerin kırları, öz ululuğu, gök bakış’ diyeceğiz. Nahoş ! Fakat zarar yok madem ki ‘sema’yı ortadan kaldırdılar, yerine ‘gök’ diktiler, bu büyük muvaffakiyet sayılacak. Sonra ‘hava, rüzgâr, feza, esir, nesim, cev, felek’ için birer Türkçe mukabil bulunacak, bunları hep öğreneceğiz.</em>”</strong></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="font-family: Arial;">Bu satırların yazarı Halit Ziya, yıllar sonra geçmişin bir değerlendirmesini yapacak ve düşüncelerini şöyle değiştirecektir:</span><br />
<span style="font-family: Arial;"><strong>“<em>Süs merakı bize neler yaptırmış, ne manâsız, ne sebepsiz iptilâlara yol açmış ! Bugünün telâkkisiyle bunu izah etmek oldukça zor bir iş&#8230; ‘Bir mehd-i gaşy-aver-i hülya’, nigâh-ı müceffü müncemidiyle hadaret-i mütemevviceyi’, ‘zevk-ı bedayi-perestî-i sanatkârane’ &#8230; sanki Türkçeden ne kadar uzaklaşılırsa o kadar hüner gösterilmiş olacak vehmiyle bu garibeleri icat etmek işte o zamanın bir illeti idi&#8230;</em>”<span style="font-family: Garamond;"><a href="http://turkoloji.cu.edu.tr/YENI%20TURK%20DILI/5.php#_ftn3" target="_blank"><span style="font-family: Arial;">[3]</span></a></span> </strong></span><br />
<span style="font-family: Arial;"><strong></strong></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="font-family: Arial;">Öte yandan <em>İkdam</em> gazetesinde yer alan kimi yazılarda dildeki Arapça, Farsça kökenli sözlerin atılarak yerlerine öz Türkçe sözler konulması yolunda yazılar yayımlanıyordu. Necip Asım da bu gazetede öz Türkçe sözlerle yazı yazmayı denemişti, ancak daha sonraki yazılarında tasfiyeci olmadığını açıklamak zorunda kalacaktı. Ziya Gökalp’a göre bu dönemdeki tasfiyecilerin önde gelen kişisi Fuat Raif (Köseraif) idi. Gökalp, tasfiyecilerin halk diline geçmiş Arapça, Farsça sözleri dilden çıkarma isteğinde olduğunu belirterek, bu düşüncenin lideri durumundaki Fuat Raif ile görüşmesini anlatır. Fuat Raif, halk diline geçmiş Arapça, Farsça kökenli sözlerin Türkçe sayılması görüşüne katılmakta, ancak edatların kullanılışında Türkçe kökenli edatların (eklerin) tercih edilmesi konusunda ısrar etmektedir. Fuat Raif Beye göre Türkçenin her türlü eki ile yeni kelimeler yapılabileceği gibi, Kırgızcadan, Özbekçeden, Tatarcadan alınacak eklerle yeni sözler türetilebileceği düşüncesindedir. Gerektiğinde yeni ekler de yaratılabilmelidir. Ziya Gökalp, bu düşünceler doğrultusunda, daha önce tasfiyecilik konusunda yazdığı yazıları düzeltmek gerektiğini belirtir<span style="font-family: Garamond;"><a href="http://turkoloji.cu.edu.tr/YENI%20TURK%20DILI/5.php#_ftn4" target="_blank"><span style="font-family: Arial;">[4]</span></a></span>. Ancak, Fuat Köseraif’in ve <em>İkdam</em> gazetesindeki aşırı özleştirmeci birkaç yazarın başını çektiği tasfiyecilik akımı tamamen başarısız olacaktır. Böylesine köklü ve kesin değişiklikler içeren girişimlerin vakti henüz gelmemişti.<strong><span style="font-family: Garamond;"> </span></strong></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="font-family: Arial;">Aynı dönemde, bir yanda sadeleşme, bir yanda tasfiyecilik, bir yanda Arapça, Farsça sözleri yaygın biçimde kullanma düşünceleri ileri sürülürken diğer yandan da Arapça ve Farsça alıntı sözlerin Türkçede kullanıldıkları biçimde değil de aslına uygun biçimlerde yazılması ve söylenmesi gerektiğinin savunulduğu bir başka düşünce daha ortaya çıkmıştı. ‘<em>Fesahatçiler</em>’ adıyla anılan bu düşüncedekiler, yıllardır Türkçede kullanılırken Türkçenin ses ve biçim özelliklerine uymuş sözlerin özgün biçimleriyle kullanılması gerektiğini yazılarında işliyorlardı. Fesahatçilere göre <em>iştah</em> dememeli <em>iştiha</em> denmeliydi. <em>Beyhude</em> yerine <em>bihude</em>, <em>beynamaz</em> yerine <em>binamaz</em>, <em>tercüme</em> yerine de <em>terceme</em> kullanılmalıydı. Fesahatçiler, bu tür kullanışları “galat” sayıyorlar, Arapça ve Farsça sözlerin asıllarında olduğu gibi kullanılmasını istiyorlardı. Fesahatçiler, alıntı sözlerin Türkçede kazandıkları anlamda kullanılmasına da karşıydı. Arapçada göz ucuyla bakmak anlamında kullanılan <em>iltifat</em> sözünün Türkçede kazandığı anlamla kullanılması fesahatçilere göre yanlıştı. Fesahatçilerin bu tavrını Ziya Gökalp şöyle anlatır: <strong>“<em>İltifat kelimesi lisanımızda başka mânayadır denildi. ‘Öyle şey olmaz, Arapça Acemce kelimeler bizim lisanımızda kadim asaletlerini ve fesahatlerini muhafaza edeceklerdir. Avamın cehaletle yaptığı tahriflere galatat denilir. Bunların hepsini terk ederek kelimelerin fasih şekillerine rücu etmek lâzımdır’ diye cevap verildi.</em>”</strong></span><br />
<span style="font-family: Arial;">Bu tartışmaların sürdüğü bir ortamda, Mehmet Emin’in sade bir Türkçeyle yazdığı <em>Cenge Giderken</em> başlıklı şiiri büyük bir yankı yarattı. 1897 Yunan savaşı dolayısıyla yazılan bu şiir, edebiyatta olduğu kadar dilde de yeni bir akımın başlangıcı olacaktı:</span></p>
<p style="text-align: justify;"><em><span style="font-family: Arial;"><strong>Ben bir Türk’üm dinim cinsim uludur</strong></span></em><br />
<em><span style="font-family: Arial;"><strong>Sinem özüm ateş ile doludur</strong></span></em><br />
<em><span style="font-family: Arial;"><strong>İnsan olan vatanının kuludur</strong></span></em><br />
<em><span style="font-family: Arial;"><strong>Türk evlâdı evde durmaz giderim.</strong></span></em></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="font-family: Arial;">Mehmet Emin Yurdakul’un “Yurdumun koç yiğitlerine” diyerek Türk askerine ithaf ettiği bu şiir, daha sonraki yıllarda başlayacak olan Yeni Lisan hareketinin merkezi Selânik’te yayımlanan <em>Asır</em> gazetesinde çıkmıştı. Bu yepyeni bir gelişmeydi. Yıllardır tartışılan dil, ölçü, üslûp, deyiş gibi çeşitli sorunlar bir anda çözülmüştü. Arapça, Farsça tamlamalar, sözler olmadan Türkçe değil yazmak, konuşmak bile mümkün değildir diyenlere verilmiş bir karşılıktı. Düşünce açısından da yenilikler taşıyordu bu şiir: Osmanlılık düşüncesinin hâkim olduğu bir zamanda Mehmet Emin Yurdakul bu şiirinde Türklüğü ile övünüyordu<strong>. </strong></span><br />
<span style="font-family: Arial;">Mehmet Emin Yurdakul’un bu şiiri edebiyat ve düşünce dünyasında övgüyle karşılandı. Şairin bu tarz şiirlerinin yer aldığı <em>Türkçe Şiirler</em> adlı kitabı 1900 yılında çıktı. Bu şiir tarzını örnek alan pek çok şiir yayımlandı. Kırım Türklerinin tanınmış aydını, yazarı ve düşünce adamı Gaspıralı İsmail Bey bile bu şiirden etkilenmiş ve Mehmet Emin’e kutlama yazısı yazmıştı. Gaspıralı İsmail Beyin, Mehmet Emin’e yazdığı yazıda şiirin dilini övüyor ve bütün Türk dünyasında anlaşılacak bir dil kullandığını belirtiyordu:</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="font-family: Arial;"><strong>“<em>Şiirlerinizi Edirne, Bursa, Ankara, Erzurum Türkleri anlayıp lezzetle okuyacakları gibi, Tiflis, Tebriz, Şirvan, Horasan, Türkistan, Kâşgar, Deşt-i Kıpçak, Sibirya, Kazan ve Kırım Türkleri de okuyacaklardır. Bu şerefe Nef’î ve Nabi nail olamadılar. Kırk elli milyonluk ve otuz asırlık bu âleme ilk önce bir kaşık oğul balını yediren siz oldunuz ki, size şeref bize saadettir.</em>”</strong></span><br />
<span style="font-family: Arial;">Dil üzerindeki bu tartışmaların ve <em>Türkçe Şiirler</em>’in etkisiyle Türkçülük akımı da gelişmeye başladı. Bu nedenle Türkçülük tarihinde Türkçecilik önemli bir yer tutar. Türkçülük hareketi önce dilde Türkçülük olarak kendisini gösterir. Osmanlı devletinde farklı uluslardan insanların yaşadığı bir dönemde Türkçülük hareketi başlamadan önce Türkçecilik hareketi başlamıştı. </span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="font-family: Arial;">Bir yandan da Türkçe üzerine çalışmalar artarak sürüyordu. Orhon bölgesinde bulunan yazıtların kimlerin eseri olduğu üzerine batıda araştırmalar yapılırken Danimarkalı Türkolog V. Thomsen, 1893’te yazıtların alfabesini çözmüş ve Orhon vadisindeki bu yazıtların Türklere ait olduğunu bilim dünyasına duyurmuştu. Yıllardır Arapçanın, Farsçanın etkisinde kalan ve avam dili diyerek hor görülen Türkçenin yazı dili tarihi birden bire 1200 yıl öncesine uzanmıştı. Türkçenin binlerce yıllık geçmişi olduğu artık yazılı kaynaklarla da ortaya çıkıyordu. Bu buluş, Türk aydınları arasında büyük ilgi uyandırdı. Türkçecilik ve Türkçülük hareketlerinin artarak gelişmesini sağladı. </span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="font-family: Arial;">Türk aydınları üzerinde etkisi olan Şeyh Cemalettin Afganî, ırkı tıpkı Alman filologları gibi dil birliği ile tanımlıyordu. Bu bakımdan da dile, dil zenginliğine ve dil temizliğine, yani terimlerin sözlerin tamam olmasına ve aynı zamanda dilin bütün bireylerce anlaşılacak biçimde olmasına önem veriyordu. Afganî, insanın dinini değiştirebileceğini, ama ana dilini ve ırkını değiştiremeyeceğini söylüyor, bu yüzden de dili ırk ile birlikte baş sıraya yerleştiriyordu. 1897’de İstanbul’da ölen Şeyh Cemalettin Afganî ırk bütünlüğünün korunmasını dil birliğinin korunmasına bağlıyordu:</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="font-family: Arial;"><strong>“<em>Lisansız cemiyet olmaz, bütün sosyal tabakalar ve sınıfların ifade ve istifadesini temin etmeyince de bir lisan meydana gelmez&#8230; İnsanı birbirine bağlayan iki bağ vardır: Biri dil birliği, diğer bir deyimle ırk birliği, ikincisi din. Dil birliğinin, yani ırk birliğinin dünyada beka ve sebatı hiç şüphe yoktur ki dinden daha devamlıdır. Çünkü az bir zamanda değişmez. Hâlbuki tek bir dil konuşan ırkı görürüz ki bin yıllık bir müddet zarfında dil birliğinden ibaret olan ırka bir bozulma söz konusu olmadığı hâlde, iki üç defa din değiştiriyor&#8230; Belirli bir ırka mensup olan çeşitli tabakaların ifade ve istifadesini temin edemeyen bir dil, o ırkın bütünlüğünü koruyamaz.</em>”</strong></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="font-family: Arial;">Şeyh Cemalettin Afganî, ırk esası üzerine kurulacak birliklerin yapmaları gereken ilk işin dillerin genişletilmesi, zenginleştirilmesi olduğunu belirtmektedir. Ana dilinin geliştirilmesi, genişletilmesi işinin bilginlerin görevi olduğuna değinen Afganî, dilin yeterli olmaması durumunda başka dillerden söz alabileceğini, ancak gerekli sözlerin alınması gerektiğini söyler. Bu durumda Afganî’nin bir de şartı vardır: “<em>&#8230; kelimeleri kendi dillerinin kisvesine sarmak şarttır; o kadar ki yabancı oldukları anlaşılmasın&#8230;</em>”. Afganî’nin dil konusundaki bu görüşlerinden etkilenen kişilerden biri de Mehmet Emin Beydir. Mehmet Emin Yurdakul, genç yaşlardayken, Şeyh Cemalettin Afganî’nin Nişantaşı’ndaki konağına sık gidip geldiği bilinmektedir. </span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="font-family: Arial;">Türkçecilik ve Türkçülük akımının ilk temsilcilerinden Necip Asım (Yazıksız) Bey, dil ve tarih alanlarındaki çalışmalarını Orhon yazıtları ve bu yazıtlarda kullanılan yazı üzerine yoğunlaştırdı. 1895’te <em>Ural-Altay Lisanları</em> adlı eserini, 1897’de de <em>En Eski Türk Yazısı</em> adlı eserini yayımladı. Necip Asım’ım Orhon yazıtlarıyla ilgili eseri, daha sonra 1914’te yayımlanacaktır. Osmanlıdan önceki Türk tarihini ele alan ve inceleyen <em>Türk Tarihi</em> adlı eseri de 1898’de yayımlanmıştır. Necip Asım Bey, bu çalışmalarının yanı sıra Türkçenin Arapça ve Farsça etkisinden kurtulması gerektiğini daima dile getirdi. </span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="font-family: Arial;">1882-1883’te <em>Kamus-ı Fransevî</em>’yi, 1888-1899 yıllarında da <em>Kamusü’l-âlâm</em>’ı yayımlayan Şemsettin Sami, hazırladığı büyük sözlüğe <em>Kamus-ı Türkî</em> adını vermişti. 1899-1901 yıllarında yayımlanan <em>Kamus-ı Türkî</em>, Osmanlı devletinde konuşulan dilin adının Türkçe olduğu, sözlüğünün de adının Türkçe olması gerektiğini vurguluyordu. Türkçenin Osmanlıdan önce de var olduğu, köklerinin derinlere uzandığı sözlüğün girişinde belirtiliyor, Arapça ve Farsça yerine Çağataycadan alınacak sözlerle Türkçenin daha da zenginleşeceği işleniyordu. </span><br />
<span style="font-family: Arial;">İkinci Meşrutiyet ile birlikte Türk dili üzerine çalışmalar daha da yoğunlaştı. Bu arada yaşanan siyasî olaylar, Türk aydınlarının gelecek konusundaki düşüncelerinin de şekillenmesini sağlıyordu. Müslüman olmayan halklardan sonra, Müslüman olan Arap ve Arnavutların da ayaklanmaları; Türk aydınları arasında önce Osmanlıcılık, sonra da İslâmcılık düşüncelerinin zayıflamasını, Türkçülük düşüncesinin güçlenmesini, artmasını sağlıyordu. İttihat ve Terakki hareketi içerisinde yer alan aydınların çoğunluğu Türkçeci idi. İttihat ve Terakki Partisinde Türkçecilik eğiliminin güçlü olması, kendisini ilköğretimde Türkçenin zorunlu dil olarak okutulması kararında gösterdi. Türk olmayan halkların yaşadığı bölgelerde Türkçenin yanı sıra başka diller de okutulabilecekti. Ancak bu karar, Türk olmayan halkların memnuniyetsizliği ile karşılaştı. </span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="font-family: Arial;">1909 yılının Kasım ayında Adliye Nezareti, mahkemelerde Türkçe kullanılmasını isteyince Arap vilâyetlerinde direnmeler başladı. Meclis-i Mebusan’da konu gündeme geldiğinde, mahkemelerde Türkçenin kullanılması bir yana, hâkimlerin bulundukları yörelerde konuşulan dilleri öğrenmesi bile önerildi. </span><br />
<span style="font-family: Arial;">Böyle bir ortamda, Türkçecilik hareketi daha örgütlü, daha sistemli, daha bilimsel ve her şeyden önemlisi daha kararlı atılımlarla gelişmeye başladı. </span></p>
<p style="text-align: justify;"><em><span style="font-family: Arial;">Yeni Gazete</span></em><span style="font-family: Arial;"> bürosunda toplanan Necip Asım, Ahmet Midhat, Emrullah, Darülfünun Riyaziye Şubesi Müdürü Agop Boyacıyan, Mülkiye Mektebi Müdürü Celâl, Celâl Korkmazof, Ahmet Hikmet, Rıza Tevfik, Bursalı Tahir, Ferit, Fuat Köseraif, Harbiye Mektebi Rusça öğretmeni Musa, Velet Çelebi, Orenburg Vakit gazetesi muhabiri Yusuf Beyler, 1908 yılının sonlarında Türk Derneğinin temellerini attılar. Derneğin kuruluşundan sonra bu isimlere Mehmet Emin, Gaspıralı İsmail, Ağaoğlu Ahmet, Hüseyin Cahit, Köprülüzade Mehmet Fuat, Hüseyinzade Ali, Fuat Sabit, Ispartalı Hakkı Beyler de eklendi. </span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="font-family: Arial;">Derneğin 25 Aralık 1908 tarihinde yayımlanan “nizamnamesi”nin ikinci maddesinde amaç şu şekilde açıklanıyordu: Cemiyetin amacı, Türk diye anılan bütün Türk kavimlerinin mazi ve hâldeki eserlerini, işlerini, durumlarını ve muhitini öğrenmeye ve öğretmeye çalışmak, yani Türklerin eski eserlerini, tarihini, dillerini, avam ve havas edebiyatını, etnografya ve etnolojisini, sosyal durumlarını ve mevcut medeniyetlerini, Türk memleketlerinin eski ve yeni coğrafyasını araştırıp ortaya çıkararak bütün dünyaya yayıp dağıtmak ve dilimizin açık, sade, güzel, ilim dili olabilecek şekilde geniş ve medeniyete elverişli bir dereceye gelmesine çalışmak ve imlâsını ona göre incelemektir. </span><br />
<span style="font-family: Arial;">Dernek kurucuları, çıkardıkları <em>Türk Derneği</em> dergisinin başında yayımladıkları “beyanname” ile amaçlarını kamuoyuna duyurdular. Beyannamedeki ana düşünceler şunlardı: </span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="font-family: Arial;">1. Osmanlı Türkçesini bütün Osmanlılar arasında konuşulan millî bir dil hâline getirmek ve bütün Osmanlıları aynı kutsal amaç etrafında toplamak.</span><br />
<span style="font-family: Arial;">2. Arapça, Farsça sözlerin bütün Osmanlılar tarafından anlaşılması için yaygınlaşanları seçerek sade bir Osmanlı Türkçesi meydana getirmek.</span><br />
<span style="font-family: Arial;">3. Türk diye anılan bütün kavimlerin geçmişteki ve günümüzdeki tüm hâllerini öğrenmek, öğretmek ve bütün dünyaya yaymak; Osmanlı Türkçesinin açık, sade, güzel ve bilim dili olabilecek surette ve uygarlığa elverişli bir düzeye gelmesine çalışmak, imlâsını buna göre düşünmek.</span><br />
<span style="font-family: Arial;">4. Türk dili üzerinde derlemeler yapmak. </span><br />
<span style="font-family: Arial;">Derneğin Türk dili hakkındaki düşünceleri beyannamenin 9. maddesinde aynen şöyle açıklanmaktadır:</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="font-family: Arial;"><strong>“<em>Osmanlı lisanının Arabî ve Farsî lisanlarından ettiği istifade gayr-ı münker bulunduğundan ve Osmanlı Türkçesini bu muhterem lisanlardan tecrit etmek hiçbir Osmanlının hayalinden bile geçmeyeceğinden Türk Derneği, Arabî ve Farsî kelimelerini bütün Osmanlılar tarafından kemal-i sühuletle anlaşılacak vechile şayi olmuşlarından intihap edecek ve binaenaleyh mezkûr Derneğin yazacağı eserlerde kullanacağı lisan en sade Osmanlı Türkçesi olacaktır.</em>”</strong></span><br />
<span style="font-family: Arial;">Türkçecilik düşüncesinin bu dönemdeki en etkili ve sonuç verici girişimlerinden biri de Selânik’te yayımlanan <em>Genç Kalemler</em> dergisi çevresinde toplanan genç yazarların ve genç aydınların başlattıkları Yeni Lisan hareketidir. <em>Genç Kalemler</em> dergisi, 11 Nisan 1911’de Ali Canip ve Ömer Seyfettin’in öncülüğünde Selânik’te yayımlanmaya başlamıştır. Selânik, öteden beri Türk kültür ve düşünce hayatında yeri olan bir merkezdi. Burada 1905’te çıkan <em>Çocuk Bahçesi</em>, başlangıçta bir okul dergisi iken Ali Ulvî, Âkil Koyuncu, Celâl Sahir ve takma adla yazı ve şiir yazan pek çok kişi ile birlikte giderek bir edebiyat dergisi kimliğine bürünmüştü. 1910 yılında Selânik’te yeni bir dergi yayımlanmaya başlamıştı: <em>Hüsün ve Şiir</em>. Sadece sekiz sayı yayımlanabilen <em>Hüsün ve Şiir</em>, dili açısından bir bilince sahip değildi. Dergide Ali Canip başyazı yazıyordu. Ali Canip, derginin adını beğenmediğini ve değiştirmeye karar verdiğini hatıralarında şu satırlarla anlatıyor:<strong> “<em>Ben bu Hüsün ve Şiir unvanını beğenmiyorum. Arkadaşlara bunu değiştirelim; yalnız hüsün ve şiirden mi bahsedeceğiz ? Hiç ilmî makale yazmayacak mıyız ? diyordum. Bunun üzerine değiştiriyoruz ve Genç Kalemler koyuyoruz.</em>”.</strong> Derginin sorumlu müdürlüğüne İttihat ve Terakki Umumî Merkezi kâtibi Nesimî Sarım getirilir ve böylece derginin yayın hayatında yeni bir döneme girilirken, Türkçecilik tarihinde de yeni bir dönem başlamaktadır. </span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="font-family: Arial;">Derginin, kendi ifadeleriyle gazetenin, ilk sayısında Müdiriyet imzasıyla yayımlanan yazıda Hüsün ve Şiir’in devamı olduğu şu sözlerle anlatılır:</span><br />
<span style="font-family: Arial;"><strong>“<em>Bugün birinci nüshasını okuduğunuz Genç Kalemler evvelce intişar eden Hüsün ve Şiir’in bir şekl-i mütekâmilinden başka bir şey değildir. Evet, gazetemizin heyet-i tahririyyesi sizin evvelce tanıdığınız gençlerdir. Onlar düşündüler ki Hüsün ve Şiir namı yalnız ihtisasata müteallik mevadda taallûk ediyor, hâlbuki maksatları yalnız bu değildi; Hüsün ve Şiir’in şümûl-i manâsından maada mahsulât-ı fikriyye de gazetelerinde geniş bir mevkii haizdi. Binaenaleyh risalenin ismini değiştirdiler. Ona Genç Kalemler dediler.</em>”</strong></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="font-family: Arial;">Başlangıçta <em>Genç Kalemler</em> dergisinde kullanılan dil, o dönemde kullanılan dilden farksızdır. Arapça ve Farsça sözler, tamlamalar dikkati çekmektedir. Derginin birinci cildinin dördüncü sayısında Kâzım Nami’nin <em>Türkçe mi Osmanlıca mı ?</em> başlıklı yazısı yayımlanır. Bu yazıda Kâzım Nami, kullandığımız dilin adını sorgulamakta, bunu anlamak için önce dilin aslını aramak gerektiğine değinmektedir:</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="font-family: Arial;"><strong>“<em>Söylediğimiz dile Türkçe mi, yoksa Osmanlıca mı demek lâzımdır. Bunu anlamak için lisanımızın aslını aramamız iktiza ediyor. Bazıları bu lisanı Türkçe, Arapça ve Farsçadan mürekkep bir lisan olmak üzere göstermek istiyorlarsa da bu iddia fikrimizce muvafık değildir. Dilimizin aslı Türkçedir. Bugün Osmanlılardan gayrı olan Türklerin söylediği dil ile bizim dilimiz arasında şayan-ı dikkat farklar varsa da bunlar, lisanın aslına tesir edecek mahiyeti haiz değildirler. Osmanlı Türkleri bugün Bahr-ı Sefidden Bahr-i Muhit-i Kebire kadar Avrupa ve Afrika’nın bir kısmıyla bütün Asya’nın şimal ve vasatında yaşayan aile-i azime-i Turaniyyedendirler. Tarihin idad ettiği bir çok tekebbülat-ı şuun dolayısıyla muhtelif tecellilerle zuhur eden bu kavmin, ırkî ve lisanî ihtilâtat ile muhtelif kısımlar göstermesi hiçbir vakit asıllarını büsbütün kaybedecek kadar yekdiğerinden ayrılmış olmalarını icap etmez.</em>”</strong></span><br />
<span style="font-family: Arial;">Kâzım Nami, yazısında ‘Osmanlı dili’ diye bir dilin olmadığını ve dilin sadeleştirilmesi durumunda Türkçeciliğin daha açık bir biçimde ortaya çıkacağını, böylece kullanılan dile Osmanlıca diyenlerin de cesaretinin kırılacağını belirterek yazısını şu sözlerle bitirir:</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="font-family: Arial;"><strong>“<em>Dilimiz Türkçedir; bütün Türk lehçeleriyle mukayese ederken buna Osmanlı Türkçesi deriz. Nitekim Uygurların söylediği Türkçeye Uygur Türkçesi, Azerbaycanlıların söylediğine yanlış, fakat yerleşmiş bir tabir ile Çağatay Türkçesi diyoruz.</em>”</strong></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="font-family: Arial;">Derginin birinci cildi altıncı sayının yayımlanmasıyla sona erer. <em>Genç Kalemler</em> dergisinin ikinci cildinin 29 Mart 1327 tarihli ilk sayısında imza yerinde büyük bir soru işareti bulunan <em>Yeni Lisan</em> başlıklı bir yazı yer almaktadır. Gazetenin adının hemen üzerinde ise “<em>Yeni lisanın tamimine hizmet eder</em>” sözü yer almaktadır.</span><br />
<span style="font-family: Arial;">Ömer Seyfettin tarafından yazıldığı bilinen bu yazıda önce eski dil üzerinde durulmaktadır:</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="font-family: Arial;"><strong>“<em>Eski Lisan: Nedir ? Asla konuşulmayan, Lâtince ve İbranice gibi yalnız kendisiyle meşgul olanların zevk ve idrakine taallük eden bir şey !&#8230; Size bunun tarihini çabucak çizelim. Biz Asya’dan Garba, Anadolu’ya hicret etmişiz. Din ve edebiyat bize Arabî ve Farisî öğretmiş. Hatta bir zamanlar resmî lisanımız Farisî olduğu gibi, bir padişahımız da Arapçayı bize umumî ve millî bir lisan olarak kabul ettirmeye kalkışmış. Hicretimizin ilk asırlarında Arabî ve Farisî bir çok kelimeler lisanımıza girmiş. Bunun katiyen zararı yok. Lâkin edebiyat, sanat ve dolayısıyla tezeyyün-i fikrî Arabî ve Farisî kaideler de getirmiş. Türkçe muvazenesini kaybetmiş. Tabiata muhalif ve son derece sun’î bir hâl kesp etmiş. Fakat nasılsa yine aslını, esası olan fiiller ve sigaların istiklâlini muhafaza etmiştir. İşte bu istiklâldir ki bugün bize Türkçeyi tekrar eski safiyet ve sühuletine, tabiîliğine irca etmek ümidini veriyor.</em>”</strong></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="font-family: Arial;">Yazıda edebiyatımızdaki akımların diline değinilerek bu edebî eserlerde kullanılan dil eleştirilmekte, kullanılan dilin halk tarafından anlaşılmaz oluşu yüzünden çoğunluğun edebiyata, kültüre ve bilimlere kayıtsız kaldığı yazılmaktadır. Bu yüzden kitaplar satılmamakta, otuz milyonluk bir ülkede en büyük gazete bile otuz bin basılmamaktadır. Dilde yapılması gereken değişiklikler nelerdir, Yeni Lisan hangi esaslara göre kurulacaktır ? Bu soruların cevabı da bu ilk yazıdan başlayarak verilmiştir:</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="font-family: Arial;"><strong>“<em>Konuştuğumuz lisan, İstanbul Türkçesi en tabiî bir lisandır. Klişe olmuş terkiplerden başka lüzumsuz zinetler asla mükâlememize girmez. Yazı lisanıyla konuşmak lisanını birleştirirsek edebiyatımızı ihya, yahut icat etmiş olacağız.</em>”</strong></span><br />
<span style="font-family: Arial;">Aynı yazıda Yeni Lisan’ın bir tasfiyecilik hareketi olmadığına değinilmektedir. Beş yüzyıldan beri kullanılan Arapça ve Farsça kökenli kelimeleri ve aruz veznini terk etmenin mümkün olmadığı belirtilmekte, Mehmet Emin’in hece vezniyle yazdığı şiirleri hiçbir şairin kabul edemeyeceği yazılmaktadır. </span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="font-family: Arial;">Yeni Lisan’da tamlamaların Türkçe kurallara göre kurulmasıyla, Arapça, Farsça gereksiz sözler kendiliklerinden Türkçeden ‘<em>savuşacak</em>’lardır. Ancak “<em>ilmî, fennî ve edebî ıstılahlara</em>” şimdilik dokunulmayacaktır. Bu terimler birer söz gibi kabul edilecektir. Tamlamalarla ilgili ilkeler şu şekilde sıralanmıştır:</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="font-family: Arial;">Arapça ve Farsça kurallarla yapılan <em>fevkalâde, hıfzısıhha, darbımesel, sevkitabiî</em> gibi tamlamalar dışındaki bütün tamlamalar bırakılacaktır. </span><br />
<span style="font-family: Arial;">Türkçe çokluk ekinden başka ecnebî çokluk ekleri, edatları kullanılmayacaktır. <em>Kâinat, inşaat, maâliyat, ahlâk, Müslüman</em> gibi klişe biçimindeki çokluklar kalacaktır. </span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="font-family: Arial;">Türkçeleşmiş olan <em>ama, şayet, şey, keşke, lâkin, naşi, heman, hem, henüz, bari, yani </em>gibi edatlar dışındaki <em>eya, ecil, ez, min, an, ender, bâ, berây, bî, nâ, ter, çe, çend, zihî, alâ, fî, keenne, gâh, kâr, gîn, âsâ, veş, ver, nâk, yâr</em> gibi diğer Arapça ve Farsça edatlar bırakılacaktır. </span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="font-family: Arial;">Yeni Lisan’ın özellikleri için bu yazıda anılan diğer ilkeler şunlardır: </span><br />
<span style="font-family: Arial;">Alıntı sözlerde Türkçenin yapısını bozan Arapça ve Farsça dil kurallarına aldırış edilmeyecektir.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="font-family: Arial;">Türkçede kalacak Arapça ve Farsça sözlerin yazılış biçimlerinin “<em>dinî bir taassupla muhafaza edileceği</em>” belirtilirken Türkçe kökenli sözlerde benzerlikten dolayı şaşırtmacalara son vermek için “huruf-ı imlâ”nın kullanılacağı kaydedilmektedir. </span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="font-family: Arial;">Bütün bunlardan ortaya çıkan amacın “<em>millî bir lisan, millî bir edebiyat vücuda getirmek</em>”<strong> </strong>olduğuna değinilmekte ve genç kuşaklara şöyle seslenilmektedir: <strong>“<em>Ey gençler ! Hepiniz yeni lisanı ihya ve icada çalışınız. Zekânızı, maharetinizi dünküleri körü körüne taklide değil yeni lisanı vaz ve tesise sarf ediniz. Yazdığınızı herkes anlarsa, severse; kitaplarınız çok satılacak, zengin olacak, sa’yinizin mükâfatını göreceksiniz&#8230;</em>”</strong></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="font-family: Arial;">Osmanlı Türkçesinde kullanılan Arapça ve Frasça dil bilgisi kurallarının kullanımına son verilmesi ve konuşma dilinde Türkçe karşılığı bulunan Arapça ve Farsça sözlerin dilden ayıklanması çağrısında bulundular. Diğer yandan bütün Arapça ve Farsça kökenli ortak sözlerin ayıklanmasını isteyen tasfiyecilerin görüşlerini de reddediyorlardı. Eski Türkçe kökenli sözlerin canlandırılması, diğer Türk lehçelerinden sözler alınması, Türkçe köklerden yapay yeni sözler türetilmesine de karşı çıkıyorlardı. </span></p>
<p style="text-align: justify;"><em><span style="font-family: Arial;">Genç Kalemler</span></em><span style="font-family: Arial;"> dergisinin izleyen sayılarında da <em>Yeni Lisan</em> yazı dizisi olarak sürmüştür. Bu yazıların bir bölümü imza yerinde “?” ile, bir bölümü de “Genç Kalemler Tahrir Heyeti” imzasıyla yayımlanmıştır. Bu yazıların büyük bir bölümü Ömer Seyfettin tarafından, bir bölümü de Ali Canip, Ziya Gökalp tarafından yazılmıştır. Bu yazılarda dilin adı, kökeni, eskiliği; Arapça, Farsça kökenli sözler ve dil bilgisi kuralları, imlâ gibi konular üzerinde durulmuştur. </span><br />
<span style="font-family: Arial;">Dergi, “Yeni Lisan” ile ilgili ilkeleri bu şekilde ortaya koyarken, bu ilkelere uygun yazı ve şiirlere de yer vermeye başlamıştır. İkinci cildin birinci sayısında H. Hüsnü’nün, Ömer Seyfettin’in yazıları “Yeni Lisanla” notu ile yayımlanmıştır. Yeni Lisan ilkelerine uymayan kimi şiir ve yazılar için de “Yeni Lisandan Evvel” açıklaması yapılmıştır. </span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="font-family: Arial;">Genç Kalemler dergisiyle başlayan Yeni Lisan hareketi bir anda kültür ve düşünce dünyamızı etkiledi. Özellikle Balkanlarda yayımlanan gazete ve dergilerde yer alan yazı ve şiirler sade bir Türkçe ile çıkmaya başladı. Ancak, Selânik’te başlayan Yeni Lisan ve Millî Edebiyat hareketi yeni bir tartışmayı da başlatmıştı.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="font-family: Arial;">Köprülüzade Mehmet Fuat <em>Servet-i Fünun</em>’da yazdığı yazıda dilin gelişme çizgisini çizenlerin büyük yazarlar ve sanatçılar olduğunu belirtiyor, Ahmet Haşim’in bir şiirini örnek göstererek Yeni Lisan taraftarlarının ne kadar bağırırlarsa bağırsınlar şiirde geçen “ab” sözünü dilimizden çıkarmayı başaramayacaklarını yazıyordu.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="font-family: Arial;">Sonradan Türk Dili Tedkik Cemiyetinin (Türk Dil Kurumu) kurucuları arasında yer alacak olan Yakup Kadri, <em>Rübab</em> dergisinde yayımlanan <em>Netayiç</em> başlıklı yazısında Yeni Lisan hareketiyle şu sözlerle alay etmektedir:</span><br />
<span style="font-family: Arial;"><strong>“<em>Yeni&#8230; Satıyorlar. Kaça ? Nasıl, Bilmiyorum fakat satıyorlar. İki yıldır gazetelerde ilânlarını görmediniz mi ? ‘Yeni lisan’, ‘yeni fikir’, ‘yeni hayat’&#8230;</em></strong></span><br />
<em></em></p>
<p style="text-align: justify;"><em><span style="font-family: Arial;">Yalnız bir şey var, ey görgüsüz çocuk ruhlu kimseler, yalnız bir şey var ki tatbiki sizin için biraz güç olacak:</span></em></p>
<p style="text-align: justify;"><em><span style="font-family: Arial;"> <strong>‘Yeni fikir’i kalıplı bir fes gibi başa giymek kolay, ‘yeni hayat’ı alafranga bir elbise gibi sırta almak kolay, fakat ‘yeni lisan’&#8230; Yeni lisan sizin için muhakkak kullanılması pek güç bir zinet olacaktır&#8230; Dilimizi irsî, kisbî bütün itiyatlarından tecrit edeceksiniz, yeni lehçeniz olacak. Meselâ ‘millet’ kelimesi bilmem nasıl bir istihale ile ‘budun’a inkılâp edecek, ‘yaşasın millet’ diyemeyeceksiniz ‘yaşasın budun’ diyeceksiniz&#8230;</strong></span></em></p>
<p style="text-align: justify;"><strong><em><span style="font-family: Arial;">Biz Osmanlıyız ve bu Osmanlı lisanıdır. İstiyorlar ki biz Çağatay olalım ve Çağatayca söyleyelim. Hayır, bu kabil olmayacaktır. Hayır&#8230; Zavallı yenilik, zavallı bayramlık elbiselere benzeyen garip yenilik&#8230;</span></em><span style="font-family: Arial;">”</span></strong></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="font-family: Arial;">Bu yazılara karşılıklar Kâzım Nami imzasıyla ve “Genç Kalemler Tahrir Heyeti” imzasıyla verilir. Tartışmaya daha sonra Süleyman Nazif ve Cenap Şahabettin Beyler de katılır. Özellikle Cenap Şahabettin alaycı ve küçültücü ifadeler kullanarak Yeni Lisancıları eleştiriyordu. Ali Canip, Cenap Şahabettin’in yazılarına karşılıklar verdi. Yeni Lisan hareketi üzerine yapılan bu tartışma Balkan savaşının çıkmasıyla sona erdi. Ancak, Genç Kalemler’in başlattığı Yeni Lisan akımı, Türkçenin sadeleşmesi yolunda önemli bir adım oldu. Dergide Yeni Lisan ilkelerine göre yazılan yazı ve şiirler, özellikle de Ömer Seyfettin’in eserleri, sade bir Türkçe ile her türlü edebî eserin yazılabileceği düşüncesini Türk aydınları arasında yaygınlaştırdı. </span></p>
<p style="text-align: justify;"><em><span style="font-family: Arial;">Genç Kalemler</span></em><span style="font-family: Arial;"> dergisinin başlattığı Yeni Lisan hareketinde yer alan ve eserlerinin bir bölümü 1920’den sonra yayımlanan Ziya Gökalp’ın dil ile ilgili düşüncelerini de bu bölümde ele almak gerekir. <em>Genç Kalemler</em>’in 5. sayısındaki <em>Yeni Lisanın Güzelliği</em> başlıklı yazısında dilde ikili bir şekilde kullanılan Türkçe, Arapça, Farsça kökenli sözlerle diğer ecnebî dillerden geçen sözlerin söyleyiş özelliklerini ele almıştır. Âlimlerin sözleri söyleyişleriyle, avamın bu sözleri söyleyişlerini karşılıklı olarak değerlendiren Gökalp, âlimlerin <em>kangı, kanı, dürlü; ruze, nerdüban, kûşe; ebdal, suret, avret; bank, post, vapör</em> biçiminde kullandığı sözleri avamın <em>hangi, hani, türlü; oruç, merdiven, köşe; abdal, surat, avrat; banka, posta, vapur </em>biçimlerinde kullandığını yazar. Avamın kullanışında bir uyum olduğunu belirten Ziya Gökalp yazısını şu satırlarla sonlandırır:</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="font-family: Arial;"><strong>“<em>Ahenkli kelimelerin, ahenksiz kelimelerden daha güzel olduğunu hiç kimse inkâr edemez. Türkçe terkiplerin, cemlerin, edatların Arapça, Acemce terkiplerinden, cemlerinden edatlarından daha güzel olduğu da misallerle ispat edilebilir.</em></strong></span><br />
<strong><em><span style="font-family: Arial;">Kütüp – kitaplar, mekâtip – mektepler, lisan-ı millî – millî lisan, edebiyat-ı cedide – yeni edebiyat, kıymetdar – kıymetli, maddiyyun – maddeci. Yeni Türkçenin eski Türkçeden hem daha güzel, hem daha faydalı olduğu şimdiye kadar gösterilen misallerden tamamıyla anlaşıldı. İlmin, felsefenin bütün bu teminlerine istinat ederek biz şiddetle iddia ediyoruz: İstikbal yeni lisanındır !</span></em><span style="font-family: Arial;">”</span></strong></p>
<p style="text-align: justify;"><em><span style="font-family: Arial;">Genç Kalemler</span></em><span style="font-family: Arial;"> dergisinin yayına başladığı 1911 yılında bir başka dergi, <em>Türk Yurdu</em> da yayın hayatına başlamıştı. <em>Türk Yurdu</em> doğrudan doğruya Türkçenin sadeleşmesi gibi bir ülküyü başlıca amaç edinmemişti, fakat derginin yayın ilkeleri arasında hem de birinci ilke olarak sade bir dille yayımlanacağı belirtiliyordu. </span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="font-family: Arial;">Ziya Gökalp’ın 1918’de yayımladığı <em>Türkleşmek, İslâmlaşmak, Muasırlaşmak</em> adlı eserinin ikinci bölümü dile ayrılmıştır. Türkçenin elli altmış yıldır genişlemek yolunu tuttuğunu, yüzyılın yeni ışıkları ülkemize etki ettikçe yeni kavramları gördüğümüzü belirten Ziya Gökalp, bu kavramlar adsız kalamayacağı için her gün pek çok kavram, dilimizden yeni sözlerin meydana getirilmesini istediğini yazar. Dilimiz, gelişmiş dillerle karşılaşınca da bire bir onların taklidini yapmaktadır.<strong> </strong></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="font-family: Arial;"><strong>“<em>Bazen hurdabin-microscope, dürbün-telescope, şehkâr-chef d’oeuvre, mefkûre-ideal kelimelerinde olduğu gibi lafzi (istinsah-calque)ler yapıyor. Bazı kere de tayyare-aeroplan, tekâmül-evolution, meşrutiyet-constitution, bediiyat-estetique tabirlerinde olduğu gibi manevi istinsahlar husule getiriyor&#8230;</em>”</strong></span><br />
<span style="font-family: Arial;"><strong></strong></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="font-family: Arial;">Gökalp, dilimizi anlam (kavramlar) açısından çağdaşlaştırmak, terim açısından İslâmlaştırmak gerektiği gibi dil bilgisi, söz dizimi, yazım bakımından da Türkleştirmek gerektiği düşüncesindedir. Ancak, kavramlara Türkçe karşılık bulunamazsa Fransızca veya Rusça yerine Arapça ve Farsça olmasının daha hayırlı olacağı düşüncesindedir. Ziya Gökalp, dilimizi Türkçeleştirirken bütün soydaşlarımızın anlayacağı genel bir Türkçeye doğru gidilmesi gerektiğini belirtir. </span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="font-family: Arial;">İlk baskısı 1923’te yayımlanan <em>Türkçülüğün Esasları</em>’nda da “<em>Lisanî Türkçülüğün Umdeleri</em>” başlığını taşıyan bölümde Türkçe ile ilgili görüşlerini şöyle belirtmiştir:</span><br />
<span style="font-family: Arial;">1. Millî dili meydana getirmek için Osmanlı dilini bir tarafa bırakarak, halk edebiyatına temel vazifesini gören Türk dilini aynen kabul edip, İstanbul halkının, özellikle de İstanbul hanımlarının konuştukları gibi yazmak.</span><br />
<span style="font-family: Arial;">2. Halkın dilinde karşılığı bulunan Arapça ve Farsça sözleri atmak, tamamen karşılığı olmayan küçük farklılıklar gösteren sözleri dilimizde korumak.</span><br />
<span style="font-family: Arial;">3. Halk diline geçip yapı bakımından veya anlam bakımından galat olan sözlerin bozulmuş biçimlerini Türkçe saymak, yazılışlarını da söyleyişine uydurmak.</span><br />
<span style="font-family: Arial;">4. Yerlerini yeni sözler aldığı için fosilleşmiş eski Türkçe sözleri diriltmemek.</span><br />
<span style="font-family: Arial;">5. Yeni terimler bulunacağı zaman önce halk dilindeki sözler arasına bakmak, bulunmadığı durumlarda Türkçenin yapım özelliklerine göre yeni kelimeler meydana getirmek.</span><br />
<span style="font-family: Arial;">6. Türkçede Arap ve Acem dillerinin kapitülâsyonları kaldırılarak, bu iki dilin ne çekimleri ne de tamlamaları dilimize alınmalıdır.</span><br />
<span style="font-family: Arial;">7. Türk halkının bildiği ve kullandığı her kelime Türkçedir. Halka sevimli gelen ve yapay olmayan her kelime millîdir. Bir milletin dili, kendisinin cansız köklerinden değil, canlı tasarruflarından meydana gelen canlı bir organdır.</span><br />
<span style="font-family: Arial;">8. İstanbul Türkçesinin ses bilgisi, biçim bilgisi ve söz varlığı yeni Türkçenin temeli olduğundan, başka Türk lehçelerinden ne söz, ne çekim, ne edat, ne tamlama kuralları alınamaz.</span><br />
<span style="font-family: Arial;">9. Türk uygarlık tarihine ilişkin eserler yazıldıkça, eski Türk kurumlarının adları, çok eski Türkçe sözler olarak yeni Türkçeye girecektir. Fakat bunlar terim olarak kalacaklarından bunların gündelik hayata dönüşü fosillerin dirilmesi gibi düşünülmemelidir. </span><br />
<span style="font-family: Arial;">10. Sözler karşıladıkları anlamların tarifleri değil, işaretleridir. Sözlerin anlamları türeyişlerini bilmekle anlaşılmaz.</span><br />
<span style="font-family: Arial;">11. Yeni Türkçenin bu esaslar dâhilinde bir sözlük bir de dil bilgisi meydana getirilmeli, bu kitaplarda yeni Türkçeye girmiş olan Arapça ve Acemce sözlerin ve tabirlerin bünyelerine ve terkip tarzlarına ait bilgiler türetme kısmına dâhil edilmelidir.</span><br />
<span style="font-family: Arial;">Ziya Gökalp, on bir maddede topladığı dil ile ilgili bu düşüncelerini <em>Lisan</em> şiirinde şiirleştirmiştir:</span></p>
<p style="text-align: justify;"><strong><span style="font-family: Arial;"><em>Güzel dil, Türkçe bize,</em></span></strong><br />
<em><span style="font-family: Arial;"><strong>Başka dil, gece bize.</strong></span></em><br />
<em><span style="font-family: Arial;"><strong>İstanbul konuşması</strong></span></em><br />
<em><span style="font-family: Arial;"><strong>En saf, en ince bize.</strong></span></em><br />
<em><span style="font-family: Arial;"><strong>Lisanda sayılır öz</strong></span></em><br />
<em><span style="font-family: Arial;"><strong>Herkesin bildiği söz;</strong></span></em><br />
<em><span style="font-family: Arial;"><strong>Manası anlaşılan</strong></span></em><br />
<em><span style="font-family: Arial;"><strong>Lügate atmadan göz.</strong></span></em><br />
<em><span style="font-family: Arial;"><strong>Uydurma söz yapmayız,</strong></span></em><br />
<em><span style="font-family: Arial;"><strong>Yapma yola sapmayız</strong></span></em><br />
<em><span style="font-family: Arial;"><strong>Türkçeleşmiş Türkçedir;</strong></span></em><br />
<em><span style="font-family: Arial;"><strong>Eski köke tapmayız.</strong></span></em><br />
<em><span style="font-family: Arial;"><strong>Açık sözle kalmalı</strong></span></em><br />
<em><span style="font-family: Arial;"><strong>Fikre ışık salmalı;</strong></span></em><br />
<em><span style="font-family: Arial;"><strong>Müteradif sözlerden</strong></span></em><br />
<em><span style="font-family: Arial;"><strong>Türkçesini almalı.</strong></span></em><br />
<em><span style="font-family: Arial;"><strong>Yeni sözler gerekse</strong></span></em><br />
<em><span style="font-family: Arial;"><strong>Bunda da uy herkese;</strong></span></em><br />
<em><span style="font-family: Arial;"><strong>Halkın söz yaratmada</strong></span></em><br />
<em><span style="font-family: Arial;"><strong>Yollarını benimse.</strong></span></em><br />
<em><span style="font-family: Arial;"><strong>Yap yaşayan Türkçeden,</strong></span></em><br />
<em><span style="font-family: Arial;"><strong>Türkçeyi incitmeden,</strong></span></em><br />
<em><span style="font-family: Arial;"><strong>İstanbul’un Türkçesi</strong></span></em><br />
<em><span style="font-family: Arial;"><strong>Zevkini, olsun yeden.</strong></span></em><br />
<em><span style="font-family: Arial;"><strong>Arapçaya meyletme</strong></span></em><br />
<em><span style="font-family: Arial;"><strong>İran’a da hiç gitme;</strong></span></em><br />
<em><span style="font-family: Arial;"><strong>Tecvidi halktan öğren,</strong></span></em><br />
<em><span style="font-family: Arial;"><strong>Fasihlerden işitme.</strong></span></em><br />
<em><span style="font-family: Arial;"><strong>Gaynlı sözler emmeyiz,</strong></span></em><br />
<em><span style="font-family: Arial;"><strong>Çocuk değil, memeyiz !</strong></span></em><br />
<em><span style="font-family: Arial;"><strong>Birkaç dil yok Turan’da</strong></span></em><br />
<em><span style="font-family: Arial;"><strong>Tek dilli bir kümeyiz.</strong></span></em><br />
<em><span style="font-family: Arial;"><strong>Turan’ın bir ili var,</strong></span></em><br />
<em><span style="font-family: Arial;"><strong>Ve yalnız bir dili var.</strong></span></em><br />
<em><span style="font-family: Arial;"><strong>“Başka dil var&#8230;” diyenin</strong></span></em><br />
<em><span style="font-family: Arial;"><strong>Başka bir emeli var.</strong></span></em><br />
<em><span style="font-family: Arial;"><strong>Türklüğün vicdanı bir,</strong></span></em><br />
<em><span style="font-family: Arial;"><strong>Dini bir, vatanı bir;</strong></span></em><br />
<em><span style="font-family: Arial;"><strong>Fakat hepsi ayrılır,</strong></span></em><br />
<em><span style="font-family: Arial;"><strong>Olmazsa lisanı bir</strong></span></em><span style="font-family: Arial;"><strong>.</strong></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="font-family: Arial;">Ziya Gökalp’ın bu düşünceleri, o dönemdeki dil tartışmalarında önemli bir çekim merkezi hâline gelmiş, pek çok kişiyi etkilemiştir. </span><br />
<span style="font-family: Arial;">Öte yandan, Tanzimat döneminde başlayan alfabe tartışmaları İkinci Meşrutiyet döneminde ve ardından gelen dönemlerde de hararetli bir biçimde sürmüştür. Öneriler daha çok, harflerin bitiştirilmeden yazılmasında yoğunlaşıyordu. Hurûf-ı Munfasılacılar diye anılan bu grubun başında Milâslı İsmail Hakkı, Necmettin Arif, Cihangirli M. Şinasi, Ismayıl Hakkı Beyler bulunuyordu. </span><br />
<span style="font-family: Arial;">Hüseyin Cahit Bey ise <em>Tanin</em> gazetesinde yazdığı yazılarda çekingen bir biçimde de olsa Lâtin harflerini savunmaya başlamıştı. Celâl Nuri Bey de <em>Tarih-i İstikbal</em> adlı eserinde Lâtin harflerinin alınması gerektiğini açıkça yazıyordu. Türkçüler ise, Arap alfabesinin Rusya Türkleriyle irtibatı sağladığı için bırakılmaması gerektiğini savunuyorlardı. </span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="font-family: Arial;">Alfabe üzerinde bu tartışmalar yapılırken Harbiye Nazırı Enver Paşa, harflerin birbirine bitiştirilmeden yazılması esasına dayalı olan sistemi uygulamaya koydu. Hatt-ı Cedid, Ordu Elifbası, Enver Paşa Yazısı gibi adlarla anılan bu yazı düzeni, biraz da tehdit altında, orduda kullanılmış, kimi askerî kitaplar bu yazı ile basılmıştı. Bu girişim, sonuçta başarısız olacaktır. </span><br />
<span style="font-family: Arial;">Gerek dil, gerek alfabe tartışmaları bitmek bilmemiştir. Osmanlı devletinin son yıllarında yaşanan bölgesel savaşların ardından başlayan Birinci Dünya Savaşı’ndan sonra mütareke yıllarında da tartışmalar sürdü. Özellikle mütareke döneminde Türkçülük ve Türkçecilik düşüncelerine karşı saldırılar daha da arttı. Ancak, bütün bu tartışmalar, Türkiye Cumhuriyeti devletinde gerçekleştirilecek olan Alfabe ve Dil Devrimlerinin oluşumuna zemin hazırlayacaktı. Cumhuriyete kadar uzanan dönemde yazı dilinde sınırlı bir sadeleşme olmuştu. Ancak, sadeleşme ile birlikte alfabe sorunu gibi diğer sorunlar da Türkiye Cumhuriyetine aktarıldı. Bu konuda kararlı ve sonuç alıcı adımlar Cumhuriyet döneminde atılacaktır, ancak dil tartışmaları da bitmeyecektir. </span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="font-family: Arial;"><strong>Türkiye Cumhuriyeti’nde Türkçe; Yazı ve Dil Devrimi </strong></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="font-family: Arial;">Millî Mücadele zaferle sonuçlanmış, genç Türkiye Cumhuriyeti kurulmuştu. Yapılacak pek çok şey vardı; son yirmi yıl pek çok cephede açılan savaşlarla geçmiş, ülke işgal döneminden sonra bağımsızlığını elde etmişti, ancak millet yokluk içerisinde, ülke harap durumda idi. Cumhuriyetin ilânının ardından çeşitli alanlarda atılımlar yapılırken, genç Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucusu Gazi Mustafa Kemal, kültür konularına büyük önem veriyor, sık sık bu konularda konuşmalar yapıyordu. Yeni kurulan devletin kültür temelinde yükseleceğini açıkça “<em>Türkiye Cumhuriyeti’nin temeli kültürdür</em>” sözü ile ortaya koymuştu. </span><br />
<span style="font-family: Arial;">Cumhuriyetin ilânından bir yıl sonra, 12 Kasım 1924’te Bakanlar Kurulunun 111 sayılı kararnamesi ile İstanbul’da Türkiyat Enstitüsü kuruldu. Enstitünün ilk müdürü, daha önce dil tartışmalarında da yer alan edebiyat araştırmacısı Mehmet Fuat Köprülü idi. Enstitünün amacı, eski çağlardan başlayarak Türk kültürünün çeşitli kollarında araştırma ve yayınlar yapmaktı. Ancak, böyle bir enstitü kurma düşüncesi cumhuriyetin ilânından çok değil dört-beş gün sonra ortaya çıkmıştı. Gazi Mustafa Kemal, M. Fuat Köprülü’yü çağırarak <strong>“<em>Fuat Bey, cumhuriyeti kurduk. Artık cumhuriyeti ve devletimizi ilmî temeller üzerinde yükseltmek zamanı gelmiştir. Lütfen İstanbul Darülfünunu bünyesinde Türkiyat Enstitüsünü kurunuz.</em>” </strong>talimatını verir. İstanbul Darülfünununda on aylık bir hazırlık çalışması başlatılır. Hazırlanan dosya Gazi Mustafa Kemal’e sunulur. Savaştan yeni çıkmış genç Türkiye Cumhuriyetinin kıt bütçesinden 200.000 TL. tahsisat çıkarılır, böylece enstitü kurulur. M. Fuat Köprülü, enstitünün ambleminin nasıl olması gerektiğini sorduğunda, Gazi Mustafa Kemal, Türkiyat Enstitüsünün amblemini şöyle tanımlar: <strong>“<em>Fuat Bey ! Karlı Tanrı Dağları’nın önünde elinde meşale tutan bir bozkurt olsun, bu meşale genç Türkiye Cumhuriyeti’nin ilminin ifadesi olsun. Ergenekon’dan çıkmamızda kılavuz olan bozkurt Türklüğün Anadolu topraklarındaki yeni devletinin kuruluşunu ifade etsin.</em>”<span style="font-family: Garamond;"> (Türkiyat Enstitüsünün kuruluşu, Gazi Mustafa Kemal’in daha sonra dil ve tarih alanlarında yapacağı çalışmaların ilk işaretiydi.</span></strong></span>)</p>
<p style="text-align: justify;"><span style="font-family: Arial;">Ulusal devleti tarihî temellere ve coğrafî bütünlüğe dayandırmak düşüncesi ile Atatürk’ün ortaya koyduğu ve Afet İnan’ın savunduğu “<em>Genel Türk Tarihi Tezi</em>”ne göre Türkler Anadolu’da devlet kuran ilk ulustu. Osmanlı döneminde batıda ileri sürülen, hatta Anadolu’nun işgaline sebep gösterilen, Türklerin sarı ırktan ve Avrupa anlayışına göre ikinci sınıf bir insan tipi olduğu, sonradan gasp ettikleri Anadolu topraklarında köklü bir haklarının bulunmadığı iddialarına karşı geliştirilen bu tarih tezinde Anadolu’nun Türklüğü Sümerlerin ve Hititlerin Turanî kavimlerden olduğu düşüncesi ile kanıtlanmaya çalışılmıştır. Afet İnan, bu tezi şöyle özetler:<strong> “<em>Türk çocuğu yakın bir tarihte göç etmiş olmakla bu vatanın hakikî sahibi olamaz: Bu fikir tarihen, ilmen yanlıştır. Türk brakisefal ırkı Anadolu’da ilk devlet kuran bir millettir. Bu ırkın kültür yurdu ilk zamanlarda, iklimi müsait olan Orta Asya’da idi. İklim tabiî şartlar dâhilinde değişti. Taşı cilâlamayı bulan, ziraat hayatına erişen, madenlerden istifadeyi keşfeden bu halk kütlesi göç etmeye mecbur kaldı. Orta Asya’dan şarka, cenuba, garpta Hazar Denizi’nin şimal ve cenubuna olmak üzere yayıldı. Gittikleri yerlere yerleştiler, kültürlerini oralarda kurdular. Bazı mıntıkalarda otokton oldular, bazılarında otokton olan diğer bir ırk ile karıştılar. Avrupa’da tesadüf ettikleri ırk tipi dolikosefal idi. Irak, Anadolu, Mısır, Ege, medeniyetlerinin ilk kurucuları Orta Asyalı brakisefal ırkın mümessilleridir. Biz bugünkü Türkler de onların çocuklarıyız.</em>” </strong>Tarih alanında yürütülen çalışmalar, dil alanındaki çalışmalara da temel teşkil edecekti.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="font-family: Arial;">Cumhuriyetin ilânından sonra dil konusunda tartışmalar daha çok imlâ ve alfabe üzerine yoğunlaşmıştı. Osmanlı devletinin son yüzyılında başlayan alfabe tartışmaları, yazı devriminin yapıldığı 1928’e kadar sürmüştür. Yazarlar arasında dil tartışmaları, az da olsa sürüyordu. </span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="font-family: Arial;">Rıza Nur’un 1920’deki Maarif Vekilliği sırasında yazı sorunu ele alınmadan önce, dili arındırma yönünde bir karara varılmış ve özel bir yönetmelikle Anadolu ağızlarındaki Türkçe sözlerin derlenmesine başlanmıştı. Bu yıllarda Besim Atalay, Hars Müdürü olarak, yapılan çalışmaları yönetmiş; küçük ölçüdeki bu derleme, birkaç yıl içerisinde tamamlandıktan sonra, 1925’te, toplanan söz ve deyimlerin sınıflandırılmasına başlanmıştı. Bu çalışmayı yapanların başında Ahmet Saffet bulunuyor, denetleme ve genişletme işini de Velet Çelebi, Hasan Fehmi gibi tanınmış bilginler yapıyordu. Yazı Devrimi sırasında 1928’de kurulan Dil Encümeninde derleme işini üzerine alan Ragıp Hulûsi, 1929-1930 yıllarında yeni derlemeler yaptırmıştı. Bu gereçleri değerlendiren Hamit Zübeyir ile İshak Refet, 1932’de <em>Anadilden Derlemeler</em> adı altında bir sözlük yayımlamışlardı. </span><br />
<span style="font-family: Arial;">Dil sorunu konusunda, Sarf Encümeni, 1920’den başlayarak <em>Sarf ve Nahv-i Türkî</em> başlıklı dört defter çıkarmış, 1923’te de Maarif Vekâleti, Velet Çelebi’nin <em>Türk Diline Medhal </em>adlı kitabını yayımlamıştı. Tunalı Hilmi Bey, Türkçenin özleşmesi konusunda ilk yasal girişimi başlatan kişi olarak görülür. Daha cumhuriyet bile ilân edilmeden, 1923 Ağustosunda Türkiye Büyük Millet Meclisine Türkçe Kanunu önerisi vermiştir. Bu öneriye göre, Maarif Vekilliğinde bir Türkçe komisyonu kurulacak, terimler Türkçeleştirilecek, okul kitapları öz Türkçe kurallara göre hazırlanacak, bu kurallara uyması durumunda gazete ve dergilere yayın hakkı verilecek, resmî yazılar buna göre yazılacak, kanunlar da Mecliste bu yolla hazırlanacaktı. Ancak bu öneri, ortam hazır olmadığı için gerçekleşememiştir. Tunalı Hilmi Beyin bu isteği, Türkçenin özleşme hareketinde sonuçsuz kalan bir adım olmuştur<span style="font-family: Garamond;">. </span></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="font-family: Arial;">1922 yılının Ekim ayında Gazi Mustafa Kemal, Bursa öğretmenleriyle yaptığı görüşmede, Türkçeyi Arapça kalıplardan kurtarma düşüncesini savunur. Türkçe ile ilgili olarak, dilin türeyişi konusunda 1922’de Samih Rifat’ın <em>Tasrîf-i Hurûf Kanunları</em> adlı kitabı yayımlanır. </span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="font-family: Arial;"><span style="color: red;"><strong>Yazı Devrimi</strong></span></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="font-family: Arial;">Hiç kuşkusuz, Dil Devrimine giden yolda en önemli adım Yazı Devrimidir. Yüzyıllardır kullanılan bir yazının değiştirilmesi öyle kolay bir iş değildi. Ancak, bu konudaki tartışmalar yazımızın önceki bölümlerinde gördüğümüz gibi Osmanlı devleti döneminde başlamış, yazının değiştirilmesi düşüncesinin her geçen gün kamuoyunda biraz daha ağır bastığı görülmüştür. </span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="font-family: Arial;">Yirminci yüzyılın başlarında Türk soylu halkların büyük bir çoğunluğu Arap kaynaklı yazıyı kullanıyordu. Arapça için belki mükemmel olan Arap yazısı Türkçe için ve bütün Türk soylu halkların dilleri için hiç de uygun bir yazı sistemi değildi. Arapçada ünlü sayısı son derece az iken, Türk lehçelerinde ünlü sayısı sekiz, dokuz, hatta on olabilmektedir. Yazının Türkçe için yetersizliği öteden beri tartışılıyordu. Arap kaynaklı Osmanlı yazısında <em>oldu</em>’nun yazılışı ile <em>öldü</em>’nün yazılışı; <em>kol</em> ile <em>kul</em>’un yazılışı, <em>göl</em> ile <em>gül</em> (<em>gülmek</em> fiili)’ün yazılışı, <em>güz</em> ile <em>göz</em>’ün yazılışı birbirine karışıyordu. Sözlerdeki ünlüler birbiriyle karışıyor, okumak bilmece çözmeye dönüşüyordu. Osmanlı yazısında ünlülerle ilgili bu güçlüklerin yanında bazı ünsüzlerin yazıda gösterilişinde de güçlükler yaşanıyordu. Söz gelişi /k/ ile /g/ ünsüzleri Osmanlı yazısında aynı harfle (kef harfiyle) yazılıyordu. Bu durumda da <em>kör</em> ile <em>gör</em>’ün yazılışı, <em>köz</em> ile <em>göz</em>’ün yazılışı, <em>kül</em> ile <em>göl</em>’ün yazılışı hep birbirine karışıyor, bu sözlerin ne olduğu da ancak cümlenin veya metnin bağlamından çıkarılıyordu. </span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="font-family: Arial;">Lâtin yazısına geçen ilk Türk halkı Yakutlardır. 1917-1918 yıllarında Yakutlar Lâtin yazısını kullanmaya başlamışlardır. 1926’da Bakû’de Birinci Türkoloji Kongresi yapıldı. Türkiye’den Köprülüzade Mehmet Fuat ve Hüseyinzade Ali Beylerin katıldığı bu kongrede uzun tartışmalardan sonra Lâtin kaynaklı bir alfabe benimsendi ve buna <em>Birleştirilmiş Türk Elifbası</em> adı verildi. Bu alfabe aşamalı olarak Sovyetlerdeki Türk Cumhuriyetlerince kullanılmaya başlandı. 1927’de Azerbaycan’da Lâtin yazısı kullanılmaya başlanmıştı. </span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="font-family: Arial;">Gazi Mustafa Kemal’in 1927’de <em>Nutuk</em>’u okuduktan sonra, alfabe tartışmaları alevlenmişti. Türk Ocaklarının Merkez ve Hars Heyetleri toplantısında, 8 Ocak 1928’de, Adalet Vekili Mahmut Esat, Lâtin harflerinin kabulünü hararetle istediğini bildirmiş, 8 Mart 1928’de de Başvekil İsmet Paşa Lâtin harflerini överek bu konuda bilginlerin düşüncesini sormuştur. 3 Şubat 1928’de İstanbul’da hutbe Türkçe olarak okunmaya başlanmış, aynı yılın 24 Mayısında da Türkiye Büyük Millet Meclisi, yazı devriminin öncüsü olarak Lâtin rakamlarını kabul etmişti. Bu tarihten birkaç gün önce, 20 Mayısta, Maarif Vekili Mustafa Necati’den Başvekâlete gelen bir tezkere ile “<em>Lisanımızda Lâtin harflerinin suret ve imkân-ı tatbîkini düşünmek üzere, mebus Falih Rıfkı, Yakup Kadri, Ruşen Eşref ve Darülfünun Müderris Muavini Ragıp Hulûsi ve sabık Darülfünun muallimlerinden Ahmet Cevat ve muallimlerden Fazıl Ahmet, Hariciye memurlarından İbrahim Grandi, Talim ve Terbiye Reisi Mehmet Emin, azadan İhsan Beylerden mürekkep bir heyetin teşkilinin muvafık görülmekte olduğu</em>” bildirilmişti. Maarif Vekâleti, Başvekâletin onayını 27 Mayıs 1928’de almış, 26 Haziran 1928’de de kurul, bakanlık binasında ilk toplantısını yapmıştı. 16 Haziran 1928’de Konya’dan başlayarak yurt gezisine çıkan Maarif Vekili, 10 Temmuzda Dolmabahçe Sarayı’na gelerek gezisinden edindiği izlenimleri Gazi Mustafa Kemal’e bildirmişti. İsmet Paşa da 17 ve 19 Temmuzda Dil Heyetinin toplantılarına katılarak çalışmaları konusunda bilgi almıştır. Dil Encümeni adıyla da anılan Dil Heyeti iki kola ayrılmıştı. Bu kollardan biri yazı, diğeri de dil bilgisi üzerine çalışıyordu. </span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="font-family: Arial;">Alfabe yasası çıkmadan önce Gazi Mustafa Kemal, 9 Ağustosu 10 Ağustosa bağlayan gece Sarayburnu’nda yaptığı konuşmada yeni Türk harflerinin kullanılmaya başlanacağını açıkça söylemişti. Bu tarihten sonra Dolmabahçe Kurultayı düzenlenmiş, kabul edilecek yeni harflerle ilgili çalışmalara başlanmıştı. Gazi Mustafa Kemal, çıktığı yurt gezilerinde yeni harfleri halka tanıtmaya başlamıştı. Bu çalışmalar, yasanın başarıya ulaşmasına zemin hazırlıyordu. </span><br />
<span style="font-family: Arial;">Dil Encümeni çalışmalarını tamamlar ve Gazi Mustafa Kemal’in düzeltmeleriyle yeni Türk alfabesine son şekli verilir. 22 Eylül 1928’de Başbakanlığa bir tezkere ile sonuç bildirilir. Bu tezkereden sonra, Maarif Vekâleti, Türk Harfleri Kanun Tasarısını, Dil Heyeti de <em>İmlâ Lûgati</em>’ni hazırlamıştı.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="font-family: Arial;">1 Ekim 1928’de tamamıyla Lâtin esaslı Türk harfleriyle basılan ilk dergi <em>Türkçe Gazete</em> yayımlanır. 2 Ekim 1928’de yapılan öğretmenlerin yazı sınavında da yüzde 95 başarı sağlanır. 1 Kasım 1928 tarihinde Türkiye Büyük Millet Meclisinde kabul edilen ve 3 Kasım 1928’de yayımlanan Resmî Gazete ile yürürlüğe giren 1353 sayılı yasayla Lâtin harflerine dayalı yeni Türk alfabesi uygulamaya konulur.</span><br />
<span style="font-family: Arial;">1928 yılının ikinci yarısında yayım yapmaya başlayan Dil Heyeti, Aralık ayı sonuna dek altı kitap yayımlar: <em>Elifba Raporu</em>; <em>Gramer</em>; <em>Halk Dershanelerine Mahsus Türk Alfabesi</em>; <em>Yeni Türk Alfabesi. İmlâ ve Tasrif Şekilleri</em>; <em>Yeni Yazı ile Kırâat</em>; <em>Dil Encümeni Alfabesi</em>. </span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="font-family: Arial;">3 Kasım 1928 günü, Resmî Gazetede yayımlanan <em>Türk Harflerinin Kabul ve Tatbiki Hakkındaki Yasa</em>, getirdikleri sınırlı olan, belirli olayları veya kişileri konu alan herhangi bir yasa değildi. Türkiye Büyük Millet Meclisinin 1 Kasım 1928 günkü oturumunda görüşülerek kabul edilen ve 3 Kasım 1928’de yürürlüğe giren yeni Türk harfleriyle ilgili yasa, toplum hayatında yeni ufuklar açacak, Türk milletini çağdaş uygarlık düzeyine ulaştıracak, milletçe aydınlanmasını sağlayacak bir yasaydı. </span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="font-family: Arial;">Aslında bu, Türklerin ilk alfabe değişikliği de değildi. Daha önce de çeşitli alfabeler kullanılmış, zaman içerisinde alfabeler değiştirilmişti. Ancak, tarihte yaşanan bu alfabe değişiklikleri uzun bir süreçte gerçekleşmiş, çeşitli coğrafî sahalarda aynı zamanda değişik alfabeler kullanılmıştı. 3 Kasım 1928’de ise yürürlüğe giren bu yasayla bir millet topyekûn alfabe değişikliğini birkaç ay gibi kısa bir süre içerisinde gerçekleştir­miş­tir. Bu kadar kısa sürede ve topluca yapılan alfabe değişikliğinin başarıyla gerçekleşmesinin ardında Gazi Mustafa Kemal’in kararlılığı, azmi ve kültür konusuna verdiği önem bulunmaktadır.</span><br />
<span style="font-family: Arial;">Yeni Türk yazısının bu kadar kısa süre içerisinde büyük bir hızla öğrenilmesinin ve çabucak benimsenmesinin ardında ise bu yazının Türkçeyi en iyi şekilde ifade eden bir yazı olması gerçeği yatmaktadır. Yeni Türk yazısında 29 harf bulunmaktadır. Matbaa yazısında harflerin kelime başında, kelime ortasında ve kelime sonunda yazılışları için ayrı ayrı şekiller bulunmamaktadır. Kelimenin neresinde olursa olsun matbaa yazısında harflerin tek bir yazılış şekli bulunmaktadır. Arap kökenli Osmanlı alfabesinde matbaa yazısında bile her harfin kelime başında, ortasında ve sonunda yazılışı için farklı şekilleri bulunabilmekteydi. Bu durum, yazıda şekil kalabalıklığını ortaya çıkarmaktan başka bir işe yaramıyordu. Osmanlı yazısındaki o günün basım evlerinde dizginin elle yapıldığını, harflerin teker teker alınarak bir araya getirildiği düşünülecek olursa, bir kitabın veya bir gazetenin dizgisinin ne kadar güç bir iş olduğu anlaşılacaktır. Kullanılan yeni yazıdaki her harfin bir ses değerinin olması, harflere iki veya daha fazla sesi gösterme veya bir sesi birkaç harfle gösterme görevinin yüklenmemiş olması, okumayı ve yazmayı son derece kolaylaştır­mış­­tır. Yeni Türk yazısının bir başka önemli özelliği, harflerin yazılışında sözlerin şekil bütünlüğünün korunmasıdır. Osmanlı yazısında bazı harfler kendilerinden sonra gelen harflerle bitişmemekteydi. Arap alfabesinin özelliğinden kaynaklanan bu durum, sözlerin şekil bakımından bölünmesine yol açıyordu. Bitişmeyen harften sonra bırakılan boşluk, sözler arasında bırakılan boşluğa benziyordu. Böyle bir durumda okuyucu, bir sözü bitişmeyen harf yüzünden iki ayrı söz gibi görüyordu. Sözlerin şekil bütünlüğünü bozan bu durum, Osmanlı yazısında yanlış okumalara yol açıyordu. Kullanmakta olduğumuz yeni yazıda kelimelerin bütünlüğünü bozan ve yanlış okumaya yol açan yazım özelliği bulunmamaktadır.</span><br />
<span style="font-family: Arial;">Yeni Türk harflerinin kabulünden sonra ülkede büyük bir seferberlik başlatıldı. İngiliz gazeteleri Türkiye’deki yazı değişikliği çalışmalarını okuyucularına “<em>Türkler topyekûn bir kültür seferberliği başlattılar</em>” cümlesiyle duyurdular. Mustafa Kemal’in, il il, kasaba kasaba dolaşarak elinde tebeşir tahta başında bakkala, kasaba, işçiye, erkeğe, kadına okuma yazma öğrettiği bu haberlerde yer alıyordu. Dünya, ilk defa bir cumhurbaşkanının elinde tebeşir halka okuma yazma öğrettiğini görüyordu.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="font-family: Arial;">Yasanın çıkarılmasından sonra yasa hükümleri hemen işletilmeye başlandı. Yasada devlet dairelerinde 1 Ocak 1929’dan itibaren eski yazının kullanılmasına son verileceği bildiriliyordu. 1 Ocak 1929 tarihinde bütün devlet dairelerinde yeni Türk yazısının kullanımına başlandı. Yeni yayımlanacak kitapların yeni Türk yazısıyla yayımlanması mecburiyeti getirildi. 1929 yılının Haziran ayında tapu senetleri, nüfus ve evlenme cüzdanları, askerlik belgeleri yeni Türk yazısıyla işlendi. Devlet dairelerindeki daktilolar sür’atle değiştirildi. </span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="font-family: Arial;">Basın kuruluşları da 1 Aralık 1928 günü bütün Türkiye’de yeni Türk harfleriyle yayın yapmaya başlamıştı. Gazeteler, dergiler artık yeni harflerle basılmış bir şekilde okuyucusuna ulaşıyordu. İlk günlerde gazetelerin baskı sayısında ve satış sayısında bir düşüş olduğu görüldü. Bunun sebebi pek çok gazetenin yeni harflerle basım yapabilecek teknik donanıma sahip olmamasından kaynaklanıyordu. Hükûmet bütün ekonomik sıkıntılara rağmen gazete ve dergilere aylık maddî yardımda bulunmaya başlamıştı. </span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="font-family: Arial;">Yeni harflerin kabul edilmesiyle birlikte yeni Türk yazısıyla basılmış kitap yayımı hemen başladı. Yeni bir yazıya geçilmesine rağmen kitap yayımında azalma olmadığı gibi büyük bir artış da görülüyordu. 1876’dan 1928 yılına kadarki elli iki yıllık dönemde yaklaşık 27.000 kitap yayımlanmıştı. Bu yılda ortalama 519 kitap demekti. Yeni bir yazıya geçildikten sonra 1928-1938 yılları arasındaki on yıllık dönemde 15.244 kitap yeni harflerle yayımlanmıştır. Bu dönemde bir yılda yayımlanan kitap sayısı ortalama olarak 1524’tür ki bu oran 1928 öncesi dönem için bir yılda yayımlanan kitap sayısının üç katı demektir. </span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="font-family: Arial;">Devlet dairelerinde kurslar düzenlendi. Milletvekilleri, bakanlar, müdürler, memurlar, müstahdemler yeni yazıyı en kısa sürede öğrendiler. Yeni yazıyı öğrenenlerin ilk sınavı yasanın çıkarılmasından altı gün sonra yapıldı. 3 Kasım 1928’de yeni harfler kabul edilmiş, bu harflerden sınavlar 9 Kasım 1928’de başlamıştı. Okullarda ise uygulama daha yasa çıkmadan başlamıştı. Ekim ayı başında okullar açılmış ve elde henüz yeni yazının alfabe kitabı, okuma kitabı olmadan yeni harflerin öğretilmesi işine girişilmişti. Öğretmenler yasanın çıkarılmasını beklemeden, Atatürk’ün Ağustos ayı başında verdiği işaretle okullarda yeni yazıyı öğretmeye başladılar. </span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="font-family: Arial;">Yasanın çıkarılmasından dört gün sonra 7 Kasım 1928’de başbakan İsmet İnönü Türkiye Büyük Millet Meclisinde yaptığı konuşmada halkın yeni harfleri öğrenmesi için Millet Mektepleri açılacağını söyledi. Böylece, yeni yazıyı sadece devlet görevlileri ve öğrenciler değil milletin tamamı öğrenecekti. Amaç, okuma yazma oranını artırmak, milleti cehaletten kurtarmaktı. Millet Mektepleri 1 Ocak 1929 günü resmen açıldı. Kadın erkek, genç yaşlı demeden herkesin Millet Mekteplerinde yeni yazıyı öğrenmesi amaçlanmıştı. İllerdeki, ilçelerdeki Millet Mekteplerinin açılışları bir törenle yapılıyordu. Öğretmen, okuma yazma ve yeni Türk harfleri konusunda bir konuşma yapıyor, ardından Atatürk’ün Türk harfleri konusundaki konuşmasının yer aldığı Gazi Hitabesi Plâğı dinletiliyordu. Plâğın dinlenmesinden sonra açılış tamamlanmış oluyor, derslere başlanıyordu. Yeni Türk harflerini bilmeyen, hiçbir okula veya memuriyete devam etmeyen 16-40 yaş arasındaki her Türk vatandaşı bulunduğu mıntıkada açılacak olan Millet Mektebine devam etmekle mükellef kılındı. Eski yazıyı bilenler iki aylık öğretimden geçiriliyordu. Eski yazıyı bilmeyenler ise ayrı bir programda dört aylık kursa devam ediyordu. Kursların sonunda yapılan sınavda başarılı olanlara diploma veriliyordu. Millet Mekteplerine bir ay içinde 856.000 kişi kaydoldu. Beş yıl içinde 2.305.924 kişi Millet Mekteplerinden mezun oldu. Okul çağındaki öğrenciler ve devlet dairelerinde çalışanlar, bu sayıya dâhil değildir. </span><br />
<span style="font-family: Arial;">Millet Mektepleri gibi, Türk Ocakları, Halkodaları, Halkevleri de çeşitli zamanlarda açtıkları kurslarla okul çağı dışındaki yurttaşlarımız için okuma yazma kursları düzenlemişlerdir. </span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="font-family: Arial;">Devlet dairelerindeki makam adlarının levhalarının yeni yazıyla yazılması sırasında bir başka iş daha yapıldı. Yıllarca Farsça tamlama şeklinde kullanılan daire adları Türkçenin söz dizimi özelliklerine uygun hâle getirildi: <em>Kalem-i mahsusa</em> <em>hususî kalem</em> olarak, <em>müessesat-ı diniyye müdiriyeti</em> <em>dinî müesseseler müdürlüğü</em> olarak, <em>emval-i eytam müdiriyeti</em> <em>yetim malları müdürlüğü</em> olarak, <em>kısm-ı siyasî</em> <em>siyasî kısım</em> olarak değiştirildi. Kelimeler Türkçeleştirilmese bile tamlamalar Türkçeye uygun hâle getirilmiş oluyordu. Bu değişiklikler, 1932’deki özleştirme akımının ilk işaretleri idi.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="font-family: Arial;"><strong><span style="font-family: Arial;"><span style="color: red;"><strong>Türk Dil Kurumunun Kuruluşu</strong></span></span></strong></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="font-family: Arial;">Yazı Devriminden sonra Dil Heyeti dağılmamış, yeni üyelerin katılmasıyla genişletilmişti. Çoğunlukla Dil Encümeni, kimi zaman Dil İstişâre Heyeti veya Türk Dili Lûgati Encümeni adıyla tanınan kurulun kullandığı mektup kâğıdının başlığından anlaşıldığına göre, resmî adı daima Dil Heyeti olmuştur. Heyetin yeni üyeleri Ahmet Rasim, Reşat Nuri, Celâl Sahir, Velet Çelebi, İsmail Hikmet, Besim, İbrahim Necmi, Hamit Zübeyir, Hasan Fehmi, İshak Refet, Mehmet Baha, Yaşar Beyler ile Ankara Etnografya Müzesi Müdürü Gyula Mészáros idi. Kurul, Ankara’da Mithatpaşa Caddesi’ndeki binada çalışmış, Talim Terbiye Heyeti başkanı Mehmet Emin Bey toplantılara başkanlık etmişti. </span><br />
<span style="font-family: Arial;">1928 yılı sonunda, yazı sorunundan dil sorununa geçilecektir. 1928 yılının Aralık ayında terimlerin Türkçeleştirilmesi sorununu görüşmek üzere, İstanbul Darülfünununda 15 üye, Darülfünun Emini Prof. Dr. Neşet Ömer’in başkanlığında toplanmış ve bulunan karşılıklar Ankara’daki Dil İstişâre Heyetinin onayına sunulmuştu. Bu kurul, İcra Vekilleri Heyetinin 5 Aralık 1928 günkü kararı üzerine Maarif Vekâletince kurulmuştu. Kurulun görevleri şunlardı: 1. Bütün okul kitaplarının temelini oluşturacak iyi bir dil bilgisi kitabının hazırlanması. 2. Temel gereksinimlere cevap verebilecek bir Türkçe sözlüğün hazırlanması. Sözlüğün hazırlanmasında elden geldiğince Arapça ve Farsça yabancı sözlerin yerine halk dilinden ve eski kitaplardan seçilecek Türkçe sözlerin konulması. 3. İstanbul ağzına göre imlâ kurallarının belirlenmesi. </span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="font-family: Arial;">Dil İstişare Heyeti ilk iş olarak, yeni alfabenin kabulünden sonra, eski Dil Heyetinin ele aldığı “İmlâ Lûgati”nin hazırlanmasını hızlandırmıştır. Çalışmaların başında, bu iş için Şemsettin Sami’nin <em>Kamus-ı Türkî</em>’siyle Mehmet Baha’nın <em>Yeni Türkçe Lûgat</em>’ini esas almıştır. 29 Ekim 1928’e dek 25.000 sözden oluşan bu <em>İmlâ Lûgati </em>her hafta 5 formalık fasiküller hâlinde yayımlanmış ve kitap 12 Aralık 1928 tarihli bir ön sözle piyasaya çıkmıştır. Ön sözün altında Ahmet Cevat, Ahmet Rasim, Celâl Sahir, Falih Rıfkı, Fazıl Ahmet, İbrahim Necmi, İbrahim Osman, İsmail Hikmet, Mehmet Baha, Mehmet Emin, Mehmet İhsan, Ragıp Hulûsi, Ruşen Eşref, Yakup Kadri imzaları bulunmaktadır. </span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="font-family: Arial;">Bu İmlâ Kılavuzundaki ön söz, Türkçemizdeki sözleri şöyle sınıflamıştı: 1. Halkça benimsenen sözler, 2. Yazarlarca kabul edilip halkça benimsenmeyen sözler. Birinci kümede şunlar yer almıştır: 1. Türkistan’dan gelen ve Türk aslından olan sözler. 2. Anadolu kıyıları ile Rumeli’nin ele geçmesi sonucu olarak Türkçeye giren sözler; 3. Batı kökenli olan sözler. İkinci kümede de şunlar yer almaktaydı. 1. Arap ve Fars aslından olup halk dilinde yaşayan sözlerin yerini tutmak üzere eski yazarlarca kullanılan sözler. 2. Türkçeleri bulunmadığından dolayı eski ve yeni Türk yazarlarınca kabul edilen Arap ve Fars kökenli sözler. 3. Yeni bilim kollarıyla ilgili terimler için Arapça köklerden Türk bilginlerince türetilmiş sözler. 4. Ya hiç Türkçeleri olmayan ya da Arapça köklerden yapılan sözlerin daha kolay anlaşılan Fransızca, Almanca ve İngilizceden alınmış karşılıkları.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="font-family: Arial;">Encümen, birinci kümedeki sözleri, halkça benimsenmiş olduğu için, ulusun malı saymış ve kılavuzda bunlara yer vermiş, Türkçe kökenli hiçbir sözü atmamıştı. İkinci grupta yer alan sözlere ise başka işlem yapmak gereğini duymuştu: Yazı dilinde önemli bir özelliği ve anlatış gücü olmayan sözleri önemsememiş, fakat öz Türkçede karşılıkları bulunmadığından veya bilimsel bir yolla yapılmış Türkçe sözlerle anlatılamadığından dolayı, şimdilik gerekli görülen sözlere, hangi asıldan olursa olsun, dokunmamış ve bunları kılavuza almıştı. 1928 yılı sonunda yayımlanan <em>İmlâ Lûgati,</em> 1941’e dek dairelerde ve okullarda kullanılmıştı. Encümen 1929 yılında, <em>Türkçede Kelime Teşkiline Yarayan Lâhikalar</em> adıyla bir kitapçık yayımladı. </span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="font-family: Arial;">17 Şubat 1929’da, Ankara’da, Başvekil İsmet Paşanın başkanlığında bir toplantı yapılmıştı. Talim ve Terbiye Heyeti üyeleri, Dil Heyeti, Darülfünun müderrisleri, Güzel Sanatlar Akademisi temsilcilerinin katıldığı toplantıda bir “Türk Sözkitabı”nın hazırlanması karar altına alınmış, bu alanda çalışacak olanlara “dili saf olarak meydana çıkarmak” yönergesi verilmişti. Tasarlanan sözlüğe girecek olan terimlerin düzenlenmesi işini Darülfünun üzerine almıştır.</span><br />
<span style="font-family: Arial;">Bu girişimi ve girişimin amacını Falih Rıfkı Atay, şöyle anlatır:</span><br />
<span style="font-family: Arial;"><strong>“<em>Dil meselesi ilk önce Başvekil İsmet Paşa’nın bir parolası ile doğmuştur. İsmet Paşa:</em></strong></span><br />
<em><span style="font-family: Arial;"><strong>-Larousse’un bir türkçesini yapınız, diyordu.</strong></span></em><br />
<em><span style="font-family: Arial;"><strong>Başvekilin iddiası sade idi: İki ciltlik Larousse lûgatinin kelimeleri türkçede karşılanmalıdır&#8230;</strong></span></em><br />
<strong><em><span style="font-family: Arial;">Larousse tercümesine başlanınca Osmanlıcanın fakirliği hemen meydana çıktı. Birçok kelimeye ihtiyaç vardı: Bunlar ya eski metinlerde bulunacak, yahut yeniden yapılacaktı.</span></em><span style="font-family: Arial;">” </span></strong></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="font-family: Arial;">Fransızcadan Türkçeye ve Türkçeden Türkçeye sözler üzerinde çalışan Dil Encümeni 1931 yılı ortasına dek 50.000 sözü gözden geçirmiş, birkaç binini baskıya hazırlamıştı. Ancak, bu çalışma bir sonuca ulaşamadan ödeneğin kesilmesi üzerine Encümen dağılmak zorunda kalır.</span><br />
<span style="font-family: Arial;">1932’ye gelene kadar dille ilgili kimi yayınlar dikkati çeker. Ali Ekrem’in dili arılaştırma konusunda tutucu olan <em>Lisanımız </em>kitabı, Prof. Yusuf Ziya’nın dil karşılaştırmalarına girişen <em>Yunandan Evvelki Türk Medeniyeti </em>adlı incelemesi ve İshak Refet’in <em>Dil Kavgası </em>adlı tartışma yazısı basılmıştır. Bu kitaplar arasında öyle bir kitap vardı ki içeriğinin yanı sıra Gazi Mustafa Kemal’in bu esere yazdığı küçük bir yazı bu kitabı Türk dili tarihi açısından önemli kılacaktı. Prof. Sadri Maksudi, 1930 yılı sonlarına doğru <em>Türk Dili İçin: Geçmişteki, Bugünkü ve Gelecekteki Yazı Dilimiz Üzerinde Düşünceler </em>adlı kitabını Türk Ocaklarının yayın dizisi arasında yayımlamıştı. Gazi Mustafa Kemal, bu kitabın başına şu sözleri yazdı: </span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="font-family: Arial;"><strong>“<em>Millî his ile dil arasındaki bağ çok kuvvetlidir. Dilin millî ve zengin olması millî hissin inkişafında başlıca müessirdir. Türk dili, dillerin en zenginlerindendir; yeter ki bu dil, şuurla işlensin. Ülkesini, yüksek istiklâlini korumasını bilen Türk milleti, dilini de yabancı diller boyunduruğundan kurtarmalıdır.</em>” </strong>Gazi M. Kemal</span><br />
<span style="font-family: Arial;">Bu öz deyişinin başında 2 Eylül 1930 tarihi yazılıydı. İşte bu sözler, 1932 yılının yaz aylarında yapılacak girişimin ana düşüncesini oluşturuyordu. Ümmet toplumundan ulus toplumuna geçişte tarih ve dil birliğinin sağlanması gerekliydi. Bunun bilincinde olan Gazi Mustafa Kemal, tarih ve dil konularında araştırma yapmak üzere birer cemiyet kurulması düşüncesindeydi. Türk tarihi ile ilgili bilimsel çalışmalar yapmak üzere önce Türk Tarihi Tetkik Cemiyeti 19 Nisan 1931’de kurulur. 2-11 Temmuz 1932 tarihleri arasında da I. Türk Tarih Kurultayı toplanır. Kurultay hazırlıkları sırasında dil sorunu da gündeme gelir. </span><br />
<span style="font-family: Arial;"><strong>“<em>1932 Temmuz ayında toplanacak olan Birinci Türk Tarih Kurultayı’nda okunacak tezlerin, Kurultay’dan önce, tartışmaları Atatürk’ün huzurunda yapılıyordu. İşte bu tarih çalışmaları ilerlerken Atatürk dil meselesini de ele almak gerekliliğini duymuştu.</em></strong></span></p>
<p style="text-align: justify;"><em><span style="font-family: Arial;"><strong>Çünkü tarihî konuların işlenmesi sırasında filolojik, etnolojik araştırmaların zarurî olduğu meydana çıkıyordu. Atatürk dil nazariyelerini izah eden kitapları okuyor ve her tarihî konu içinde dil belgeleriyle halledilecek meseleler olduğunu görüyordu. İşte bu Birinci Türk Tarih Kurultayı’nın hazırlıkları sırasında, bu meselelerle meşgul oluyordu.</strong></span></em></p>
<p style="text-align: justify;"><strong><em><span style="font-family: Arial;">Tarihe yardımcı olacak dil incelemelerini aynı kurum içinde birçok kol olarak ayırmayı konuşmalarımız arasında bana telkin ediyordu</span></em><span style="font-family: Arial;">”.</span></strong><br />
<span style="font-family: Arial;">Tarih Kurultayı’nı büyük bir dikkatle takip eden Atatürk, bildirilerin sunulması sırasında dil sorununa yeniden eğilme fırsatı bulmuştu. Bildirilerini sunan değişik kuşaklardan tarihçilerin dilleri, özellikle kullandıkları tamlamaların farklılığı, dilin ön plâna alınması düşüncesini uyandırmıştı. Hatta Gazi Mustafa Kemal’e göre, bu işte hiç gecikilmemeliydi. Başlangıçta dil sorununun Türk Tarihi Tetkik Cemiyeti bünyesinde bir kol olarak ele alınması düşünülür. Ancak, dil sorunu başlı başına ele alınması gereken bir konudur. Nitekim Tarih Kongresi’nin sonlarını Prof. Âfet İnan şöyle anlatır:</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="font-family: Arial;"><strong>“<em>Tarih Kurultayı’nın bitmek üzere olduğu günlerde, dil incelemeleri için ayrı bir teşekkülün lüzumu üzerine bana sorular sormaya başlamıştı&#8230; Benim bu hususta cevabım şu olmuştu: ‘Dil, tarihten ayrı bir metot ile incelenmesi gereken bir konudur.</em>”</strong></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="font-family: Arial;">Kurultay’da seçilen Türk Tarihi Tetkik Cemiyetinin üyeleri 11 Temmuz 1932 günü Gazi Mustafa Kemal tarafından Köşk’e davet edilmişlerdi. Âfet Hanım, Yusuf Akçura, Samih Rifat, Sadri Maksudi, Hamid Zübeyr ve Macar Profesör Zayti Frenç’in de aralarında bulunduğu bir kurul, gelecek yıla yetiştirilecek büyük tarih kitabının bölümlerini ve bunları kimlerin yazacağını konuşuyorlardı. Akşamüzeri toplantıya Ruşen Eşref Bey de Gazi’nin özel konuğu olarak çağrılır. Ruşen Eşref Ünaydın, anılarında Türk Dil Kurumunun kuruluşuna nasıl karar verildiğini şu sözlerle anlatır: </span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="font-family: Arial;"><strong>“<em>Akşamüzeri Çankaya’ya gittim. Kendileri birkaç vakittir Yeni Köşk’e geçmişlerdi. Yukarı katta, kitap odasının yanında çalışma salonunda huzurlarına çıktım&#8230; Salonun orta yerinde uzun masasının başında oturuyorlardı. O masanın etrafında Türk Tarihi Tetkik Cemiyeti azaları da vardı&#8230; Tarih konuşması bitmek üzere iken Gazi hazretleri, oradakilere sordular:</em></strong></span></p>
<p style="text-align: justify;"><strong><em><span style="font-family: Arial;">-Dil işlerini düşünecek zaman da gelmiştir. Ne dersiniz</span></em><span style="font-family: Arial;">.”</span></strong></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="font-family: Arial;"><span style="font-family: Arial;">Dil Encümeni görev yaptıktan bir süre sonra, çalışma hızını kaybetmiş, tahsisatı kesilmişti. Kısacası Encümen artık çalışmıyordu. Bunları yakından bilen Atatürk, o akşam Köşk’te hazır bulunanlara düşüncelerini şöyle açıklar: </span><br />
<span style="font-family: Arial;"><strong>“<em>Öyle ise, Türk Tarihi Tetkik Cemiyeti gibi bir de ona kardeş bir dil cemiyeti kuralım. Adı Türk Dili Tetkik Cemiyeti olsun</em>.”</strong></span></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="font-family: Arial;"><span style="font-family: Arial;">Böylece bir dil “cemiyet”inin kurulması için ilk adımlar atılır. Ancak, hareketin çok çabuk gerçekleşmesini isteyen Gazi, bu arzusunu hazır bulunanlara söylediği şu sözleriyle belirtir: </span><br />
<span style="font-family: Arial;"><strong>“<em>Yarın Hükûmete istida verip Cemiyet’in iznini almalı. Fakat bunun için daha önce bir reis, bir de umumî kâtip seçmeli. Ben her ikisini de burada, aramızda görüyorum</em>.”</strong></span></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="font-family: Arial;"><span style="font-family: Arial;">Samih Rifat başkan, Ruşen Eşref de kâtip olacaklardır. Üyelikler için de Ruşen Eşref’in teklifi üzerine Yakup Kadri ile Celâl Sahir uygun görülürler. Gazi Mustafa Kemal, cemiyetin nizamnamesinin hazırlanması için geçici olarak Türk Tarihi Tetkik Cemiyetinin nizamnamesinden yararlanılmasını, yenisinin ilerde yapılmasını önerir.</span><br />
<span style="font-family: Arial;">Gazi Mustafa Kemal,<strong> “<em>bir dil cemiyeti kuralım</em>” </strong>derken yeni cemiyetin ne gibi işlerle uğraşacağını kendi eliyle çizdiği şemada şöyle belirtmişti: </span></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="font-family: Arial;"><strong><span style="color: red;">Filoloji ve Lengüistik Türk Dili</span> </strong></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="font-family: Arial;">Filoloji ve Lengüistik Lûgat ve Gramer ve Etimoloji</span><br />
<span style="font-family: Arial;">Istılah Sentaks</span><br />
<span style="font-family: Arial;">Gazi Mustafa Kemal’in bu şema ile göstermeye çalıştığı konulara Âfet İnan daha değişik bir açıdan yaklaşıyor ve Gazi’nin görüşlerini şu ifadelerle ortaya koyuyordu:</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="font-family: Arial;"><strong>“<em>Atatürk’ün Türk Dil Kurumu için hedefi iki cepheli olmuştur:</em></strong></span></p>
<p style="text-align: justify;"><em><span style="font-family: Arial;"><strong>1. Türk dilinin sadeleşmesi, halkın konuşma dili arasında bir birlik ve ahenk kurulması. Konuşma, edebiyat ve bilim dilimizin kesin kurallarla tespit edilerek tarihî metinlerden ve yaşayan halk lehçelerinden taramalar, derlemeler yaparak bir kelime ve terim hazinesi vücuda getirilmesi.</strong></span></em></p>
<p style="text-align: justify;"><em><span style="font-family: Arial;"><strong>Bunların başarılması için zamana ve yeni bir kurulun sürekli çalışmalarına ihtiyaç gösteriyordu.</strong></span></em></p>
<p style="text-align: justify;"><strong><em><span style="font-family: Arial;">2. Dil incelemelerinde ikinci hedef, tarihî araştırmalarda belge olan, ölü veya eski dillerin metotlu bir şekilde incelenmesi ve mukayese edilmesi</span></em><span style="font-family: Arial;">”</span></strong></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="font-family: Arial;">12 Temmuz 1932 günü Türk Dili Tetkik Cemiyetinin (TDTC) <em>izinname</em>si Emniyet-i Umûmiye (Emniyet Genel) Müdürlüğüne gönderilir ve böylece Cemiyet resmen tescil edilmiş olur. İzinname suretinde Cemiyetin kuruluş amacı “<em>Türk dilini tetkik ve elde edilecek neticeleri neşretmek</em>” olarak yazılmıştır. </span><br />
<span style="font-family: Arial;">TDTC’nin nizamnamesinin birinci maddesinde Türkiye Cumhuriyeti Reisi Gazi Mustafa Kemal Hazretlerinin yüksek himayeleri altında ve Ankara şehrinde Türk Dili Tetkik Cemiyeti adlı bir cemiyet kurulduğu yazılmıştır. Maarif Vekilinin “fahrî reis” olduğu ikinci maddede belirtilmiş, Cemiyetin amacı ise nizamnamenin 3. maddesinde yer almıştır: <strong>“<em>Cemiyetin maksadı Türk dilini tetkik ve elde edilen neticeleri neşir ve tamim etmektir</em>”.</strong></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="font-family: Arial;"><span style="color: red;"><strong>Birinci Türk Dil Kurultayı</strong></span></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="font-family: Arial;">Kuruluş işlemlerinin tamamlanmasının ardından Cemiyetin yapılanma işleri hızla tamamlanır. Ancak Cemiyetin kurulması, işlerin hallolduğu anlamına gelmemektedir. Yaz tatili için Yalova’ya giden, oradan da İstanbul’a geçen Gazi Mustafa Kemal, kurduğu Cemiyetin istediği faaliyetleri gerçekleştirebilmesi için tatil süresince bu yeni eseriyle yakından ilgilenmeyi sürdürecektir. Yalova’da dil işi için Türk tarihine çizdiği programdan ayrı ve yepyeni bir yol izler.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="font-family: Arial;"><strong>“<em>Önce Kurultayı toplamak, tezi orada anlatmak, dil mütehassıslarının, ediplerin, şairlerin, gazetecilerin, muallimlerin düşüncelerini dinlemek, bütün milleti kendi dilinin işlerinde alâkalandırmak, nizamnameyi, programı kurultayda konuşturmak, merkez heyetini ona göre seçtirmek, sonra hızla çalışmaya geçmek.</em>”</strong></span><br />
<span style="font-family: Arial;"><strong></strong></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="font-family: Arial;"><span style="font-family: Arial;">Daha sonra Dolmabahçe Sarayı’nda devam eden çalışmalar sırasında Eylül ayı içinde bir Dil Kurultayı’nın toplanacağının ilân edilmesini ve ilgililerin bu kurultaya çağrılmasını ister. 3 Eylül 1932 günü basına verilen ve ertesi gün gazetelerde yer alan bir beyannameile toplantının yapılacağı duyurulur. Kadın, erkek her yurttaşın davetli olduğunu, doğrudan doğruya çalışmak arzusunda olanların Dolmabahçe Sarayı’ndaki Cemiyet Kâtipliğine başvurmaları istenir. </span><br />
<span style="font-family: Arial;">Yusuf Akçura, H. Cemil Çambel, Yunus Nadi gibi ilk müteşebbis heyet üyelerinden kimileri hastalık, gezi gibi sebeplerden dolayı İstanbul’da bulunamadığından, Gazi’nin isteğiyle yerlerine, dil tezini anlatıp savunacak kişilerden oluşan yeni bir kurul seçildi. Samih Rifat, Ruşen Eşref, Ragıp Hulûsi, Reşat Nuri, Dr. Ali Saim, Celal Sahir, Ahmet Cevat, Ahmet İhsan, Ali Canip, Hasan Âli, İhsan, Ruşeni, Yakup Kadri Beylerden oluşan bu kurulun başkanı Samih Rifat, Genel Sekreteri Ruşen Eşref, Veznedarı Celâl Sahir Bey’di. Samih Rifat Bey, hasta olduğu için Çamlıca’daki evinden Dolmabahçe Sarayı’ndaki bir odaya taşınmış, doktor gözetiminde hasta yatağında Kurultay çalışmalarını yönetmiş, program ve tüzük taslağını hazırlamıştı.</span></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="font-family: Arial;">Kurulun çalışmaları Gazi Mustafa Kemal tarafından benimsenir ve Kurultayın toplanacağı gün, 20 Eylül 1932’de basın aracılığıyla bütün yurda duyurulur. Kurultay’da konuşulacak başlıca konular şu üç başlık altında toplanmıştır:</span><br />
<em><strong><span style="font-family: Arial;">1.</span><span style="font-family: Arial;">Dilin menşei</span></strong></em><br />
<em><strong><span style="font-family: Arial;">2.</span><span style="font-family: Arial;">Türk dilinin bugünkü hâli, asrî ve medenî ihtiyaçları</span></strong></em><br />
<em><strong><span style="font-family: Arial;">3.</span><span style="font-family: Arial;">Türk dilinin müstakbel inkişafları</span></strong></em></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="font-family: Arial;">Kurultay, iki ay gibi çok kısa bir sürede hazırlanır ve 26 Eylül-4 Ekim 1932 tarihleri arasında Dolmabahçe Sarayı’nda toplanır. Çağrılılar arasında dilciler olduğu kadar, Abdülhak Hamit, Sami Paşazade, Halit Ziya, Cenap Şahabettin, Hüseyin Cahit, Hüseyin Rahmi, Mehmet Emin, Ahmet Haşim, Ahmet Rasim, Falih Rıfkı, Yunus Nadi gibi şair ve yazarlar da bulunmaktaydı. Daha Kurultay öncesinde Hüseyin Cahit’in tezi büyük tartışma yaratmıştı. Falih Rıfkı da Hüseyin Cahit’in düşüncelerine benzer düşünceler taşımaktaydı. Kurultay öncesi, bu görüşünü Atatürk’e açıklayan Falih Rıfkı’ya Atatürk:</span><br />
<span style="font-family: Arial;"><strong>-<em>Çocuğum, senin de Hüseyin Cahit gibi düşündüklerin olabilir. Fakat ona cevap verecek olanların cesaretini kırma</em>, der. </strong></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="font-family: Arial;">Hüseyin Cahit’in dilin kendi doğal gelişmesine bırakılması gerektiği ve dilde zorlama yapılamayacağı şeklindeki konuşmaları Kurultayda büyük tartışma yarattı. Ali Canip, Fazıl Ahmet, Hasan Âli, Samih Rifat karşı düşüncelerini belirttiler. Kurultay, Kurumun yürüteceği çalışmaların programını yapmış ve yöneticileri seçmişti. Kurultayda alınan kararlar, çalışmaların nasıl yapılacağını ortaya koyuyordu. Yapılması gereken işler şöyle sıralanmıştı: Türkçenin Sümer, Eti gibi en eski dillerle, Hint-Avrupa ve Sami dilleriyle karşılaştırmasının yapılması; Türkçenin tarihî gelişiminin araştırılması ve karşılaştırmalı dil bilgisinin yazılması; lehçeler ve terimler sözlüklerinin hazırlanması, Türkçe sözlük çıkarılması; halk dilindeki ve tarihî metinlerdeki Türkçe kökenli sözlerin derlenmesi, taranması ve yayımlanması; Türkçede söz türetme ilkelerinin belirlenmesi ve bu ilkelere uygun biçimde Türkçe köklerden yeni sözler türetilmesi; özellikle yazı dilinde sıkça kullanılan yabancı kökenli sözlerin yerini alacak öz Türkçe sözlerin önerilmesi ve yaygınlaştırılması; başka ülkelerde yayımlanan Türk dili ile ilgili yayınların toplanması, gerekli olanların Türkçeye çevrilmesi; Türk dili ile ilgili yazıların yer aldığı bir derginin yayımlanması; gazetelerde dil konularına özel sayfa ayrılması. </span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="font-family: Arial;">Birinci Türk Dil Kurultayı’nın ardından 17 Ekim 1932 günü Cemiyetten yapılan açıklamada Kurultay’da dil konusunda köklü işlerin yapılmasına karar verildiği ve bu işlerin yapılmasıyla Türk Dili Tetkik Cemiyeti Merkez Heyetinin görevlendirildiği belirtilir. Türk dilini, millî kültürün eksiksiz bir anlatım aracı hâline getirmek, çağdaş uygarlığın önüne koyduğu bütün gerekleri karşılayacak bir mükemmelliğe eriştirmek, temel unsurları öz Türkçe olan millî bir dil yaratmak Kurultayın amacı olarak gösterilmişti. Halkçılık ilkesine göre halk ile aydınlar arasında mahiyet bakımından iki ayrı dilin varlığı ortadan kaldırılmalı ve millî bir dil yaratılmalıydı. Bu amacı gerçekleştirmek için Türkçeye yabancı olan unsurları yazı dilinden atmak gerekiyordu. Bunun için de yazılı kaynakları, halk ağzında yaşayan dil malzemesini araştırarak geniş derleme ile büyük bir <em>Türk Lûgati</em>’nin hazırlanması, Türk lehçelerini içine alacak bir <em>Türk Lûgati</em> meydana getirilmesi, Türkçenin yazısını, bağlı olduğu oluşum yasalarını belirleyerek Türkçenin dil bilgisi ile söz diziminin ortaya çıkarılması sağlanmalıydı. Açıklamada terimler konusuna da önemli bir yer ayrılmıştı. Batı dillerinin hiçbirinden aşağı olmamak üzere, onlardaki yüksek kavramları anlatacak keskinliği, açıklığı taşımak üzere bilim dilimizin belkemiği olan terimleri de belirlemek gerekiyordu. Bütün bunlar, en güzel en uyumlu Türkçeye bağlı kalmak ilkesini gözden uzak tutmadan yapılacaktı. </span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="font-family: Arial;">Açıklamada bu çalışmaların başarıya ulaşabilmesi için bütün milletin, köylüsüyle şehirlisiyle emek birliği yapması gerektiği vurgulanıyordu. TDTC’nin açıklaması şu cümle ile sona eriyordu: <strong>“<em>Bize en büyük güçlükleri yenmek için, en çetin engelleri yıkmak için her zaman fikir, kuvvet, cesaret ve emniyet veren Gazi Hazretlerinin Türk dilinin canlandırılması işinde de başımızda bulunması, bize yüksek delâlet ve işaretleriyle rehberlik etmesi işlerimizde muvaffakiyetin en kat’î bir delilidir</em>”</strong></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="font-family: Garamond;"><span style="font-family: Arial;"><span style="color: red;"><strong>Kurultay Sonrası Çalışmalar</strong></span></span></span><br />
<span style="font-family: Garamond;"><br />
<span style="font-family: Arial;">Bu duyurudan sonra Bakanlar Kurulunca 21 Kasım 1932 tarihinde kabul edilen 13507 sayılı <em>Söz Derleme Talimatnâmesi</em> ve ardından da 1933 yılı baharında yayımlanan beyannamelerle, daha sonra Dil Devrimi olarak adlandırılacak çalışmalar başladı. Bütün ülkede bir anda dil seferberliği başladı. Yazı ve konuşma dilinde kullanılan Arapça sözlerin Türkçe karşılıklarının en kısa yoldan ve az zamanda bulmak işini yurttaşların yardımıyla gerçekleştirmek için anket hazırlandı. Bu anket için Şemsettin Sami’nin <em>Kamus-ı Türkî</em> adlı eseri esas alınacaktı. Bu sözlükte bulunan sözlerden konuşmada ve yazmada kullanılmakta olan Arapça ve Farsça sözler taranarak bunlardan karşılıkları aranacak olanlar birbiri ardınca listeler hâlinde her gün ajans, radyo ve gazetelerde bildirilecekti. Anketin sonucunun üç ayda alınması tasarlanıyordu. Bu çalışmayla bir karşılıklar kılavuzunun hazırlanması amaçlanmıştı<strong>. </strong>Açıklamada gazetelerin bu listeleri açacakları dil sütununda “<em>halkın dikkatine çarpacak bir yolda neşredecek ve herkesin bu sözlere karşılık bulmasını teşvike elinden geldiği kadar çalışacak</em>”ları özellikle belirtiliyordu. Listedeki sözlere karşılık olarak gönderilecek teklifler de gene bu dil sütunlarında yayımlanacak ve bu nüshalardan üçer adet Cemiyet merkezine gönderilecekti. Gazetelerin hacminin bütün cevapları basmaya yetmediği durumlarda basılamayan cevapların da gazeteler tarafından Cemiyet Merkezine gönderilmesi isteniyordu. Gazetelerin görevleri bununla da bitmiyordu. Gazetelerdeki bütün yazarlar, beğendikleri karşılıkları yazılarında kullanacaklardı. Böylelikle bu karşılıkların dilde tutunması amaçlanıyordu. </span><br />
<span style="font-family: Arial;">Ülkenin aydınlarından, okuryazarlarından da beklenenler bu beyannamede yer almaktaydı. Gazetelerde çıkacak, ajanslar ve radyolarla bildirilecek olan Arapça ve Farsça sözlere düşündükleri, beğendikleri öz Türkçe karşılıkları teklif olarak yazmak, bu karşılıkların bir suretini doğrudan doğruya Ankara’da TDTC Merkezine göndermek ve bir suretini de bulunduğu yerdeki gazeteye bildirmek görevi veriliyordu.</span></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="font-family: Arial;">Cemiyet, 10 Mart 1933’te Anadolu Ajansına ve diğer basın kuruluşlarına gönderdiği beyannamede anket uygulamasının başlayacağını duyurmaktadır:</span><br />
<span style="font-family: Arial;"><strong>“<em>TDTC’nin açtığı anket yarın başlıyor. Cemiyet, yarın radyolara, ajansa, gazetelere birinci liste olarak 16 söz bildirecektir. Bu sözler Kamus-ı Türkî’den seçilmiştir. Gazetelerin birinci dil anketi listesinin çıktığını birinci sayfalarında kalın harflerle göstermeleri ve listeyi göze çarpar bir yolda basmaları rica olunur.</em></strong></span></p>
<p style="text-align: justify;"><em><span style="font-family: Arial;"><strong>Birinci listede yazılı sözlerin ister birine, yahut birkaçına, ister hepsine karşılık bulan yurttaşlar, bu karşılıkları gazetelere ve Cemiyete bildireceklerdir. Karşılık gönderenlerin listeleri birbirine karıştırmayarak, her listedeki sözler için ayrı birer kâğıt yazmaları, gelen karşılıkları dizilemekte çok işe yarayacaktır. Gazetelerin de gelen karşılıkları liste sayılarına göre ayrı ayrı yazmaları kolaylık verici bir şeydir.</strong></span></em><br />
<em><span style="font-family: Arial;"><strong>Listedeki sözlere karşılık ararken, her sözün anlattığı düşünceye yakın başka düşünceleri de göz önünde bulundurmak, doğru ve uygun karşılık bulmaya yarar. Birinci listede çıkacak sözlerden biri de ‘âti’dir. Buna karşılık ararken, buna çok yakın olan ‘istikbal’, ‘müstakbel’ sözleriyle aradaki ince ayrılığı da düşünmelidir.</strong></span></em><br />
<em><span style="font-family: Arial;"><strong>Bir sözün anlattığı türlü düşüncelere ayrı ayrı karşılıklar gösterilebilir. ‘Ati’ sözünün ‘gelecek zaman’, ‘aşağıda’ düşüncelerine uyan iki manasını birden bir Türkçe karşılıkla anlatamazsak ikisine ayrı ayrı karşılık ileri sürebiliriz. ‘İstikbal’ sözünün ‘zaman’ ve ‘karşılama’ manaları da böyledir.</strong></span></em></p>
<p style="text-align: justify;"><em><span style="font-family: Arial;"><strong>Listeler sıra sayılarıyla çıkarılacaktır. Her listeye karşılık verenler cevaplarında liste sayısını anarak karşılık buldukları sözleri sıralamalı ve karşılarına da buldukları karşılıkları yazmalıdır. </strong></span></em><br />
<em><span style="font-family: Arial;"><strong>Cemiyete gelen cevaplar ve gazetelerde yazılacak karşılıklar, sıralanarak, ileri sürülen türlü karşılıklar arasında en uygun görülen bir, yahut birkaç karşılık basılacak olan karşılıklar kılavuzuna konulacaktır.</strong></span></em></p>
<p style="text-align: justify;"><em><span style="font-family: Arial;"><strong>Bu anket, her gün konuşup yazdığımız dilin içinde duran Arapça ve Farsça sözler yerine öz Türkçe sözler konulmasını kolaylaştıracağı için yurttaşların bu büyük dil işine ellerinden geldiği kadar yardım etmek isteyecekleri belli bir şeydir.</strong></span></em><br />
<em><span style="font-family: Arial;"><strong>Türk yazarları da, ortaya dökülecek olan bu karşılıklardan beğendiklerini şimdiden yazılarında kullanarak dilimizin özleşmesinde öncülük etmiş olacaklardır.</strong></span></em><br />
<em><span style="font-family: Arial;"><strong>Söz listeleri, günlerce bir harfle başlayan sözlere bağlanarak bıkkınlık vermemek için, her gün başka harfle başlayan sözlerden verilecek, sonra gene başa dönülerek kalanlar başka listelere konulacaktır.</strong></span></em></p>
<p style="text-align: justify;"><em><span style="font-family: Arial;"><strong>Karşılıkları aranacak sözler için yabancı kökten geldiği sanılan her söz bulunacaktır. Bunların içinde çok yayılmış herkesin söylediği sözler de olabilir. O sözlere karşılık aranması, hatta bulunması onların dilden çıkarılacağı demek değildir.</strong></span></em></p>
<p style="text-align: justify;"><em><span style="font-family: Arial;"><strong>Anketin nasıl yapılacağı için üç günden beri yazılan şeyler, bu işin her yanını ortaya koymuştur. Bununla beraber gazetelerden, yahut yurttaşlardan bir noktada tereddüde düşenler olursa, TDTC Merkezinde Neşriyat Kolundan sorulabilir.”</strong></span></em><br />
<span style="font-family: Arial;"><strong></strong></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="font-family: Arial;"><span style="font-family: Garamond;"><span style="font-family: Arial;">Belirlenen amacı gerçekleştirmeye yönelik çabalarda hükûmet ve yönetim Kurumu tam yetkiyle destekliyordu. Her ilde bir ‘dil heyeti’ kuruldu. Valinin başkanlığındaki heyette TDTC’nin yerel şubelerinin üyelerine ek olarak belediye başkanı, üst düzey bir askerî yetkili, maarif ve sağlık müdürlüklerinden yetkililer, lise müdürleri ve diğer yetkililer bulunuyordu. Aynı şekilde her ilçede en yüksek yerel görevlilerden oluşan benzer heyetler kuruldu. Çoğunluğunu öğretmenlerin oluşturduğu derleyiciler, derledikleri sözleri çeşitli bilgilerle birlikte fişlere yazıyorlar, bu fişleri TDTC Genel Merkezine gönderiyorlardı. Bu çalışmanın yapılmasında gösterilen özene karşılık derleyicilerin çoğunun dil bilimi öğretiminden yoksun olması yüzünden fişlerde yanlışlıklar ve eksiklikler vardı. Derleyicilerin çoğunun yeni Türk yazısını sözlerdeki sesleri işaret etmeden kullanması, imlâda birliğin sağlanamamasına yol açmıştı. Bu yüzden daha sonra yayımlanacak sözlükteki bu türden yanlışlar, eleştiri konusu olacaktır<span style="font-family: Garamond;">. </span><strong><span style="font-family: Garamond;">TDTC, halk ağzından söz derleme çalışmasının yanı sıra tarihî metinleri de tarayarak yazı dilinde kullanılmayan eski Türkçe sözleri ortaya koydu. </span></strong></span></span></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="font-family: Arial;">İkinci Türk Dil Kurultayının toplandığı 18 Ağustos 1934 tarihine kadar olan dönemde TDTC’nin çalışmaları şöyle özetlenebilir: Halk ağzından söz derleme işi 1933 yılının ilk ayında başlamış, Kurultaya kadar Ankara’da biriken fiş sayısı 130.000’e ulaşmıştı. Yabancı sözlere karşılık bulma işi 12 Mart 1933’te başlamış, duyurulan 1.382 Arapça ve Farsça söze gelen karşılıklardan 1.100’ü anket komisyonunca seçilmiş, bunlardan 640’ı Merkezce kabul edilmişti. Çeşitli kaynakların taranmasıyla elde edilen 125.000’den fazla fişten 7.572’si <em>Osmanlıcadan Türkçeye Söz Karşılıkları Tarama Dergisi</em>’nin birinci cildini meydana getirmişti. Çeşitli bilim dallarına ait terimleri bulmak üzere Cemiyetin <em>Lûgat-Istılah Kolu</em> 16 dala ayrılmış, hazırlanan Osmanlıca terimler, Türkçe karşılıkları bulunmak üzere ilgililere gönderilmişti. Türkçenin ana gramerini meydana getirebilmek için <em>Gramer-Sentaks Kolu </em>bir anket açmış ve ilgililere göndermişti. İki kurultay arasında 10’a yakın kitap yayımlanmıştı.</span><br />
<span style="font-family: Arial;">1934 yılında bu çalışmaların ilk ürünlerinden biri olan <em>Osmanlıcadan Türkçeye Söz Karşılıkları Tarama Dergisi</em> yayımlandı. İki ciltten oluşan ‘dergi’nin birinci cildi Osmanlıcadan Türkçeye karşılıkları içeriyordu. İkinci cilt ise Türkçeden Osmanlıcaya indeks idi. Birinci cildin ilk sayfasındaki ithaf dikkati çekiyordu:</span><br />
<em><span style="font-family: Arial;"><strong>Türk Dili Tetkik Cemiyeti,</strong></span></em></p>
<p style="text-align: justify;"><em><span style="font-family: Arial;"><strong>Türk dilinin özleştirilmesi ülküsünü ortaya atan, canlandırdığı, ye­ni­leş­tir­diği, ileri götürdüğü milletine asrın bütün medeniyetini, kü­­l­türünü ve tek­niğini anlatabilecek bir öz dil yaratmak yolunu da açan </strong></span></em><em><span style="font-family: Arial;"><strong>Yüksek Hami Reisi </strong></span></em><em><span style="font-family: Arial;"><strong>Gazi Mustafa Kemal Hazretlerine </strong></span></em><em><span style="font-family: Arial;"><strong>borçlu olduğu tükenmez şükranlarını bir daha tekrarlar, bu değersiz eseri o çok değerli Başbuğun yüce adına en derin saygılarla ithaf eder.</strong></span></em></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="font-family: Arial;">Eserin ön sözünde 90.000’e varan tarama fişlerinin Cemiyetçe birer birer denetlenmesine imkân ve zaman bulunamadığı belirtiliyordu. Tarama Dergisi, esas itibarıyla bir işlenmemiş malzeme listesiydi. Dergi’de rastlanacak yanlışların hemen Cemiyete bildirilmesi de isteniyordu. Ön söz şu cümlelerle sona ermekteydi: <strong>“<em>Hulâsa, Tarama Dergisi dilimizde kullanılan yabancı sözlere öz Türkçe karşılık arama yolunda yeni ve geniş bir adımdır. Bütün Türklüğün el birliğiyle bunun daha geniş adımlarla tamamlanacağını umarız.</em>”</strong> </span><br />
<em><span style="font-family: Arial;">Dergi</span></em><span style="font-family: Arial;">’de madde başında yer alan Arapça, Farsça kökenli sözlere karşılık olarak Türkçede, tarihî ve çağdaş lehçelerde yaşayan sözler verilmişti. Ön sözde de belirtildiği gibi Arapça, Farsça kökenli sözler yerine burada karşılıkları verilen Türkçe sözlerin kullanılarak Türkçenin özleşmesi amaçlanıyordu. Bu karşılıklar, pek çok kişi tarafından kullanılmaya başlandı. Bu, gerçekten sonuç verici bir çalışmaydı. Halkın konuşma dilinde veya Türk lehçelerinde bulunan sözlerin Türk yazı diline kazandırılması amaçlanıyordu. <em>Tarama Dergisi</em>’nin ikinci cildi gözden geçirildiğinde önerilen pek çok sözün zamanla tutulup yaygınlaştığı görülecektir: <em>Ana yol, armağan, aydın, duyum, katıksız, olağan, olgun, onarmak, onay, ondalık, oturum, örnek, pekişmek, sayı, tüketmek</em>&#8230; Bununla birlikte tutulmayan, yaygınlaşmayan sözler de az değildir: <em>Alağsatmak, astrav, aylandırmak, aylanç, bayağut, dığaz, dımcukmak, dırdalaş, obuçin, sağut, soksok, tımarsık, tiriklük, yavzağırmak</em>&#8230; Kimi sözlerin ise bugün başka anlamda kullanıldığı görülür. <em>Sorun</em> sözü “<em>matlap, mesalih, mutalebe</em>” karşılığında önerilmiş olmasına karşılık bugün “mesele” karşılığında kullanılmaktadır. <em>Mesele</em> karşılığında önerilen söz ise <em>sorum</em> idi. <em>Tayyare</em> karşılığında önerilen <em>uçkan</em> sözü tutulmamış, aynı <em>Dergi</em>’de yer alan <em>uçak</em> sözü tutulmuştur.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="font-family: Arial;">Osmanlı Türkçesinde kullanılan bir söze karşılık <em>Dergi</em>’de birden fazla Türkçe söz öneriliyordu. Bu durum, Arapça, Farsça söze karşılık verilen Türkçe sözlerden hangisinin kullanılacağı konusunda bir karışıklık yaşanmasına yol açtı. Herkes beğendiği bir sözü kullanıyordu. <em>Dergi</em>’de <em>akıl</em> sözü için 28 karşılık bulunuyordu: <em>an, ang, anlayış, arga, ay, ayla, baş, biliğ, bilgü, böğüş, düşünme, es, is, kapar, kıygı, ok, on (ön), oy, öğ (ök), sağ, sağış, sime, uğuk, us, uz, üğ, ük, zerey</em>. <em>Acele</em> sözü için ise tam 41 karşılık verilmişti. </span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="font-family: Arial;">Günlük dilde canlı bir biçimde kullanılan ve kullanım sıklığı yüksek olan sözler bile Arapça, Farsça oldukları için dilden atılacak sözler olarak anket listesinde yer alıyordu. Türkçenin özleşmesi çalışması bir anda yeni bir tasfiyecilik akımına dönüşmüştü. Bu dönem, bu yüzden daha sonra aşırı özleştirmecilik, tasfiyecilik dönemi olarak adlandırılacaktır. Türkçeye yabancı sesler taşıyan <em>dükkân</em> gibi sözlerin dilden çıkarılması yerine, biçimi ve anlamı değişmiş olan <em>cömert, fırka</em> gibi Arapça, Farsça sözlere karşılık önerilmesi, yabancı araştırmacılar tarafından da eleştirilecektir<span style="font-family: Garamond;">. </span></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="font-family: Arial;">18 Ağustos 1934’te İkinci Türk Dil Kurultayı toplanır. Bu Kurultayda Türk Dili Tetkik Cemiyetinin adı Türk Dili Araştırma Kurumuna çevrilir. Takrirler ve teklifler komisyonunun raporunda resmî devlet yayınlarını ve devlet duyurularını öz Türkçeye çevirmekte iş birliği yapmak için Cemiyet Merkezinde devlet kurumlarına yardımcı bir büro kurulması teklifi de yer almaktadır. Prof. Meşçaninof, Prof. Samoiloviç gibi çeşitli yabancı Türkologların da katıldığı Kurultayda terimlerin Türkçe köklerden Türkçe eklerle türetilmesi ilkesi benimsenir. Kesin zorunluluk durumunda, batıda kullanılan bilim ve teknik terimlerin yaşayan yabancı dillerden değil de bu dillerin ana dili sayılan eski dillerden alınması ilkesi de terim komisyonu raporunda yer almaktadır. Bundan anlaşılan; gerektiğinde Fransız, Alman, İngiliz dillerinden terim almak yerine bu dillere kaynaklık etmiş olan Lâtince, Grekçe gibi ölü dillerden terim alınabileceğidir. Bu düşünce zamanla batı dillerinden geçen sözlere karşı daha ılımlı yaklaşıma dönüşecektir.<span style="font-family: Garamond;"> </span></span><br />
<span style="font-family: Arial;">Gazi Mustafa Kemal, 3 Kasım 1934’te İsveç Veliahtı Prens Gustav Adolf’ü Çankaya Köşkü’nde kabul eder. Kabul töreninde Gazi, şu konuşmayı yapar:</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="font-family: Arial;"><strong>“<em>Altes Ruvayâl,</em></strong></span><br />
<em><span style="font-family: Arial;"><strong>Bu gece ulu konuklarımıza, Türkiye’ye uğur getirdiklerini söylerken duygum tükel özgü bir kıvançtır. </strong></span></em><br />
<em><span style="font-family: Arial;"><strong>Burada kaldığınız uzca sizi sarmaktan hiç durmıyacak ılık sevgi içinde, bu yurtta, yurdunuz için beslenmiş duyguların bir yankusunu bulacaksınız. </strong></span></em><br />
<em><span style="font-family: Arial;"><strong>İsveç Türk uluslarının kazanmış oldukları utkuların silinmez damgalarını tarih taşımaktadır. Süerdemliği, onu bu iki ulus, ünlü, sanlı özlerinin derinliğinde sonsuz tutmaktadır. </strong></span></em><br />
<em><span style="font-family: Arial;"><strong>Ancak, daha başka bir alanda da onlar erdemlerini o denlü yaltırıklı yöndemle göstermişlerdir. Bu yolda kazandıkları utkular, gerçekten daha az özence değer değildir.</strong></span></em></p>
<p style="text-align: justify;"><em><span style="font-family: Arial;"><strong>Avrupanın iki bitim ucunda yerlerini berkiten uluslarımız, ataç özlüklerinin tüm ıssıları olarak baysak, önürme, uygunluk kıldacıları olmuş bulunuyorlar; onlar, bugün, en güzel utkuyu kazanmıya anıklanıyorlar: Baysal utkusu.</strong></span></em><br />
<em><span style="font-family: Arial;"><strong>Altes Ruvayâl;</strong></span></em><br />
<em><span style="font-family: Arial;"><strong>Yetmiş beşinci doğum yılında oğuz babanız bütün acunda saygılı bir sevginin söyüncü ile çevrelendi. Genlik, baysal, içinde erk sürmenin gücü işte bundadır. </strong></span></em><br />
<strong><em><span style="font-family: Arial;">Ünlü babanız yüksek kıralınız Beşinci Gustav’ın gönenci için en ısı dileklerimi sunarken, Altes Ruvayâl, sizin, Altes Ruvayâl Prenses Luiz’in, sevimli kızınız Altes Ruvayâl Prenses İngrid’in esenliğini; tüzün İsveç ulusunun gönencine, genliğine içiyorum.</span></em><span style="font-family: Arial;">”</span></strong></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="font-family: Arial;"><span style="font-family: Garamond;"><strong><span style="font-family: Arial;"> </span></strong><br />
<span style="font-family: Arial;">Gazi Mustafa Kemal’in bu konuşmasında geçen <em>tükel</em> ‘tam’, <em>uz</em> ‘süre’, <em>süerdemlik</em> ‘askerî fazilet ve hüner’, <em>yaltırıklı</em> ‘nurlu, aydınlık’, <em>özenç</em> ‘gıpta’, <em>bitim ucu</em> ‘nihayet’, <em>ıssı</em> ‘sahip’, <em>baysak</em> ‘huzur’, <em>önürme</em> ‘gelişme’, <em>kıldacı</em> ‘amil’, <em>anıklanmak</em> ‘hazırlanmak’, <em>tüzün</em> ‘asil’ gibi sözler, tarama veya derleme yoluyla <em>Dergi</em>’ye alınmışlardı. </span></span></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="font-family: Arial;">Gazi Mustafa Kemal, 1934’te Dil Bayramı dolayısıyla Kuruma gönderdiği iletide de öz Türkçe sözler kullanmıştı:</span><br />
<span style="font-family: Arial;"><strong>“<em>Dil Bayramından ötürü Türk Dili Araştırma Kurumu Genelözeğinden, ulusal kurumlarından, türlü orunlarından birçok kutunbitikler aldım. Gösterilen güzel duygulardan kıvanç duydum. Ben de kamuyu kutlularım.</em></strong></span><br />
<strong><em><span style="font-family: Arial;">Gazi M. Kemal</span></em><span style="font-family: Arial;">” </span></strong></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="font-family: Arial;">İlk geri adım, İkinci Kurult</span><span style="font-family: Arial;">aydan sonra atılacaktır. <em>Tarama Dergisi</em>’nin yayımlandığı yıldan İkinci Türk Dil Kurultayına kadar geçen süre içerisinde Kurumun tutumunda önemli değişiklikler ortaya çıkmıştı. 1933-1934 yıllarında desteklenen aşırı özleştirmeciliğin dil karmaşasına yol açtığı, Arapça ve Farsçadan alıntılanan ve gündelik hayatta kullanılan yüzlerce sözün, Türkçe karşılıkları halk tarafından benimsenmeden dilden ayıklanması belirgin bir durumdaydı. Bu yüzden özleştirme girişiminde belirgin bir yavaşlama görülür. 1935’te yayımlanan <em>Cep Kılavuzu</em>’nun ön sözünde kılavuzun “<em>yazarlarımıza ve okurlarımıza osmanlıcadan türkçeye geçit devresinde yol göstericilik edebilmek umudu ile</em>” ortaya çıktığı belirtilmektedir<span style="font-family: Garamond;">. </span><strong><span style="font-family: Garamond;">Bu dönem daha sonra “mutedil özleştirmecilik, tereddüt” dönemi olarak da adlandırılacaktır</span><span style="font-family: Garamond;">. </span></strong></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="font-family: Arial;">Öte yandan Kurum, bazı durumlarda Türkçedeki Avrupa dillerinden gelme söz sayısını bilerek artırıyordu. <em>Cep Kılavuzu</em>’nda Arapça, Farsça aktarma sözlerin bir bölümünün yerine batı dillerinden sözler alınmıştı: <em>Kâtip</em> yerine <em>sekreter</em>, <em>müdür</em> yerine <em>direktör</em>, <em>nazariye</em> yerine <em>teori</em> ve <em>timsal</em> yerine <em>sembol</em>. Bu düşüncenin güvenilir bir açıklaması 1935 yılında Kurumun Genel Sekreteri İ. N. Dilmen tarafından yapıldı. Dilmen, <em>kâtib</em>, <em>müdir</em> (<em>müdür</em>) gibi sözlerin geçmiş dönemin birer kalıntıları olduğunu söylüyordu. Türklerin batı uygarlığını bütünüyle benimsemekte olduğu bir dönemde bu tür terimlerin batı dillerinden olanları tercih edilmeliydi. Bu düşünce, Kurumun daha sonraki yıllarında da etkili olacaktı. </span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="font-family: Arial;">Dilde bir karmaşadır gidiyordu. Yeni sözlerle gazetelerin dil köşelerinde yazılar, şiirler yayımlanıyordu. Bu yazı ve şiirlerde herkes önerilen sözlerden hoşuna gideni kullanıyordu. Yerel gazetelerde de aynı yol izleniyordu. Ancak, gazetelerde dikkati çeken bir durum vardı: Dil köşesi dışındaki sayfalarda yer alan haber, yazı ve tefrikalarda kullanılan sözler açısından aynı özen gösterilmiyordu. </span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="font-family: Arial;">Kimi yazarlar, yazılarını önce kullandıkları dille yazıyorlar, daha sonra <em>Tarama Dergisi</em>’ne bakarak yazdıkları yazıda geçen ve yabancı sayılan sözlere karşılık öz Türkçelerini yazıyorlardı. Ertesi gün gazetede çıkan yazılarını yazarları bile anlayamıyordu. Bir akşam Atatürk, Şükrü Kaya’ya öz Türkçe konuşma yapmasını söyler. Şükrü Kaya, kekeler kalır. Olayı izleyen Falih Rıfkı Atay “<em>İçişleri Bakanımız Orta Asya’dan gelip derdini anlatamayan birine benziyor.</em>” demekten kendisini alamaz<strong>. </strong></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="font-family: Arial;">Falih Rıfkı Atay, <em>Çankaya</em> adlı eserinde Atatürk’ün dil konusunda bir deneme yaptığını yazacaktır. Halk ağzından tarama sözlerin, sadece görünürde ve sayı bakımından zenginliği ile öz ve ileri bir Türkçe davası üzerine Atatürk’ün o kadar merakını uyandırmışlardı ki, bu bir de­ne­meye de­ğer­di. Atatürk, denemeden ürkmeyen, onun bütün risklerini kabul eden bir liderdir. Öz bir dil denemesinde sonuç alıncaya kadar, bu teze inanmış ve bağlanmış etkisi verecek, en “<em>aca­yip</em>” sözleri bizzat Atatürk Meclis kürsüsünde kullanmaktan çe­kin­me­ye­cek­ti. Daha Birinci Türk Dil Kurultayının ilk günü Hüseyin Cahit’in tezi ve yapılan tartışmalar üzerine Atatürk, Hüseyin Cahit ile benzer düşünceleri savunan Falih Rıfkı’ya:</span><br />
<span style="font-family: Arial;">-<em>Çocuk senin hakkın varmış !</em> diyecekti. Ancak, aşırı özleştirmecilik yeni bir anlaşılmaz dil yarattığında Falih Rıfkı, Atatürk ile aralarında geçen konuşmayı şu sözlerle anlatır:</span><br />
<span style="font-family: Arial;"><strong>“<em>Bir akşam Atatürk, sofra bittikten sonra, benim yanı başındaki iskemleye oturmamı emretti, </em></strong></span><br />
<em><span style="font-family: Arial;"><strong>-Dili bir çıkmaza saplamışızdır, dedi.</strong></span></em><br />
<em><span style="font-family: Arial;"><strong>Sonra:</strong></span></em><br />
<strong><em><span style="font-family: Arial;">-Bırakırlar mı dili bu çıkmazda ? Hayır. Ama ben de işi başkalarına bırakamam. Çıkmazdan biz kurtaracağız, dedi.</span></em><span style="font-family: Arial;">” </span></strong><br />
<span style="font-family: Arial;"><strong>Falih Rıfkı Atay’ın deneme diyerek tanımladığı bu yaklaşımı Hikmet Bayur “keşif” olarak adlandıracaktır.</strong></span><br />
<span style="font-family: Arial;"><strong>Atatürk’ün Üçüncü Dil Bayramı dolayısıyla Türk Dil Kurumuna gönderdiği telgrafta kullandığı dil, gelişmelerin ilk işareti olacaktı:</strong></span><br />
<span style="font-family: Arial;"><strong>“<em>İbrahim Necmi Dilmen,</em></strong></span><br />
<em><span style="font-family: Arial;"><strong>Türk Dil Kurumu Genel Sekreteri, Dolmabahçe,</strong></span></em><br />
<strong><em><span style="font-family: Arial;">Üçüncü Dil Bayramını kutlayan telgrafınızı aldım. Türk Dil Kurumunun verimli çalışmasını ve bütün yurttaşların dil işlerine gösterdiği büyük ilgiyi sevinçle anarım. Bayramınız kutlu olsun.</span></em><span style="font-family: Arial;">”</span></strong></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="font-family: Arial;">Yerleşmiş ve yaygınlaşmış yabancı kökenli sözlerin dilden atılmasının tam anlamıyla tasfiyeciliğe döndüğü bir dönemde, yitirilen bu sözler başta yazarlar olmak üzere pek çok aydının dikkatini çekiyordu. Yabancıdır diye tasfiye edilen, ancak dilde gerekliğine inanılan sözlerin kurtarılması için bir şeyler yapılması gereğine inanan Falih Rıfkı Atay, bu işi nasıl yaptıklarını şöyle anlatır. ‘Lûgat Komisyonu’ genişletilerek yeni üyeler çalışmaya katılır. Yabancı kaynaklı hangi söz gündeme gelse, bu sözün Türkçe kökenli olduğu söyleniyor ve bu söz dilden çıkarılmaktan kurtuluyordu. Yusuf Ziya Bey batı kökenli sözlerin, Naim Hazım Bey de Arapça kökenli sözlerin köklerini Türkçeye çıkarıyorlardı. Sıra <em>hüküm</em> sözüne gelir. Falih Rıfkı “<em>Bir karşılığı yoksa, alıkoyalım.</em>” der. Üyeler, kabul etmez ve tartışma çıkar. Toplantıdan sonra Prof. Abdülkadir (İnan), Falih Rıfkı’ya gelerek, üzülmemesini, <em>hüküm</em> sözünü bir sonraki toplantıda Türkçe yapacaklarını söyler. Ertesi gün toplantıdan önce Prof. Abdülkadir İnan, Falih Rıfkı Atay’ın eline küçük bir kâğıt tutuşturur. Kâğıtta Radloff sözlüğünde Türk lehçelerinde <em>akıl</em> için <em>ög, ök, ük </em>sözünün kullanıldığı yazılıdır. +(ü)m eki ile de ad türetildiğini bilen Falih Rıfkı Atay sözü alarak Arapça ‘hüküm’ sözünün Türkçe olduğunu örneklerle anlatır. Komisyonun üyeleri susup kalırlar. Böylece <em>hüküm</em> sözü dilde kalır. Falih Rıfkı, uydurmacılığın değil, ama yakıştırmacılığın temelini attıklarını yazacaktır<span style="font-family: Garamond;">.</span><strong><span style="font-family: Garamond;"> Hukuk profesörü olan Yusuf Ziya Bey, hızını alamamış <em>Aphrodite</em> adının Türkçe <em>avrat</em> ya da <em>arvat</em>’tan, deniz ilahı <em>Poseidon</em> adının Türkçede gemi anlamındaki <em>bostagen</em> sözünden, <em>vulcanus</em> sözünün de Türkçe bulanık anlamındaki <em>bulkanığ</em> sözünden geldiğini ileri sürmüştür</span><span style="font-family: Garamond;">. </span></strong></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="font-family: Garamond;"><span style="font-family: Arial;"><span style="color: red;"><strong>Güneş-Dil Teorisi ve Özleşmede Geri Adım</strong></span></span></span><br />
<span style="font-family: Garamond;"><br />
<span style="font-family: Arial;">İşte tam bu günlerde, 1935 yılının sonlarına doğru Viyanalı Dr. Hermann F. Kıvergitsch, 41 sayfalık basılmamış bir çalışmasını Atatürk’e gönderir. <em>La psychologie de quelques elements des langues turques</em> “<em>Türk Dillerindeki Kimi Ögelerin Psikolojisi</em>” adındaki bu eser, sosyolojik ve antropolojik çalışmalara dayanmaktadır. Bu veriler, psikanaliz görüşleri ile de birleştirilerek, insanın iç benliği ile dış dünyası arasındaki bağlantının dildeki seslerin sembolizmine dayandığı düşüncesiyle de pekiştirilmektedir. Dr. Hermann F. Kıvergitsch, bu düşünceden hareketle kendi yöntemini uygulayarak, Türk, Moğol, Mançu, Tunguz dilleri ile Fin, Macar, Japon, Hitit dilleri arasında bir yakınlık olduğunu ortaya koyacak delilleri değerlendiriyordu. O sonbahar, İstanbul’dan Ankara’ya rahatsız dönen Atatürk, Kurum üyelerini yanına çağırır. TDK üyelerini yatakta karşılayan Atatürk, Dr. Hermann F. Kıvergitsch’in çalışmasından söz eder. Dr. Kıvergitsch’e göre ilk tefekkür güneşle ilgilidir. Dillerin doğuşu da bu nedenle güneşe bağlanmalıdır<span style="font-family: Garamond;">. </span></span></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="font-family: Arial;">Bu çalışmadan etkilenen Atatürk, konu üzerinde çalışmaya başladı. Bu çalışmanın sonucunda Atatürk tarafından hazırlanan bir eser yayımlanır. 68 sayfalık bu eserde Dr. Kıvergitsch’in çalışmasının okunduğu ve bu çalışmadan yararlanıldığı belirtilmektedir. Kısaca ‘Güneş-Dil Teorisi’ adıyla anılacak bu yeni düşünce şöyle özetlenebilir. Güneş Dil Teorisine göre dilin doğuşunda ilk etken güneştir. Bu da güneşin insan varlığı üzerindeki ana işlevi ile ilgilidir. Güneş, dünya ve insanlık tarihinin gelişmesi üzerindeki bu ana işlevi ile dinî ve felsefî düşüncenin doğuşuna kaynaklık ettiği gibi dilin doğuşunda da başlıca etken olmuştur. Çünkü insanoğlu içgüdüleri ile davranan bir yaratık olmaktan çıkıp da düşünebilen bir varlık hâline gelince, dış alanlar dediğimiz evrende her şeyin üstünde tuttuğu ilk nesne güneş olmuştur. Güneş; ilkin kendisi, sonra saçtığı ışık, verdiği aydınlık ve parlaklık, ateş, taşıdığı yükseklik, zaman, büyüklük, güç, kudret, hareket, süreklilik, çoğalma ve benzeri nitelikleri ile düşünen insanın kafasında çok yönlü bir kavram olarak belirmiştir. Bu yüzden ilk insanlar su, ateş, toprak, büyüklük ve benzeri bütün maddî ve manevî kavramları birbirlerine, güneşe verdikleri tek adla anlatmışlardır. Bu kavramı anlatan ilk ses de Türk dilinin kökü olan <em>ağ</em> sesidir<span style="font-family: Garamond;">. </span></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="font-family: Arial;">Güneş-Dil Teorisi Üçüncü Türk Dil Kurultayı’nda </span><span style="font-family: Arial;">Türk dilinin eskiliğini ortaya koyan bu teori, aynı zamanda dünyadaki dillerin de Türk dilinden kaynaklandığını ve Türkçenin bütün dillerin kökü olduğu düşüncesini de işliyordu. Yıllardır Arapça ve Farsçanın etkisi altında kalan, bir dönem Osmanlı aydınları ve yazarları tarafından avam dili diyerek hor görülen Türkçe için bu teori bir övünç kaynağı olmuştu. Aynı yıl İbrahim Necmi Dilmen, teorinin ana hatlarını ele alan bir kaynak eser yayımladı. 1936’da da bu eserin Fransızcaya çevirisi çıktı<span style="font-family: Garamond;">.</span><strong><span style="font-family: Garamond;"> Güneş-Dil Teorisini açıklayan çalışmalar birbirinin ardı sıra yayımlanıyordu. Çalışmalar ve yayınlar birbirini izlerken 24 Ağustos 1936 günü Üçüncü Türk Dil Kurultayı toplanır. Kurumun adının Türk Dil Kurumuna dönüştüğü bu Kurultayda en fazla gündeme gelen, üzerinde durulan ve tartışılan konu Güneş-Dil Teorisidir. Kurultayda İbrahim Necmi Dilmen, H. Reşit Tankut, tezlerini okurken dinleyenlerin örnekleri kolay izleyebilmesi için kitapçıklar da bastırmışlardı</span><span style="font-family: Garamond;">. </span></strong></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="font-family: Arial;">Kurultaya aralarında Dr. Kıvergitsch’in de bulunduğu çok sayıda yabancı bilim adamı katılıyordu. Bunlar arasında Prof. Dr. Gies, Prof. Dr. M. J. Deny, D. Ross, Dr. Bombaci, Dr. Bartalini, Prof. Dr. G. Németh, Prof. Dr. M. Zajanczkowski, Prof. Dr. Samoiloviç gibi tanınmış Türkologlar da bulunuyordu. Kurultayda Genel Sekreterliğe İbrahim Necmi Dilmen seçilmişti. Kurum Başkanı ise ana tüzük gereği yine dönemin Maarif Vekili idi. Bu dönemde Kültür Bakanı Saffet Arıkan bu görevi yürütüyordu.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="font-family: Arial;">Üçüncü Türk Dil Kurultayından sonra Güneş-Dil Teorisi üzerine çalışmalar ve yayınlar artarak sürdü. Özellikle 1936 yılında yoğunlaşan bu yayınlarda yabancı kökenli sözlerin neredeyse tamamının Türkçe kökenli olduğu ortaya konulmaya çalışılmıştı. Teorinin ortaya atılmasından önce başlayan yabancı sözlerin kökenini Türkçeye bağlama düşüncesi, bu teori ile artık bir dayanağa da kavuşmuştu. <em>Elektrik</em> sözü tarihî Türkçe metinlerde geçen <em>yaltırık</em> &gt; <em>yıltırık</em> &gt; <em>ıltırık</em> ‘parlak’ ile açıklanıyor, <em>botanik</em> sözü <em>bitki</em>’ye bağlanıyor, <em>sosyal</em> sözünün kökünün <em>soy</em>, <em>termal</em> sözünün kökünün ise <em>ter</em> olduğu ileri sürülebiliyordu. Abdülkadir İnan yazdığı ders notlarında Slâv dillerindeki kimi sözleri de Güneş-Dil Teorisine göre Türkçeye bağlıyordu<span style="font-family: Garamond;">.</span><strong><span style="font-family: Garamond;"> Yer adları üzerine de çalışan H. Reşit Tankut; Sümer, Akat, Frig, Asur gibi eski uygarlıklardan kalan adları da Güneş-Dil Teorisine göre açıklıyordu. Örneğin <em>Amazon</em> adı şu gelişmenin sonucunda ortaya çıkmıştı: <em>Amazon</em> = ağ + am + az + on</span><span style="font-family: Garamond;">. <em>Aristotales</em> adının ise <em>Ali usta</em>’dan geldiğini yazanlar bile vardı.</span></strong></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="font-family: Arial;"><strong>Bilimsel bir değeri olmayan bu açıklamalar ve yayınlar bir süre daha devam etti. Teorinin ortaya atıldığı 1935 yılında 1 kitap yayımlanmıştı. 1936’da ise 17 kitap yayımlanmıştı. 1937’de yayımlanan 4 ve 1938’de yayımlanan 3 kitaptan sonra bu teoriyi işleyen, yayan başka kitap yayımlanmadı. Bu durum 1938’den sonra Güneş-Dil Teorisinin ele alınmadığının göstergesidir.</strong></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="font-family: Arial;">Güneş-Dil Teorisi, Dil Devriminde yeni bir dönemin başlangıcı oldu. Teoriye göre madem bütün dillerin kaynağı Türkçe idi, o halde Türkçeye bu dillerden geçen sözlerin kökeni de Türkçe idi. Bu düşünce ile dildeki yabancı kökenli sözlerin atılması hareketi olan tasfiyecilik tamamen durdu. Agâh Sırrı Levend, bu durumu yabancı sözlere Türkçe karşılık bulma işinin durması olarak yorumlayacaktır. Levend’in belirttiği bir diğer sonuç ise aşırı çabaların durması, dil çalışmalarında yeni bir döneme girilmesi, hatta devrimcilik bakımından geriye dönüşe yol açılmasıdır<span style="font-family: Garamond;">.</span><strong><span style="font-family: Garamond;"> Kâmile İmer de, yabancı sözlere karşılık bulma işinin bir süre duracağını yazacaktır</span><span style="font-family: Garamond;">. Daha sonra belirtileceği gibi Atatürk, dilde aşırı gidişi durdurmak için bu teoriyi kullanmıştı. Zeynep Korkmaz’a göre Güneş-Dil Teorisi, tasfiyecilik hareketini frenleme görevini yüklenmiştir. Hikmet Bayur, Atatürk’ün Dil Devrimindeki çalışmalarını “keşif” ve “keşf-i ta’arruzî” gibi askerî terimlerle açıklamıştır. Bayur’a göre Güneş-Dil Teorisi “keşf-i ta’arruzî”dir. Güneş-Dil Teorisinin tasfiyeciliğin sona erdirilmesinde ve orta yola dönülmesinde oynadığı rol, pek çok araştırmacının yazısında ele alınmıştır. </span></strong></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="font-family: Arial;"><span style="font-family: Garamond;"><span style="font-family: Garamond;"><span style="font-family: Arial;"><strong></strong></span><br />
<span style="font-family: Arial;">Atatürk’ün 1936 yılındaki Dil Bayramı dolayısıyla gönderdiği telgrafta kullandığı sözler ilgi çekicidir:</span><br />
<span style="font-family: Arial;"><strong>“<em>Bay İ. N. Dilmen,</em></strong></span><br />
<em><span style="font-family: Arial;"><strong>Türk Dil Kurumu Genel Sekreteri</strong></span></em><br />
<em><span style="font-family: Arial;"><strong>İstanbul</strong></span></em></span></span></span></p>
<p style="text-align: justify;"><strong><em><span style="font-family: Arial;">Dil Bayramını mesai arkadaşlarınızla birlikte kutladığınızı bildiren telgrafı teşekkürle aldım. Ben de sizi tebrik eder ve Türk Dil Kurumuna bundan sonraki çalışmalarında da muvaffakiyetler dilerim.</span></em><span style="font-family: Arial;">”</span></strong></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="font-family: Arial;"><span style="font-family: Garamond;"><span style="font-family: Garamond;"><strong><span style="font-family: Arial;"> </span></strong><br />
<span style="font-family: Arial;">Atatürk, Kurumun bir bilim akademisine dönüşerek çalışmalarını tamamen bilimsel temellere dayalı olarak sürdürmesi için “akademi” hâline gelmesi dileğini 1 Kasım 1936’da TBMM’nin beşinci dönem ikinci yasama yılının açış konuşmasında seslendirecektir:</span></span></span></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="font-family: Arial;"><strong>“<em>Başlarında kıymetli Maarif Vekilimiz bulunan Türk Tarih Kurumu ile Türk Dil Kurumunun, her gün yeni hakikat ufukları açan, ciddî ve devamlı mesaisini takdirle yâd etmek isterim. Bu iki ulusal kurumun, tarihimizin ve dilimizin, karanlıklar içinde unutulmuş derinliklerini, dünya kültüründeki analıklarını, reddolunamaz ilmî belgelerle ortaya koydukça, yalnız Türk milleti için değil ve fakat bütün ilim âlemi için, dikkat ve intibahı çeken, kutsal bir vazife yapmakta olduklarını emniyetle söyleyebilirim. (Alkışlar). Tarih Kurumunun Alacahöyük’te yaptığı kazılar neticesinde, meydana çıkardığı, beş bin beş yüz senelik maddî Türk tarih belgeleri, cihan kültür tarihini yeni baştan tetkik ve tamik ettirecek mahiyettedir. Birçok Avrupalı âlimlerin iştirakiyle toplanan, son Dil Kurultayı’nın ışıklı neticelerini bizzat görmüş olmakla çok mutluyum. Bu ulusal kurumların az zaman içinde, ulusal akademiler hâlini almasını temenni ederim. Bunun için, çalışkan tarih ve dil âlimlerimizin, dünya ilim âlemince tanınacak, orijinal eserlerini görmekle bahtiyar olmamızı dilerim.</em>”</strong></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="font-family: Arial;"><span style="color: red;"><strong>Terimlerin Türkçeleştirilmesi ve Geometri Kitabı</strong></span></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="font-family: Arial;">Atatürk, bu arada geometri terimleri üzerinde çalışmış ve yıllardır kullanılan çoğu Arapça kökenli terimleri Türkçeleştirmiştir. Türk Dil Kurumunun yayımladığı <em>Geometri</em> kitabındaki <em>üçgen</em>, <em>dörtgen, açı</em> gibi pek çok terim Atatürk’ün buluşu olarak dilimize kazandırılmış ve yaygınlaşmıştır. Atatürk, Kurumun çalışmalarını her zaman yakından izlemiş ve pek çok çalışmaya bizzat katılmıştır. 12 Mart 1937’de yapılan Terim Kolu toplantısına katılan Atatürk, altı saat süreyle üyelerle birlikte çalışmıştır.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="font-family: Arial;">Atatürk, 26 Eylül 1937’de Dil Bayramı dolayısıyla Kurum Genel Sekreterine gönderdiği telgrafta da o gün için dilde yaşayan Arapça sözleri de kullanır: <strong>“<em>Dil Bayramı münasebetiyle Türk Dil Kurumunun hakkımdaki duygularını bildiren telgrafınızdan çok mütehassis oldum. Teşekkür eder, değerli çalışmalarınızda muvaffakiyetlerinizin temadisini dilerim.</em>”</strong> Sadece Dil Bayramlarında gönderdiği telgraflarda kullandığı dil dikkate alınırsa Atatürk’ün Dil Devriminde izlediği yol açıkça görülür.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="font-family: Arial;"><span style="color: red;"><strong>Atatürk’ten Sonra Türkçe</strong></span></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="font-family: Arial;">Kurumlara verdiği önemi, İş Bankasındaki hisselerinin gelirlerinden Türk Dil Kurumu ve Türk Tarih Kurumunun pay alması için vasiyetnamesine bir madde ekleyerek gösteren Atatürk’ün ölümünden sonra Türk Dil Kurumunun Koruyucu (Hami) Başkanı İsmet İnönü olur. 1940’tan sonra 1950’ye kadar olan dönemde görülen durum, yabancı sözler yerine Türkçe kök ve eklerden yeni sözlerin türetilme çalışmalarının yapılmasıdır. 1945’te Teşkilât-ı Esasiye Kanununun Türkçeleştirilmesi, önemli bir çalışmadır. Bu çalışma, genel dil ile devlet dili arasındaki ayrılığın ortadan kaldırılması bakımından önemli bir iş olarak değerlendirilecektir. 1944’te TDK’nin başvuru kaynaklarından <em>Türkçe Sözlük</em> yayımlanır. Sözlük <em>Cumhur Reisi İsmet İnönü</em>’ye ithaf edilmiştir<span style="font-family: Garamond;">. </span></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="font-family: Arial;"><strong><span style="font-family: Garamond;">Ön sözde <em>Türkçe Sözlük</em>’teki yabancı kökenli sözlerle ilgili olarak yapılan açıklama ilgi çekicidir: “<em>Bundan önce çıkmış lûgat ve kamuslardaki yabancı söz bolluğu ve öz Türkçe söz azlığı göz önünde tutularak bu eserler Sözlükle karşılaştırılırsa, görülecektir ki günümüzün canlı dilinde yaşıyan yabancı kelimeleri ihmal etmediği halde, bu kitap dil devrimi yolunda atılmış bulunan adımın genişliğini belirtmektedir. Bununla beraber Kurum burada yer almış yabancı sözlere dilde yaşama hakkını vermek istemiş olmadığını açıkça bildirmeği borç sayar; bu yabancı sözlerden öz Türkçe karşılığı bulunmuş ve karşısına yazılmış olanları konuşmada ve yazıda kullanmamalarını bütün dilseverlerden diler; henüz karşılığı bulunmamış olanlara da birer öz Türkçe karşılık aramayı kendisine ödev bilir; bu sözlüğün ileriki basılışlarında yabancı sözlerden daha pek çoğunun karşısına öz Türkçelerini koymak mutluluğuna ereceğini umar&#8230;</em>”</span><span style="font-family: Garamond;"> Sözlüğün söz varlığı 15.000 civarındadır. Şemsettin Sami’nin 1899-1901 yılları arasında yayımladığı <em>Kamus-ı Türkî</em>’sinde 26.000 söz varlığı bulunduğu dikkate alınırsa, aradan geçen 45 yıldaki dilde gelişmeye karşılık söz varlığındaki azalma, tasfiyeciliğin boyutlarını ortaya çıkarır.</span></strong></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="font-family: Arial;"><span style="color: red;"><strong>Sonuç</strong></span></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="font-family: Arial;">Türk yazı dilinin tarihçesini verdiğimiz ve Türkiye Cumhuriyeti’nde Türkçenin gelişimini, genel görünümüyle ele aldığımız bu yazımızda görüleceği gibi, Türkçe en büyük gelişmeyi, sadeleşmeyi ve zenginleşmeyi son yetmiş yılda yaşamıştır. Yetmiş yıllık bu dönemde Türkçenin gelişmesinde Dil Devriminin ve Türk Dil Kurumunun önemli bir yeri vardır. Gerek Tanzimat döneminde, gerek Servet-i Fünun döneminde, gerek Millî Edebiyat döneminde yapılan dil tartışmaları Türkiye Cumhuriyetinin kuruluşundan sonra da sürmüştür. Ancak, bu tartışmalar Atatürk’ün dil konusundaki en büyük atılımı yapmasına zemin hazırlamıştır. Hiç kuşkusuz, gerek yazı konusunda, gerek dil konusunda en etkili, en kararlı ve sonuç alıcı adımları Atatürk atmıştır. </span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="font-family: Arial;">Alfabe konusundaki tartışmalar, bugün artık tamamen sona ermiştir. Yeni Türk yazısının Türkçeyi karşılamadaki mükemmelliği konusunda tereddüt yoktur. Üstelik bütün Türk dünyasında ortak alfabe olarak Lâtin kökenli yeni Türk alfabesinin kullanılması konusunda Türk kamuoyunda düşünce birliği de oluşmuştur.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="font-family: Arial;">Türkçenin sadeleşmesi konusu da zaman içinde çeşitli tartışmalardan sonra durulmuş ve dil doğal gelişimi içerisinde Türk Dil Kurumunun da bilimsel çalışmalarıyla gelişimini sürdürmüştür. Bugün artık aşırı özleştirmeciliğin, daha doğru bir söyleyişle tasfiyeciliğin Türkçeye yarar sağlamayacağı anlaşılmıştır. Dilde zorlama olamayacağı, dilde yaşayan hiçbir sözün zorla dilden atılamayacağı veya yasaklanamayacağı artık herkesçe anlaşılmıştır. Küreselleşmenin getirdiği bir olumsuzluk olarak Türkçedeki batı kökenli sözlerin çoğunluğunun ve yoğunluğunun artmasının getirdiği olumsuzluklar, dildeki kirlenme ve bu yabancılaşmaya karşı mücadele edilmesi düşüncesi, hemen her dilcinin ortak görüşüdür. Ortak noktalarda buluşmak ve anlaşmak, tartışmaları sona erdireceği gibi, oluşacak anlaşma zemini, dildeki diğer görüş ayrılıklarının da zamanla ortadan kaldırılmasını sağlayacaktır. </span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="font-family: Arial;"><span style="color: red;"><strong>Kaynakça:</strong></span></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="font-family: Arial;"><strong>Prof. Dr. Muharrem Ergin, <em>Türk Dil Bilgisi</em>, İstanbul, 2000, s. 13; Prof. Dr. Doğan Aksan, <em>Türkçenin Gücü</em>, Ankara, 1987, s. 45 </strong></span><br />
<span style="font-family: Arial;"><strong>Osman Nedim Tuna, <em>Sümer ve Türk Dillerinin Tarihî İlgisi ile Türk Dilinin Yaşı Meselesi</em>, TDK yayını, Anka­ra, 1997</strong></span><br />
<span style="font-family: Arial;"><strong>Türk Dil Kurumunun yayımladığı Türkçe Sözlük’ün 8. baskısına yazdığı ön sözde Hasan Eren, Türkçenin başka dillere verdiği sözlerle ilgili olarak ilgi çekici örnekler vermiştir. Bk. TDK, <em>Türkçe Sözlük</em>, Yeni (8.) Baskı, Ankara, 1988, s. XXII-XXV </strong></span><br />
<span style="font-family: Arial;"><strong>Tamamı 5703 beyit olan eserin 351. beytinde çevirinin baştan bin beytinin Hoca Mesut’un yeğeni İzzettin Ah­met tarafından yapıldığı belirtilmektedir. Bk. Cem Dilçin (Hzl.), <em>Hoca Mes’ûd bin Ahmed, Süheyl ü Nev-bahâr (İn­celeme-Metin-Sözlük)</em>, Atatürk Kültür Merkezi yayını, Ankara, 1991, s. 218 </strong></span><br />
<span style="font-family: Arial;"><strong>[1] Dilçin, age., s. 573-574 </strong></span><br />
<span style="font-family: Arial;"><strong>[1] Dilçin, age., s. 216</strong></span><br />
<span style="font-family: Arial;"><strong>[1] Kemal Yavuz (Hzl.), <em>Âşık Paşa, Garîb-nâme I/1</em>, Türk Dil Kurumu yayını, Ankara, 2000 , s. XXXV</strong></span><br />
<span style="font-family: Arial;"><strong>[1] Yavuz, age., gös. yer </strong></span><br />
<span style="font-family: Arial;"><strong>[1] Agâh Sırrı Levend, <em>Türk Dilinde Gelişme ve Sadeleşme Evreleri</em>, 3. Baskı, Türk Dil Kurumu yayını, Ankara, 1972, s. 9</strong></span><br />
<span style="font-family: Arial;"><strong>[1] Fuat Köprülü, <em>Divan-ı Türkî-i Basit ve Millî Edebiyat Cereyanının İlk Mübeşşirleri</em>, İstanbul, 1928; Levend, age., s. 76</strong></span><br />
<span style="font-family: Arial;"><strong>[1] Prof. Dr. Mine Mengi, <em>Mesîhî Dîvânı</em>, Atatürk Kültür Merkezi yayını, Ankara, 1995, s. 231</strong></span><br />
<span style="font-family: Arial;"><strong>[1] Levend, age., s. 167-168</strong></span><br />
<span style="font-family: Arial;"><strong>[1] Hasan Eren, “Türkoloji”, <em>Türk Ansiklopedisi</em>, C. 32, MEB Basım Evi, Ankara, 1983, s.435</strong></span><br />
<span style="font-family: Arial;"><strong>[1] Karal (1994), age., s. 70</strong></span><br />
<span style="font-family: Arial;"><strong>[1] Enver Ziya Karal, “Tanzimat’tan Sonra Türk Dili Sorunu”, <em>Tanzimat’tan Cumhuriyet’e Türkiye Ansiklopedisi</em>, C. 2, İletişim yayınları, İstanbul, 1985, s. 314</strong></span><br />
<span style="font-family: Arial;"><strong>[1] Levend, age., ss.113-114</strong></span><br />
<span style="font-family: Arial;"><strong>[1] Levend, age., s. 120</strong></span><br />
<span style="font-family: Arial;"><strong>[1] Yusuf Akçura, <em>Türkçülük, Türkçülüğün Tarihî Gelişimi</em>, Türk Kültür yayını, İstanbul, 1978, s. 49 </strong></span><br />
<span style="font-family: Arial;"><strong>[1] Enver Ziya Karal, “Osmanlı Tarihinde Türk Dili Sorunu (Tarih Açısından Bir Açıklama”, <em>Bilim Kültür ve Öğ­re­tim Dili Olarak Türkçe</em>, Türk Tarih Kurumu Yayını, 2. Baskı, Ankara, 1994, s. 56</strong></span><br />
<span style="font-family: Arial;"><strong>[1] Levend, age., s. 115</strong></span><br />
<span style="font-family: Arial;"><strong>[1] Mustafa Celâlettin Paşa, <em>Les Turcs Anciens et Modernes, Constantinople</em>, 1869, ss. 230-280’den aktaran Karal (1994), age., s.67 </strong></span><br />
<span style="font-family: Arial;"><strong>[1] Levend, age., s. 134</strong></span><br />
<span style="font-family: Arial;"><strong>[1] Bilâl N. Şimşir, <em>Türk Yazı Devrimi</em>, Türk Tarih Kurumu yayını, Ankara, 1992, ss. 20-21</strong></span><br />
<span style="font-family: Arial;"><strong>[1] Şimşir, age., s. 22</strong></span><br />
<span style="font-family: Arial;"><strong>[1] Şimşir, age., s. 23</strong></span><br />
<span style="font-family: Arial;"><strong>[1] Prof. Dr. Suna Kili, <em>Türk Anayasaları</em>, Tekin Yayın Evi, 2. Baskı, İstanbul, 1982, s.11</strong></span><br />
<span style="font-family: Arial;"><strong>[1] Kili, age., s. 18</strong></span><br />
<span style="font-family: Arial;"><strong>[1] “<em>Dört seneden sonra icra olunacak intihaplarda mebus olmak için Türkçe okumak ve mümkün mertebe yazmak da­hi şart olacaktır.</em>” Kili, age. s. 18 </strong></span><br />
<span style="font-family: Arial;"><strong>[1] Karal (1994), age., s. 61</strong></span><br />
<span style="font-family: Arial;"><strong>[1] Levend, age., s. 135</strong></span><br />
<span style="font-family: Arial;"><strong>[1] Karal (1994), age., s. 62</strong></span><br />
<span style="font-family: Arial;"><strong>[1] Karal (1994), age., s. 69</strong></span><br />
<span style="font-family: Arial;"><strong>[1] Levend, age., ss. 180-182</strong></span><br />
<span style="font-family: Arial;"><strong>[1] Bu konuda daha fazla bilgi için bk. Levend, age., ss. 231-240</strong></span><br />
<span style="font-family: Arial;"><strong>[1] Ziya Gökalp, <em>Türkçülüğün Esasları</em>, 5. Baskı, Varlık Yayınevi, İstanbul, 1963, ss. 89-90</strong></span><br />
<span style="font-family: Arial;"><strong>[1] Uriel Heyd, <em>Language Reform in Modern Turkey</em>, The Israel Oriental Society, Jerusalem, 1954, s. 14</strong></span><br />
<span style="font-family: Arial;"><strong>[1] Gökalp, age., s. 81</strong></span><br />
<span style="font-family: Arial;"><strong>[1] Levend, age., s.264</strong></span><br />
<span style="font-family: Arial;"><strong>[1] Ahmet Kabaklı, <em>Türk Edebiyatı</em>, Türk Edebiyatı Vakfı yayını, C. 3, İstanbul, 1990, s.247 </strong></span><br />
<span style="font-family: Arial;"><strong>[1] Akçura, age., ss. 84-85 </strong></span><br />
<span style="font-family: Arial;"><strong>[1] Akçura, age., s. 86</strong></span><br />
<span style="font-family: Arial;"><strong>[1] Karal (1994), age., s. 78</strong></span><br />
<span style="font-family: Arial;"><strong>[1] K. Akyüz, “Türk Derneği”, Türk Ansiklopedisi, Devlet Kitapları, C. XXXII, Ankara, 1983, s. 69</strong></span><br />
<span style="font-family: Arial;"><strong>[1] Akçura, age., ss. 209-210</strong></span><br />
<span style="font-family: Arial;"><strong>[1] Karal (1994), age., ss. 81-82; Levend, age., 300 </strong></span><br />
<span style="font-family: Arial;"><strong>[1] Levend, age., s. 301</strong></span><br />
<span style="font-family: Arial;"><strong>[1] Prof. Dr. İsmail Parlatır &#8211; Yard. Doç. Dr. Nurullah Çetin, <em>Genç Kalemler Dergisi</em>, Türk Dil Kurumu yayını, Ankara, 1999, ss. XXI-XXII. </strong></span><br />
<span style="font-family: Arial;"><strong>[1] Parlatır-Çetin, age., s.1</strong></span><br />
<span style="font-family: Arial;"><strong>[1] Parlatır-Çetin, age., s. 39</strong></span><br />
<span style="font-family: Arial;"><strong>[1] Parlatır-Çetin, age., s.40</strong></span><br />
<span style="font-family: Arial;"><strong>[1] Levend, age., s.314</strong></span><br />
<span style="font-family: Arial;"><strong>[1] Parlatır-Çetin, age., s. 75</strong></span><br />
<span style="font-family: Arial;"><strong>[1] Parlatır-Çetin, age., s.78</strong></span><br />
<span style="font-family: Arial;"><strong>[1] Parlatır-Çetin, age., s. 81</strong></span><br />
<span style="font-family: Arial;"><strong>[1] Heyd, age., s. 17</strong></span><br />
<span style="font-family: Arial;"><strong>[1] Levend, age., ss. 321-322</strong></span><br />
<span style="font-family: Arial;"><strong>[1] Parlatır-Çetin, age., ss. 171-177</strong></span><br />
<span style="font-family: Arial;"><strong>[1] Akçura, age., s. 213</strong></span><br />
<span style="font-family: Arial;"><strong>[1] Ziya Gökalp, <em>Türkleşmek İslâmlaşmak Muasırlaşmak</em>, Ankara, 1963, s.11</strong></span><br />
<span style="font-family: Arial;"><strong>[1] Gökalp, age., s.13-14</strong></span><br />
<span style="font-family: Arial;"><strong>[1] Gökalp, <em>Türkçülüğün Esasları</em>, ss. 94-95 </strong></span><br />
<span style="font-family: Arial;"><strong>[1] Ziya Gökalp, <em>Yeni Hayat, Doğru Yol</em>, Hazl. Müjgân Cunbur, Kültür Bakanlığı yayını, Ankara, 1976, s. 17-18</strong></span><br />
<span style="font-family: Arial;"><strong>[1] Şimşir, age., s. 44</strong></span><br />
<span style="font-family: Arial;"><strong>[1] Şimşir, age., ss. 47-48</strong></span><br />
<span style="font-family: Arial;"><strong>[1] S. Buluç, “Türkiyat Enstitüsü”, <em>Türk Ansiklopedisi</em>, Devlet Kitapları, C. XXXII, Ankara, 1983, s. 312</strong></span><br />
<span style="font-family: Arial;"><strong>[1] Prof. Dr. Osman Fikri Sertkaya, “Atatürk ve Türk Dili”, <em>Türk Dili</em> dergisi, , S. 599, Ankara, Kasım 2001, s. 549</strong></span><br />
<span style="font-family: Arial;"><strong>[1] Halil Berktay, “Tarih Çalışmaları”, <em>Cumhuriyet Dönemi Türkiye Ansiklopedisi</em>, C. 9, İletişim Yayınları, İstanbul, s.2462</strong></span><br />
<span style="font-family: Arial;"><strong>[1] Bu önerge ile ilgili haber Hakimiyeti Milliye gazetesinin 27 Ağustos 1923 tarihli sayısında yayımlanmıştır.</strong></span><br />
<span style="font-family: Arial;"><strong>[1] Levend, age., s. 391</strong></span><br />
<span style="font-family: Arial;"><strong>[1] Yazı Devrimi ile ilgili bölümün yazılışında Bilâl N. Şimşir’in adı geçen eserinin yanı sıra M. Şakir Ül­kü­ta­şır’ın <em>Atatürk ve Harf Devrimi</em> (TDK yayını, Ankara, 1973) adlı eserinden de yararlanılmıştır. </strong></span><br />
<span style="font-family: Arial;"><strong>[1] 1930’ların başında neredeyse bütün Türk halkları aynı yazıyı kullanıyordu. Bu durum devam etseydi belki de Sovyetlerdeki Türk halklarının birbirleriyle anlaşması daha kolay olacaktı. Ancak, Stalin’in 1930’larda başlattığı kıyım sırasında Sovyetlerdeki Türk halklarının Lâtin yazısını kullanmalarına son verildi. Ne ilginçtir ki 1926 Bakû Türkoloji Kongresinde Lâtin alfabesini savunan bilim adamlarının çoğunun ölüm tarihi 1937’dir. Bunlar arasında Türk soylu halkların bilim adamlarının yanı sıra ünlü Türkolog Samoyloviç de vardı. Bu kıyım sırasında Türk halklarının Kiril yazısını kullanmalarına karar verildi. 1937’de başlayan Kiril yazısına geçiş uygulaması 1940’lı yılların başlarında tamamlandı.</strong></span><br />
<span style="font-family: Arial;"><strong>[1] Şimşir, age., s. 234 vd.</strong></span><br />
<span style="font-family: Arial;"><strong>[1] Falih Rıfkı Atay, <em>Çankaya -Atatürk’ün doğumundan ölümüne kadar-</em>, İstanbul, 1969, s. 468</strong></span><br />
<span style="font-family: Arial;"><strong>[1] Afet İnan, “Türk Dil Kurumu’nun Kuruluşu Üzerine”, <em>Türk Dili</em>, 6(69), Haziran 1957, s. 478.</strong></span><br />
<span style="font-family: Arial;"><strong>[1] Afet İnan, agm., s. 479.</strong></span><br />
<span style="font-family: Arial;"><strong>[1] Ruşen Eşref, “T.D.T.C. Kurulduğundan İlk Kurultaya Kadar”, <em>Türk Dili Bülteni</em>, S. 2, Eylül 1933, s. 1</strong></span><br />
<span style="font-family: Arial;"><strong>[1] Ruşen Eşref, agm. s. 2</strong></span><br />
<span style="font-family: Arial;"><strong>[1] Ruşen Eşref, agm. s. 3</strong></span><br />
<span style="font-family: Arial;"><strong>[1] Afet İnan, agm. s. 479</strong></span><br />
<span style="font-family: Arial;"><strong>[1] Afet İnan, agm 6</strong></span><br />
<span style="font-family: Arial;"><strong>[1] Ruşen Eşref, agm., s. 7</strong></span><br />
<span style="font-family: Arial;"><strong>[1] Atay, age., s. 475</strong></span><br />
<span style="font-family: Arial;"><strong>[1] T.D.T.C. Birinci Kurultaydan Sonra İlk Çalışmalar; <em>Türk Dili,</em> 5. 3, Temmuz 1933, 1-2.</strong></span><br />
<span style="font-family: Arial;"><strong>[1] Nail Tan, <em>Kuruluşunun 70. Yıl Dönümünde Türk Dil Kurumu</em>, Türk Dil Kurumu yayını, Ankara, 2001, s. 10 </strong></span><br />
<span style="font-family: Arial;"><strong>[1] Tan, age., ss. 11-12</strong></span><br />
<span style="font-family: Arial;"><strong>[1] Tan, age., ss. 12-13 </strong></span><br />
<span style="font-family: Arial;"><strong>[1] Heyd, age., s. 27</strong></span><br />
<span style="font-family: Arial;"><strong>[1] Hasan Eren, “<em>Sırça Köşkte</em>”, <em>Türk Dili</em> dergisi, 1990/I, TDK yayını, ss.1-78; Hasan Eren, “<em>Sırça Köşkte II</em>”, <em>Türk Dili</em> dergisi, 1992/II, TDK yayını, ss.161-213; Hasan Eren, “<em>Sırça Köşkte III</em>”, <em>Türk Dili</em> dergisi, 1993/II, TDK yayını, ss.1-82</strong></span><br />
<span style="font-family: Arial;"><strong>[1] Tan, age., s. 16</strong></span><br />
<span style="font-family: Arial;"><strong>[1] TDTC, <em>Osmanlıcadan Türkçeye Söz Karşılıkları</em>, İstanbul, 1934, s. 10 </strong></span><br />
<span style="font-family: Arial;"><strong>[1] TDTC, age., s. 114</strong></span><br />
<span style="font-family: Arial;"><strong>[1] Sertkaya, agm., s. 550</strong></span><br />
<span style="font-family: Arial;"><strong>[1] Heyd, s. 62</strong></span><br />
<span style="font-family: Arial;"><strong>[1] Levend, age., s. 420</strong></span><br />
<span style="font-family: Arial;"><strong>[1] Avrupa dillerinden geçen sözlere takınılan yumuşak tutumu Uriel Heyd, <em>Language Reform in Modern Turkey</em> (s. 77) ad­lı eserinde şu sözlerle eleştirecektir: “<em>On the contrary, in some cases the Society deliberately increased the Europ­ean vocabulary of modern Turkish. In the ‘Cep Kılavuzu’ a number of Arabic and Persian loan-words were replaced with words taken from Western languages. Examples are ‘sekreter’ for ‘kâtib’, ‘direktör’ for ‘müdir’, ‘teori’ for ‘nazariye’, and ‘sembol’ for ‘timsal’. An authoritative explanation of this policy was given in 1935 by İ. N. Dilmen, Secretary General of the Society. He stated that words like ‘kâtib’, ‘müdir (müdür)’, etc. were relics of a bygone era. At a time when the Turks were adopting Occidental civilization in its entirety, the Western equivalents of such terms should be preferred.” </em></strong></span><br />
<span style="font-family: Arial;"><strong>[1] Levend, age., ss. 424-425</strong></span><br />
<span style="font-family: Arial;"><strong>[1] Tan, age., s. 45</strong></span><br />
<span style="font-family: Arial;"><strong>[1] Heyd, age., s. 32</strong></span><br />
<span style="font-family: Arial;"><strong>[1] TDAK, <em>Osmanlıcadan Türkçeye Cep Kılavuzu</em>, İstanbul, 1935, s. VII</strong></span><br />
<span style="font-family: Arial;"><strong>[1] Sertkaya, agm., s. 553</strong></span><br />
<span style="font-family: Arial;"><strong>[1] Bk. 94. dipnot</strong></span><br />
<span style="font-family: Arial;"><strong>[1] Falih Rıfkı Atay, “Atatürk ve Özleştirme”, <em>Dünya</em> gazetesi, 17 Temmuz 1966</strong></span><br />
<span style="font-family: Arial;"><strong>[1] Atay, age., s. 475</strong></span><br />
<span style="font-family: Arial;"><strong>[1] Atay, gös. yer</strong></span><br />
<span style="font-family: Arial;"><strong>[1] Atay, age., s. 477</strong></span><br />
<span style="font-family: Arial;"><strong>[1] Hikmet Bayur, “Atatürk ve Dil Devrimi”, <em>Dil Dâvası</em>, TDK yayını, Ankara, 1952</strong></span><br />
<span style="font-family: Arial;"><strong>[1] Tan, age., s. 46</strong></span><br />
<span style="font-family: Arial;"><strong>[1] Naim Hazım Bey daha sonra Arapçanın Türkçeyle kurulduğu düşüncesini işleyen iki ciltlik eser ya­yım­la­ya­cak­tır: Naim Hazım Onat, <em>Arapçanın Türk Diliyle Kuruluşu I</em>, TDK yayını, İstanbul, 1944; Naim Hazım Onat, <em>Arap­çanın Türk Diliyle Kuruluşu II</em>, TDK yayını, İstanbul, 1949 </strong></span><br />
<span style="font-family: Arial;"><strong>[1] Falih Rıfkı Atay, “Hatıra: Hüküm Nasıl Kurtuldu ?”, Dünya, 16.5.1965</strong></span><br />
<span style="font-family: Arial;"><strong>[1] Levend, age., s. 427</strong></span><br />
<span style="font-family: Arial;"><strong>[1] Prof. Dr. Zeynep Korkmaz, “Güneş-Dil Teorisi ve Yöneldiği Hedefler”, <em>Meydan</em> dergisi, S. 601-83, Ocak 1982, s. 23</strong></span><br />
<span style="font-family: Arial;"><strong>[1] Atay, age., s. 479</strong></span><br />
<span style="font-family: Arial;"><strong>[1] <em>Etimoloji Morfoloji ve Fonetik Bakımından Türk Dili: Notlar</em>, Ulus Matbaası, 1935</strong></span><br />
<span style="font-family: Arial;"><strong>[1] Korkmaz, agm., s. 23-24</strong></span><br />
<span style="font-family: Arial;"><strong>[1] İbrahim Necmi Dilmen, <em>Güneş Dil Teorisinin Ana Hatları</em>, 1935 </strong></span><br />
<span style="font-family: Arial;"><strong>[1] İbrahim Necmi Dilmen, <em>Les lingnes meres et essentielles de la theorie Güneş-Dil</em>, İstanbul, 1936</strong></span><br />
<span style="font-family: Arial;"><strong>[1] <em>İbrahim Necmi Dilmen’in Güneş-Dil Teorisinin Ana Hatları Hakkında III. Dil Kurultayına Sunduğu Teze Bağlı Grafikler ve Analizler</em>, İstanbul, 1936; <em>Prof. H. Reşit Tankut’un Güneş-Dil Teorisine Göre Pankronik Usulle ve Paleo-Sosyolojik Dil Tetkikleri Adlı Tezinde Geçen Örnekler</em>, İstanbul, 1936 </strong></span><br />
<span style="font-family: Arial;"><strong>[1] Levend, age., s. 439</strong></span><br />
<span style="font-family: Arial;"><strong>[1] Abdülkadir İnan, <em>Güneş-Dil Teorisi Üzerine Ders Notları</em>, İstanbul, 1936, ss.57-75</strong></span><br />
<span style="font-family: Arial;"><strong>[1] H. Reşit Tankut, <em>Güneş-Dil Teorisine Göre Toponomik Tetkikler II</em>, Tarih, Dil, Coğrafya Fakültesi, İstanbul, 1936, s. 33</strong></span><br />
<span style="font-family: Arial;"><strong>[1] Sertkaya, agm., s. 555</strong></span><br />
<span style="font-family: Arial;"><strong>[1] Bu kitapların tam listesi için bk. Levend, age., ss. 437-438</strong></span><br />
<span style="font-family: Arial;"><strong>[1] Levend, age., s. 439, 441</strong></span><br />
<span style="font-family: Arial;"><strong>[1] Agâh Sırrı Levend, “Dilde Özleşme Hareketinin Tarihçesi”, <em>Dil Dâvası</em>, TDK yayını, Ankara, 1952, s. 8</strong></span><br />
<span style="font-family: Arial;"><strong>[1] Dr. Kâmile İmer, <em>Dilde Değişme ve Gelişme Açısından Türk Dil Devrimi</em>, TDK yayını, Ankara, 1976, s. 91</strong></span><br />
<span style="font-family: Arial;"><strong>[1] Atay, age., s. 479</strong></span><br />
<span style="font-family: Arial;"><strong>[1] Korkmaz, agm, s. 26</strong></span><br />
<span style="font-family: Arial;"><strong>[1] Bayur, agm., s.30</strong></span><br />
<span style="font-family: Arial;"><strong>[1] Falih Rıfkı Atay, “Atatürk ve Özleştirme”, <em>Dünya</em> gazetesi, 17.7.1966; Dr. Osman F. Sertkaya, “<em>Atatürk’ün Dil Politikası I-II-III</em>”, Tercüman gazetesi, 22-24 Aralık 1979; Prof. Dr. Faruk K. Timurtaş, “Atatürk Ne İstiyordu ?”, <em>Tercüman</em> gazetesi, 11.6.1980; Korkmaz, agm.,; Prof. Dr. Zeynep Korkmaz, “Dil İnkılâbının Sadeleşme ve Türkçeleşme Akımları Arasındaki Yeri”, <em>Türk Dili</em>, S. 401, Mayıs 1985, ss. 1-32</strong></span><br />
<span style="font-family: Arial;"><strong>[1] Tan, age., s. 47</strong></span><br />
<span style="font-family: Arial;"><strong>[1] Tan, age., s.52</strong></span><br />
<span style="font-family: Arial;"><strong>[1] Tan, age., s. 48</strong></span><br />
<span style="font-family: Arial;"><strong>[1] İmer, age., s. 91</strong></span><br />
<span style="font-family: Arial;"><strong>[1] TDK, <em>Türkçe Sözlük</em>, İstanbul, 1944, s. X</strong></span><br />
<span style="font-family: Arial;"><strong>[1] <em>Türkçe Sözlük</em> (1944), s.V</strong></span><br />
<span style="font-family: Arial;"><strong>[1] İstanbul Muallimler Birliği, <em>Birinci Dil Kongresi</em>, İstanbul, 1949, s. 10</strong></span><br />
<span style="font-family: Arial;"><strong>[1] İstanbul Muallimler Birliği, age., s. 76</strong></span><br />
<span style="font-family: Arial;"><strong>[1] İstanbul Muallimler Birliği, age., s. 156</strong></span><br />
<span style="font-family: Arial;"><strong>[1] <em>Olağanüstü Türk Dil Kurultayı</em>, Ankara, 1954, s. 2 </strong></span><br />
<span style="font-family: Arial;"><strong>[1] <em>Olağanüstü Türk Dil Kurultayı</em>, Ankara, 1954, s. 81</strong></span><br />
<span style="font-family: Arial;"><strong>[1] Türk Dil Kurumunun 40 Yılı, TDK yayını, Ankara, 1972, s. 93</strong></span><br />
<span style="font-family: Arial;"><strong>[1] Murat Belge, “Türk Dilinde Gelişmeler”, <em>Cumhuriyet Dönemi Türkiye Ansiklopedisi</em>, İletişim yayınları, s. 2601</strong></span><br />
<span style="font-family: Arial;"><strong>[1] Prof. Dr. Hasan Eren, “Türk Dil Kurumundan Eski Anılar”, <em>Türk Dili</em> dergisi, 50. Yıl Özel Sayısı, TDK yayını, Ankara, Ekim 2001, s. 324</strong></span><br />
<span style="font-family: Arial;"><strong>[1] Ömer Asım Aksoy, <em>Anayasa Sözlüğü</em>, TDK yayını, Ankara, 1962</strong></span><br />
<span style="font-family: Arial;"><strong>[1] Prof. Dr. Faruk K. Timurtaş (Hazl.), <em>İkinci Dil Kongresi ve Akademi</em>, Türkiye Muallimler Birliği yayını, İstanbul, 1969, ss. 1-2</strong></span><br />
<span style="font-family: Arial;"><strong>[1] Timurtaş (Hazl.), age., s. 7</strong></span><br />
<span style="font-family: Arial;"><strong>[1] Timurtaş (Hazl.), age., s. 22</strong></span><br />
<span style="font-family: Arial;"><strong>[1] TDK, <em>Bir Kongre Üzerine</em>, TDK yayını, Ankara, 1968</strong></span><br />
<span style="font-family: Arial;"><strong>[1] Kemal Demiray, <em>Batı Dilleri Sözcüklerine Karşılıklar Kılavuzu</em>, TDK yayını, Ankara, 1972</strong></span><br />
<span style="font-family: Arial;"><strong>[1] Türkçeci, “Yaşayan Türkçemiz”, <em>Tercüman</em> gazetesi, 19 Aralık 1979 </strong></span><br />
<span style="font-family: Arial;"><strong>[1] 22-23-24 Aralık 1979 tarihli <em>Tercüman</em> gazeteleri</strong></span><br />
<span style="font-family: Arial;"><strong>[1] “Ömer Asım Aksoy’la ‘Yaşayan Türkçe’ Üzerine Bir Konuşma”, <em>Türk Dili</em> dergisi, C. XLI, S. 341, Şubat 1980, ss.65-67</strong></span><br />
<span style="font-family: Arial;"><strong>[1] Ömer Asım Aksoy, “Dil Süreci”, <em>Türk Dili</em> dergisi, C. XLI, S. 343, Nisan 1980, s. 193; Ömer Asım Aksoy, “Yollar Ayrı Olunca”, <em>Türk Dili</em> dergisi, C. XLI, S. 344, 1980 </strong></span><br />
<span style="font-family: Arial;"><strong>[1] Emin Özdemir, “Anadilin Toprağında Solumayanlar”, <em>Türk Dili</em> dergisi, C. XLI, S. 342, Mart 1980, s.130</strong></span><br />
<span style="font-family: Arial;"><strong>[1] Mustafa Canpolat, “Dilin Yapısı ve Yapıbilgisi”, <em>Türk Dili</em> dergisi, C. XLI, S. 342, Mart 1980, ss.133-137</strong></span><br />
<span style="font-family: Arial;"><strong>[1] Prof. Dr. Muharrem Ergin, “Türkiye’nin Dil Dâvası”, <em>SİSAV</em> <em>Türk Dili Semineri</em> <em>26-27 Aralık 1980</em>, İstanbul, 1980, s. 26</strong></span><br />
<span style="font-family: Arial;"><strong>[1] Ergin, agm., s. 36</strong></span><br />
<span style="font-family: Arial;"><strong>[1] Prof. Dr. Faruk K. Timurtaş, “Uydurmacılık, Uydurma Kelimeler ve Türkçede Kelime Yapımı”,<em> SİSAV</em> <em>Türk Dili Semineri</em> <em>26-27 Aralık 1980</em>, İstanbul, 1980, s. 85</strong></span><br />
<span style="font-family: Arial;"><strong>[1] <em>SİSAV</em> , age., s.191 </strong></span><br />
<span style="font-family: Arial;"><strong>[1] Emin Özdemir, “Sisavcılar Neyi Savunuyor ?”, <em>Türk Dili</em> dergisi, C. XLII, S. 350, Şubat 1982</strong></span><br />
<span style="font-family: Arial;"><strong>[1] Doç Dr. Semih Tezcan, “Dil Devriminin Özüne ve Uygulamasına Yöneltilen Eleştirilere Yanıt” başlıklı bil­di­ri­sinde Kuruma ve Kurumun türettiği sözlere karşı yapılan eleştirilere karşılık vermektedir. Bk. TDK, Atatürk’ün Yolunda Türk Dil Devrimi, Ankara, 1981, s. 141 vd. </strong></span><br />
<span style="font-family: Arial;"><strong>[1] İmlâdaki bu gelgitler için bk. Hasan Eren-Mertol Tulum, <em>Dil Tartışmalarında Gerçekler I</em>, Türk Dil Kurumu yayını, Ankara, 1990; TDK, <em>İmlâ Kılavuzu</em>, Ankara, 2000, ss. VII-VIII </strong></span><br />
<span style="font-family: Arial;"><strong>[1] Türk Dil Kurumu, <em>İmlâ Kılavuzu</em>, Ankara, 2000, s. VIII</strong></span><br />
<span style="font-family: Arial;"><strong>[1] 2001 yılının son günlerinde başlayan tartışmada alfabemize q, w, x gibi harflerin eklenmesi konusu gündeme gelmişse de, sonuçta bu harflerin alfabeye eklenmemesi düşüncesi geçmişte olduğu gibi bugün de ağırlık kazanmıştır. Bu harflerin alfabeye eklenmemesi, ancak ilkokullarda öğretilmesi konusunda ise tartışmalar sürmektedir. Bu konudaki tartışmalar ve değerlendirmesi için bk. Prof. Dr. Şükrü Halûk Akalın, “Bitmeyen Tartışma: Q, X, W”, <em>Türk Dili</em> dergisi, TDK yayını, Ankara, Ocak 2002 </strong></span></p>
<p style="text-align: justify;"><a href="http://turkoloji.cu.edu.tr/YENI%20TURK%20DILI/5.php#_ftnref1" target="_blank"><span style="font-family: Arial;"><strong>[1]</strong></span></a><span style="font-family: Arial;"><strong> Hasan Eren, Türk Dil Kurumunun yayımladığı Türkçe Sözlük’ün 8. baskısına yazdığı ön sözde Türkçenin başka dillere verdiği sözlerle ilgili olarak ilgi çekici örnekler vermiştir. Bk. TDK, <em>Türkçe Sözlük</em>, Yeni (8.) Baskı, Ankara, 1988, s. XXII-XXV </strong></span><br />
<a href="http://turkoloji.cu.edu.tr/YENI%20TURK%20DILI/5.php#_ftnref2" target="_blank"><span style="font-family: Arial;"><strong>[2]</strong></span></a><span style="font-family: Arial;"><strong> Levend, age., ss. 180-182</strong></span><br />
<a href="http://turkoloji.cu.edu.tr/YENI%20TURK%20DILI/5.php#_ftnref3" target="_blank"><span style="font-family: Arial;"><strong>[3]</strong></span></a><span style="font-family: Arial;"><strong> Bu konuda daha fazla bilgi için bk. Levend, age., ss. 231-240</strong></span><br />
<a href="http://turkoloji.cu.edu.tr/YENI%20TURK%20DILI/5.php#_ftnref4" target="_blank"><span style="font-family: Arial;"><strong>[4]</strong></span></a><span style="font-family: Arial;"><strong> Ziya Gökalp, <em>Türkçülüğün Esasları</em>, 5. Baskı, Varlık Yayınevi, İstanbul, 1963, ss. 89-90</strong></span><br />
<a href="http://turkoloji.cu.edu.tr/YENI%20TURK%20DILI/5.php#_ftnref5" target="_blank"><span style="font-family: Arial;"><strong>[5]</strong></span></a><span style="font-family: Arial;"><strong> Uriel Heyd, <em>Language Reform in Modern Turkey</em>, The Israel Oriental Society, Jerusalem, 1954, s. 14</strong></span><br />
<a href="http://turkoloji.cu.edu.tr/YENI%20TURK%20DILI/5.php#_ftnref6" target="_blank"><span style="font-family: Arial;"><strong>[6]</strong></span></a><span style="font-family: Arial;"><strong> Gökalp, age., s. 81</strong></span><br />
<a href="http://turkoloji.cu.edu.tr/YENI%20TURK%20DILI/5.php#_ftnref7" target="_blank"><span style="font-family: Arial;"><strong>[7]</strong></span></a><span style="font-family: Arial;"><strong> Levend, age., s.264</strong></span><br />
<a href="http://turkoloji.cu.edu.tr/YENI%20TURK%20DILI/5.php#_ftnref8" target="_blank"><span style="font-family: Arial;"><strong>[8]</strong></span></a><span style="font-family: Arial;"><strong> Ahmet Kabaklı, <em>Türk Edebiyatı</em>, Türk Edebiyatı Vakfı yayını, C. 3, İstanbul, 1990, s.247 </strong></span><br />
<a href="http://turkoloji.cu.edu.tr/YENI%20TURK%20DILI/5.php#_ftnref9" target="_blank"><span style="font-family: Arial;"><strong>[9]</strong></span></a><span style="font-family: Arial;"><strong> Akçura, age., ss. 84-85 </strong></span><br />
<a href="http://turkoloji.cu.edu.tr/YENI%20TURK%20DILI/5.php#_ftnref10" target="_blank"><span style="font-family: Arial;"><strong>[10]</strong></span></a><span style="font-family: Arial;"><strong> Akçura, age., s. 86</strong></span><br />
<a href="http://turkoloji.cu.edu.tr/YENI%20TURK%20DILI/5.php#_ftnref11" target="_blank"><span style="font-family: Arial;"><strong>[11]</strong></span></a><span style="font-family: Arial;"><strong> Karal (1994), age., s. 78</strong></span><br />
<a href="http://turkoloji.cu.edu.tr/YENI%20TURK%20DILI/5.php#_ftnref12" target="_blank"><span style="font-family: Arial;"><strong>[12]</strong></span></a><span style="font-family: Arial;"><strong> K. Akyüz, “Türk Derneği”, Türk Ansiklopedisi, Devlet Kitapları, C. XXXII, Ankara, 1983, s. 69</strong></span><br />
<a href="http://turkoloji.cu.edu.tr/YENI%20TURK%20DILI/5.php#_ftnref13" target="_blank"><span style="font-family: Arial;"><strong>[13]</strong></span></a><span style="font-family: Arial;"><strong> Akçura, age., ss. 209-210</strong></span><br />
<a href="http://turkoloji.cu.edu.tr/YENI%20TURK%20DILI/5.php#_ftnref14" target="_blank"><span style="font-family: Arial;"><strong>[14]</strong></span></a><span style="font-family: Arial;"><strong> Karal (1994), age., ss. 81-82; Levend, age., 300 </strong></span><br />
<a href="http://turkoloji.cu.edu.tr/YENI%20TURK%20DILI/5.php#_ftnref15" target="_blank"><span style="font-family: Arial;"><strong>[15]</strong></span></a><span style="font-family: Arial;"><strong> Levend, age., s. 301</strong></span><br />
<a href="http://turkoloji.cu.edu.tr/YENI%20TURK%20DILI/5.php#_ftnref16" target="_blank"><span style="font-family: Arial;"><strong>[16]</strong></span></a><span style="font-family: Arial;"><strong> Prof. Dr. İsmail Parlatır &#8211; Yard. Doç. Dr. Nurullah Çetin, <em>Genç Kalemler Dergisi</em>, Türk Dil Kurumu yayını, Ankara, 1999, ss. XXI-XXII. </strong></span><br />
<a href="http://turkoloji.cu.edu.tr/YENI%20TURK%20DILI/5.php#_ftnref17" target="_blank"><span style="font-family: Arial;"><strong>[17]</strong></span></a><span style="font-family: Arial;"><strong> Parlatır-Çetin, age., s.1</strong></span><br />
<a href="http://turkoloji.cu.edu.tr/YENI%20TURK%20DILI/5.php#_ftnref18" target="_blank"><span style="font-family: Arial;"><strong>[18]</strong></span></a><span style="font-family: Arial;"><strong> Parlatır-Çetin, age., s. 39</strong></span><br />
<a href="http://turkoloji.cu.edu.tr/YENI%20TURK%20DILI/5.php#_ftnref19" target="_blank"><span style="font-family: Arial;"><strong>[19]</strong></span></a><span style="font-family: Arial;"><strong> Parlatır-Çetin, age., s.40</strong></span><br />
<a href="http://turkoloji.cu.edu.tr/YENI%20TURK%20DILI/5.php#_ftnref20" target="_blank"><span style="font-family: Arial;"><strong>[20]</strong></span></a><span style="font-family: Arial;"><strong> Levend, age., s.314</strong></span><br />
<a href="http://turkoloji.cu.edu.tr/YENI%20TURK%20DILI/5.php#_ftnref21" target="_blank"><span style="font-family: Arial;"><strong>[21]</strong></span></a><span style="font-family: Arial;"><strong> Parlatır-Çetin, age., s. 75</strong></span><br />
<a href="http://turkoloji.cu.edu.tr/YENI%20TURK%20DILI/5.php#_ftnref22" target="_blank"><span style="font-family: Arial;"><strong>[22]</strong></span></a><span style="font-family: Arial;"><strong> Parlatır-Çetin, age., s.78</strong></span><br />
<a href="http://turkoloji.cu.edu.tr/YENI%20TURK%20DILI/5.php#_ftnref23" target="_blank"><span style="font-family: Arial;"><strong>[23]</strong></span></a><span style="font-family: Arial;"><strong> Parlatır-Çetin, age., s. 81</strong></span><br />
<a href="http://turkoloji.cu.edu.tr/YENI%20TURK%20DILI/5.php#_ftnref24" target="_blank"><span style="font-family: Arial;"><strong>[24]</strong></span></a><span style="font-family: Arial;"><strong> Heyd, age., s. 17</strong></span><br />
<a href="http://turkoloji.cu.edu.tr/YENI%20TURK%20DILI/5.php#_ftnref25" target="_blank"><span style="font-family: Arial;"><strong>[25]</strong></span></a><span style="font-family: Arial;"><strong> Levend, age., ss. 321-322</strong></span><br />
<a href="http://turkoloji.cu.edu.tr/YENI%20TURK%20DILI/5.php#_ftnref26" target="_blank"><span style="font-family: Arial;"><strong>[26]</strong></span></a><span style="font-family: Arial;"><strong> Parlatır-Çetin, age., ss. 171-177</strong></span><br />
<a href="http://turkoloji.cu.edu.tr/YENI%20TURK%20DILI/5.php#_ftnref27" target="_blank"><span style="font-family: Arial;"><strong>[27]</strong></span></a><span style="font-family: Arial;"><strong> Akçura, age., s. 213</strong></span><br />
<a href="http://turkoloji.cu.edu.tr/YENI%20TURK%20DILI/5.php#_ftnref28" target="_blank"><span style="font-family: Arial;"><strong>[28]</strong></span></a><span style="font-family: Arial;"><strong> Ziya Gökalp, <em>Türkleşmek İslâmlaşmak Muasırlaşmak</em>, Ankara, 1963, s.11</strong></span><br />
<a href="http://turkoloji.cu.edu.tr/YENI%20TURK%20DILI/5.php#_ftnref29" target="_blank"><span style="font-family: Arial;"><strong>[29]</strong></span></a><span style="font-family: Arial;"><strong> Gökalp, age., s.13-14</strong></span><br />
<a href="http://turkoloji.cu.edu.tr/YENI%20TURK%20DILI/5.php#_ftnref30" target="_blank"><span style="font-family: Arial;"><strong>[30]</strong></span></a><span style="font-family: Arial;"><strong> Gökalp, <em>Türkçülüğün Esasları</em>, ss. 94-95 </strong></span><br />
<a href="http://turkoloji.cu.edu.tr/YENI%20TURK%20DILI/5.php#_ftnref31" target="_blank"><span style="font-family: Arial;"><strong>[31]</strong></span></a><span style="font-family: Arial;"><strong> Ziya Gökalp, <em>Yeni Hayat, Doğru Yol</em>, Hazl. Müjgân Cunbur, Kültür Bakanlığı yayını, Ankara, 1976, s. 17-18</strong></span><br />
<a href="http://turkoloji.cu.edu.tr/YENI%20TURK%20DILI/5.php#_ftnref32" target="_blank"><span style="font-family: Arial;"><strong>[32]</strong></span></a><span style="font-family: Arial;"><strong> Şimşir, age., s. 44</strong></span><br />
<a href="http://turkoloji.cu.edu.tr/YENI%20TURK%20DILI/5.php#_ftnref33" target="_blank"><span style="font-family: Arial;"><strong>[33]</strong></span></a><span style="font-family: Arial;"><strong> Şimşir, age., ss. 47-48</strong></span><br />
<a href="http://turkoloji.cu.edu.tr/YENI%20TURK%20DILI/5.php#_ftnref34" target="_blank"><span style="font-family: Arial;"><strong>[34]</strong></span></a><span style="font-family: Arial;"><strong> S. Buluç, “Türkiyat Enstitüsü”, <em>Türk Ansiklopedisi</em>, Devlet Kitapları, C. XXXII, Ankara, 1983, s. 312</strong></span><br />
<a href="http://turkoloji.cu.edu.tr/YENI%20TURK%20DILI/5.php#_ftnref35" target="_blank"><span style="font-family: Arial;"><strong>[35]</strong></span></a><span style="font-family: Arial;"><strong> Prof. Dr. Osman Fikri Sertkaya, “Atatürk ve Türk Dili”, <em>Türk Dili</em> dergisi, , S. 599, Ankara, Kasım 2001, s. 549</strong></span><br />
<a href="http://turkoloji.cu.edu.tr/YENI%20TURK%20DILI/5.php#_ftnref36" target="_blank"><span style="font-family: Arial;"><strong>[36]</strong></span></a><span style="font-family: Arial;"><strong> Halil Berktay, “Tarih Çalışmaları”, <em>Cumhuriyet Dönemi Türkiye Ansiklopedisi</em>, C. 9, İletişim Yayınları, İstanbul, s.2462</strong></span><br />
<a href="http://turkoloji.cu.edu.tr/YENI%20TURK%20DILI/5.php#_ftnref37" target="_blank"><span style="font-family: Arial;"><strong>[37]</strong></span></a><span style="font-family: Arial;"><strong> Bu önerge ile ilgili haber Hakimiyeti Milliye gazetesinin 27 Ağustos 1923 tarihli sayısında yayımlanmıştır.</strong></span><br />
<a href="http://turkoloji.cu.edu.tr/YENI%20TURK%20DILI/5.php#_ftnref38" target="_blank"><span style="font-family: Arial;"><strong>[38]</strong></span></a><span style="font-family: Arial;"><strong> Levend, age., s. 391</strong></span><br />
<a href="http://turkoloji.cu.edu.tr/YENI%20TURK%20DILI/5.php#_ftnref39" target="_blank"><span style="font-family: Arial;"><strong>[39]</strong></span></a><span style="font-family: Arial;"><strong> Yazı Devrimi ile ilgili bölümün yazılışında Bilâl N. Şimşir’in adı geçen eserinin yanı sıra M. Şakir Ül­kü­ta­şır’ın <em>Atatürk ve Harf Devrimi</em> (TDK yayını, Ankara, 1973) adlı eserinden de yararlanılmıştır.</strong></span><br />
<a href="http://turkoloji.cu.edu.tr/YENI%20TURK%20DILI/5.php#_ftnref40" target="_blank"><span style="font-family: Arial;"><strong>[40]</strong></span></a><span style="font-family: Arial;"><strong> 1930’ların başında neredeyse bütün Türk halkları aynı yazıyı kullanıyordu. Bu durum devam etseydi belki de Sovyetlerdeki Türk halklarının birbirleriyle anlaşması daha kolay olacaktı. Ancak, Stalin’in 1930’larda başlattığı kıyım sırasında Sovyetlerdeki Türk halklarının Lâtin yazısını kullanmalarına son verildi. Ne ilginçtir ki 1926 Bakû Türkoloji Kongresinde Lâtin alfabesini savunan bilim adamlarının çoğunun ölüm tarihi 1937’dir. Bunlar arasında Türk soylu halkların bilim adamlarının yanı sıra ünlü Türkolog Samoyloviç de vardı. Bu kıyım sırasında Türk halklarının Kiril yazısını kullanmalarına karar verildi. 1937’de başlayan Kiril yazısına geçiş uygulaması 1940’lı yılların başlarında tamamlandı.</strong></span><br />
<a href="http://turkoloji.cu.edu.tr/YENI%20TURK%20DILI/5.php#_ftnref41" target="_blank"><span style="font-family: Arial;"><strong>[41]</strong></span></a><span style="font-family: Arial;"><strong> Şimşir, age., s. 234 vd.</strong></span><br />
<a href="http://turkoloji.cu.edu.tr/YENI%20TURK%20DILI/5.php#_ftnref42" target="_blank"><span style="font-family: Arial;"><strong>[42]</strong></span></a><span style="font-family: Arial;"><strong> Falih Rıfkı Atay, <em>Çankaya -Atatürk’ün doğumundan ölümüne kadar-</em>, İstanbul, 1969, s. 468</strong></span><br />
<a href="http://turkoloji.cu.edu.tr/YENI%20TURK%20DILI/5.php#_ftnref43" target="_blank"><span style="font-family: Arial;"><strong>[43]</strong></span></a><span style="font-family: Arial;"><strong> Afet İnan, “Türk Dil Kurumu’nun Kuruluşu Üzerine”, <em>Türk Dili</em>, 6(69), Haziran 1957, s. 478.</strong></span></p>
<p style="text-align: justify;"><a rel="nofollow" href="http://turkoloji.cu.edu.tr/YENI%20TURK%20DILI/5.php#_ftn1" target="_blank">Kaynak</a></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.turkcemiz.net/ataturk-doneminde-turkce-ve-turk-dil-kurumu-t2546.html/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Atatürk, Türkiye Cumhuriyeti ve Türkçe Devrimi</title>
		<link>http://www.turkcemiz.net/ataturk-turkiye-cumhuriyeti-ve-turkce-devrimi-t2540.html</link>
		<comments>http://www.turkcemiz.net/ataturk-turkiye-cumhuriyeti-ve-turkce-devrimi-t2540.html#comments</comments>
		<pubDate>Fri, 15 Feb 2008 17:37:34 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Uğur</dc:creator>
				<category><![CDATA[Atatürk]]></category>
		<category><![CDATA[Mustafa Kemal ATATÜRK]]></category>
		<category><![CDATA[Mustafa Öner]]></category>
		<category><![CDATA[türkçe]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://wp.turkcemiz.net/?p=901</guid>
		<description><![CDATA[Araştırmanın Temelleri Atatürk ilke ve devrimleri; Türk devrimi, Türk dili ve Türk Dil Kurumu ile ilgili Atatürk ve sonrası yazarlar ve eserler Araştırmanın Amacı Bu çalışmanın amacı, Ulu Önder Mustafa Kemal Atatürk önderliğinde kurulan Türkiye Cumhuriyeti Devleti&#8217;nde 1925 yılından itibaren başlayan laikleşme sürecinin (tekke ve zaviyelerin kapatılması, eğitim birliği, halifeliğin kaldırılması) yeni Türk alfabesinin kabulü [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: justify;">Araştırmanın Temelleri<br />
Atatürk ilke ve devrimleri; Türk devrimi, Türk dili ve Türk Dil Kurumu ile ilgili Atatürk ve sonrası<br />
yazarlar ve eserler<br />
Araştırmanın Amacı</p>
<p>Bu çalışmanın amacı, Ulu Önder Mustafa Kemal Atatürk önderliğinde kurulan Türkiye Cumhuriyeti Devleti&#8217;nde 1925 yılından itibaren başlayan laikleşme sürecinin (tekke ve zaviyelerin kapatılması, eğitim birliği, halifeliğin kaldırılması) yeni Türk alfabesinin kabulü ve Türk dilinin özleştirilmesi çabalan üzerindeki etkilerini ortaya koymaktır.</p>
<p>Çalışma, ayrıca, &#8220;Türk Devrimi&#8221;nin göz bebeği Türk Dil Kurumu&#8217;nun laik-demokratik Türkiye Cumhuriyeti Devleti&#8217;nin temellerinin sağlamlaştırılmasında ve Türk dilinin eğitim ve bilim dili haline gelmesinde üstlendiği görevleri &#8220;Türk Devrimi&#8221;nin en karakteristik özelliklerinden yola çıkarak yorumlamaya çalışacaktır. &#8220;Türk Devrimi&#8221;nin temel kaynağının, vaktiyle aşağılanıp horlanan Türk ulusu olduğunu savunan bu çalışma, &#8220;Türkçe devrimi&#8221;nin de doğrudan doğruya cumhuriyet düşüncesiyle örtüştüğünü ve demokratik bir tutum üzerine inşa edildiğini de savunmaktadır.</p>
<p>Veri Kaynakları</p>
<p>Türk devrimi, Türk dili ve Türk Dil Kurumu ile ilgili Atatürk ve sonrası yazarlar ve eserler.</p>
<p>Ana Tartışma</p>
<p>1925 yılından itibaren başlayan laikleşme süreci (tekke ve zaviyelerin kapatılması, eğitim birliği, halifeliğin kaldırılması), yeni Türk alfabesinin kabulü ve Türk dilinin özleştirilmesi çabalan üzerinde etkili olmuştur. Türk Dil Kurumu, laik-demokratik Türkiye Cumhuriyeti Devleti&#8217;nin temellerinin sağlamlaştırılmasında ve Türk dilinin eğitim ve bilim dili haline gelmesinde önemli görevler üstlenmiştir.</p>
<p>Sonuçlar</p>
<p>Türkiye Cumhuriyeti Devleti&#8217;nde 1925 yılından itibaren başlayan laikleşme süreci (tekke ve zaviyelerin kapatılması, eğitim birliği, halifeliğin kald›nlmas›), yeni Türk alfabesinin kabulü ve Türk dilinin özleştirilmesi çabalan üzerinde etkili olmuştur. &#8220;Türk Devrimi&#8221;nin göz bebeği olan Türk Dil Kurumu,<br />
laik-demokratik Türkiye Cumhuriyeti Devleti&#8217;nin temellerinin sağlamlaştınlmasmda ve Türk dilinin eğitim ve bilim dili haline gelmesinde önemli görevler üstlenmiştir.</p>
<p>1928 yıl Türk tarihinde çok önemli bir yıldır: 10 Nisan › › › › günü Anayasa&#8217;da<br />
değişiklikler yapılarak Türkiye Cumhuriyeti&#8217;nin laik karakterinin açıklığa<br />
kavuşturulması için var olan &#8220;Devletin dini İslam&#8217;dır&#8221; hükmünün çıkarılmas› kabul Atatürk edilmiştir. Türkiye Cumhuriyeti içinde Türk Devleti kadar Türkçeyi de laikleştirecek Türkiye bu önemli adımı hazırlayan gelişmeleri de hatırlamak gerekir. TBMM&#8217;de, 3 Mart 1924&#8242;te hem &#8220;Eğitim Birliği (Tevhidi Tedrisat) Kanunu&#8221; hem de &#8220;Halifeliğin Kaldırılması Kanunu&#8221; kabul edilmişti. Bunun devamında 2 Eylül 1925&#8242;te de &#8220;Tekke ve zaviyelerin ve türbelerin kapatılması hakkındaki karar&#8221; alınmış 30 Kasım 1925&#8242;te de bu karar kanuna dönüşmüştür.</p>
<p>1925 yılında henüz iki yıllık geçmişi olmayan Türkiye Cumhuriyeti, böylece<br />
tekke ve zaviyeleri kapatarak 1928 yılındaki din ve vicdan özgürleşmesini, laisizmi hazırlamıştır. Türkçenin yazısını ve dil varlığım da özgürleştirerek, çağlardır süren aydın yozlaşmasıyla boğulan gücünü ortaya çıkaracak alfabe ve dil devrimlerinin, bu özgürleşmelere doğrudan doğruya bağlı olduğu tartışmasız bir olgudur.</p>
<p>Bu laiklik adımıyla, yeni Türk Devleti, ülkedeki her türlü din ve inanç<br />
varlığının üzerindeki konumuyla, Cumhuriyeti asırlarca süren din ve mezhep<br />
çatışmalarının dışına çıkarmış oluyordu.</p>
<p>1928 hiç tesadüf değildir ki Yeni Türk Harflerinin Kabul ve Tatbiki Hakkında<br />
Kanunun da kabul edildiği yıldır.</p>
<p>Alfabe, toplumların dil varlığını kayda geçirmek için kullanılan, kültürel ve<br />
tarihsel bir araçken, uzun Türk tarihinde mensup olunan din ve kültür dairesi içinde zaman zaman yozlaşmanın da kaynağı olabilmiştir. Arap alfabesi Türkçeyi yazmak için en uzun süre kullanılan, yüksek bir yazılı uygarlık üretmişse de özellikle matbaa döneminde okuma yazma, kitap basma ve kısacası aydınlanma yolunda ayak bağı olmuştur (bk. Öner, 2005). Bu yazının Türkçeyi en çok yabancılaştıran Arapça ve Farsçayla ortak bir alfabeye dayanması dolayısıyla, Türkler hem yazı hem dil olarak onlarla aralar›na bir sınır çekemiyordu. İmparatorluk tarihi boyunca Türklerin güzel bir milli edebiyatı olsa da, din kardeşleri Araplar ile belirgin bir milli kültür sunn çekmekte sıkıntılar vardı. Tanzimat aydınlarının Türk yazı dilinin sınırlarını çizmek ihtiyacı Türkçe aleyhine bu ortaklıkla ilgilidir.</p>
<p>Bu anlamda 1928&#8242;de Türkler için Arap alfabesinin sonlanmas›, sadece Türk<br />
yaz›s› için bir devrim olarak yorumlanmakla kalmaz, ayn› zamanda Türk kültürünün, Türkçenin özgürleşerek millileşmesi yolunda da milat oluşturmuş sayılabilir. Yeni alfabe, XIX. yüzyıl başlarından beri Türk aydınlanmasının ilgi odağı haline gelen Avrupa&#8217;nın hemen hemen bütün milletlerinin yazılarının geliştiği Latin yazısına dayanan &#8220;Yeni TürkAlfabesi&#8221;dir.</p>
<p>Türkiye Cumhuriyeti&#8217;nin geliştirdiği büyük Türk İnk›lâb› ve özellikle bu yaz›<br />
devrimiyle, bin yıllık Doğu uygarlığı aidiyetinin bitirildiğini Arap-Fars ortaklığının<br />
yaz›dan biçimsel olarak kaldırıldığını görebiliriz. Bunun hemen ardından 1 Eylül<br />
1929&#8242;da Türkiye Cumhuriyetinde Arapça-Farsça derslerinin yasaklandığını da<br />
anmalıyız (bk. Dilaçar, 1963). Bu adım herhangi bir yabancı dilin öğretiminin<br />
yasaklanması gibi düşünülmemelidir. Türklerin kendi dillerinin okuma yazmas›n› öğrenirken önce Arapçayı ve dolayısıyla Arap yazısını öğrendiklerini ve bunu yüzy›llar boyunca sürdürdüklerini hat›rlatmak gerekir.</p>
<p>1928&#8242;de Arap yazısından özgürleştirilen Türkçe ertesi yıl da Arapça-Farsça<br />
öğrenme baskısından kurtarılmış oluyordu. İşte özellikle Türk Dil Kurumunun açılmasıyla başlayan halk ağzından derleme ve eski kaynaklardaki Türk dil varlığını tarama işlemleri için, bir öncü adım olarak andığımız 1928 ve 1929 tarihleri dil alanının sınırların›n çizilmesi ve adeta Türkçenin öz toprağının işlenmesi, sürülmesi gibi olmuştur.</p>
<p>12 Temmuz 1932&#8242;de kurulan Türk Dili Tetkik Cemiyeti, aym y›l›n 26 Eylül<br />
günü Dolmabahçe Saray›nda aç›lan Türk Dili Kurultay› ile hem bilim düzeyine<br />
kavuşmuş hem de yazarlardan, öğretmenlere, köylülerden subaylara kadar genç cumhuriyetin bütün katmanlarıyla kucaklaşmış sosyal bir zemin bulmuştur. Burada Kurultay&#8217;ın akademik bilgi boyutunun da ihmal edilmediğini, katılımcılar arasında gördüğümüz dünyanın saygın bilim adamlarından anlayabiliyoruz. Türkiye, Atatürk&#8217;ün sağlığında iki yılda bir yapılan Türk Dil Kurultayı ile aym zamanda dünya Türkoloji çevrelerinin ilgi odağı haline gelmiştir (Sadoğlu, 2005).</p>
<p>Önceleri Ahmed Midhat, Ömer Seyfeddin, Şemseddin Sami, Necib Asım,<br />
Yusuf Akçura, Ziya Gökalp, Fuad Köseraif, Bursal› Mehmed Tahir, Veled Çelebi,<br />
Necib Türkçü, R›za Tevf›k, Fuad Köprülü gibi yazar ve bilginler hem Bat›&#8217;daki yeni yayımları ülkeye taşımış hem de Türk yazı dilinin ve genel olarak siyasî ve kültürel düzeyde Türk millî kimliğinin oluşmasına çalışmışlardı (Sadoğlu, 107-187; Levend, 300-388; Heyd, 123-172).</p>
<p>Türk Dil Kurumunun başlattığı dili arıtma ve ana kaynaktan besleme etkinliği<br />
sayesinde de son beş asırdır millî olmayan imparatorluk dilinden Türk yazı dili<br />
çıkarılmış, geliştirilmiştir. Türkiye dışındaki Türk lehçelerine, Rus ve Avrupa Türkoloji kaynaklarına vak›f olan, Rusçadan, Almancadan veya Frans›zcadan çeviriler yapan Türkoloji bas›n›n› izleyen Dr. Ahmed Caferoğlu, Abdullah Battal Taymas, Hüseyin Namık Orkun, Reşid Rahmeti Arat, Besim Atalay gibi bilginler, Türk Dil Kurumunun tarihî ve çağdaş Türk lehçeleriyle ilişkisini besliyorlardı. TDK&#8217;nın adeta mutfak işçileri olarak çalışan bu isimlerin yanı sıra, I. Kurultaydan beri çok önemli bir yer sahibi olan Sâmih Rifat, Ruşen Eşref, Falih Rıfkı Atay, Şükrü Akkaya, A. Dilaçar, Yakup Kadri Karaosmanoğlu, Ragıp Hulusi Özdem, İbrahim Necmi Dilmen, Ahmet Cevat Emre, Celal Sahir, Nairn Hazım Onat, Ali Canip Yöntem, Hasan Reşit Tankut, Reşat Nuri Güntekin, Hasan Âli Yücel gibi Atatürk&#8217;e çok yak n ve o günün › en önde gelen kalem sahipleriyle birlikte yapılan dil devrimi geniş bir kamuoyu toplayabilmiştir (Öner, 2006).</p>
<p>Atatürk Türkiye Cumhuriyeti&#8217;nde art›k devletin ve toplumun seçkin zümresi halk Türkiye kültürünü, halk dilini yüceltiyor, neredeyse her ayd›n çevresindeki, yöresindeki Cumhuriyeti konuşma dilinden ağzılardan belge ve bilgi derleyerek Ankara&#8217;daki Kurum&#8217;a gönderiyor, onun süreli yay›m organ›nda &#8220;Öz Türkçe&#8221; önerilerini sunuyordu. Mustafa Kemal Atatürk&#8217;ün bizzat başında durduğu bu dil devrimi, Cumhurbaşkanı&#8217;nın samimi yüreklendirmesi ile herkesi sarmış ve okuma yazma öğrenen her yurttaşı, her aydını uzman bir dilci gibi içine çekmiş gibidir.</p>
<p>Bu sürecin tam burasında, kuram düzeyinde cumhuriyet düşüncesinin birkaç<br />
boyutuna dikkat çekip Türk Dil Devrimiyle birleştirmeyi denemek isterim (krş.<br />
Bilgin, 2004):</p>
<p>* İnsanın gelişebilir bir varlık olduğu fikri: İmparatorluk tarihi boyunca vergi<br />
ve asker alımı dolayısıyla çoğu zaman gönülsüz bir temas olarak gelişen devlet-birey ilişkisi bittikten sonra, toplumun çoğunluğunu oluşturan köylü artık yurttaş olmuştur. Bu sosyal ve siyasal gelişmenin yanı sıra otuzlu yıllar başından itibaren köylü diliyle de gelişmeye açılmış daha da iyisi devletin üst yönetiminin, üniversitenin, aydın kesiminin, öğretmenlerin dilinin kaynağı, yabancılaşmış dili kurtarmak üzere ilacı olmuştur. Cumhuriyetin eğitim birliği ve eşitliğini sağlayan Milli Eğitimi&#8217;nin yaygınlaşması sayesinde de, okuma yazmanın yüzyıllardır gelişmeden kaldığı köylü kesimi üzerinde insanın gelişebilir bir varlık olduğu fikri gerçeklik bulmuştur.</p>
<p>Bu, cumhuriyetin en mükemmel uygulama biçimi olan ve Atatürk&#8217;ün de baştan beri arzuladığı demokrasinin seçmenlerini geliştiren güçlü bir temel haline dönüşmüştür.</p>
<p>Böylece Türk Dil Devrimi&#8217;nin bir kitabî söz uydurmacılığı olmadığını, en ciddi<br />
başvuru kaynağı olan halk ağızları dolayısıyla, sağlıklı bir tercihle cumhuriyetin<br />
temeli olan halka (publika &#8216;ya) dayandığını görmek gerekir.</p>
<p>Türk Kurtuluş Savaşı başlarken TBMM&#8217;nin ve onun Kuvayı Milliye<br />
Ordusunun yabancı işgal gücüyle savaşa ve şehit olmaya davet ettiği köylü, üzerinden on yıl geçmişken bu kez de Türk dilini kurtarmaya çağrılıyordu. Bu da bir seferberlik olarak başlamıştı:</p>
<p>Halk Okulları, Halk Evleri ve Köy Enstitüleri gibi kurumlarla gelişen eğitim ve kültür devrimi popülist bir siyaset çağrısını değil, cumhuriyetin ortaklaştıncı ülküsüne uygun samimi bir katılımı besliyordu.</p>
<p>Cumhuriyetin entegrasyon ilkesi: Böyle gelişen Türk Dil Devrimi için en<br />
sağlıklı ana dili verimlerini üreten Halk Ağzından Derlemeler de, sadece, dil<br />
biliminde diyalektoloji denen bir tekniğin parçası olarak değil, aynı zamanda<br />
cumhuriyet düşüncesinin bu katılımcı, geliştirmeci ülküsüne göre de<br />
değerlendirilmelidir. Cumhuriyetten önce en çok ihmal edilmiş ve Kurtuluş Savaşı boyunca da son insan kayıplarını tüketmiş olan Türk köylüsü, Dil Devrimi boyunca, başlıca zenginliği olan diliyle keşfediliyor ve cumhuriyet devleti onun en gözde kurumlanndan olan Türk Dil Kurumu tarafindan taçland r l yordu. › › › Çok yalan bir döneme kadar, saray çevresinde yabancılaşmış aydınların dilinde kaba saba bir köylü olarak tanımlanan ve dışlanan, zaman zaman da aşağılanan Türk, artık diliyle, edebiyatıyla cumhuriyetin başvuru kaynağıdır.</p>
<p>Mustafa Kemal Atatürk&#8217;ün titiz planlaması ve zamanlamasıyla bizzat yürüttüğü<br />
Türk İnkılâbı, burada andığımız ve çok büyük önem taşıyan laik karakteriyle,<br />
1924&#8242;te başlayan Eğitim Devrimini, 1928&#8242;deki Yaz› Devrimini ve aslmda 1929&#8242;da<br />
Arapça-Farsça öğretiminin yasaklanmasıyla başlayan Dil Devrimini<br />
gerçekleştirmiştir. Bu yıl 75. yaşını kutladığımız Türk Dil Kurumu da bu süreç içinde, burada bazı noktalarına dikkat çekmeye çalıştığımız &#8220;Türk Devrimi&#8221;nin en gözde kurumlanndan biri olmak onuru kazanmıştır.</p>
<p>KAYNAKÇA<br />
AOK. (2001). Atatürk&#8217;ün Okuduğu Kitaplar &#8220;Altını Çizdiği Satırlan, Özel İşaretleri,<br />
Uyarılan, Düştüğü Notlar ve Kitap İçerisindeki Özel Yazılan İle&#8221;, 24 cilt,<br />
Ankara: An›tkabir Derneği Yayınlan. Bilgin, N. (2004). Cumhuriyeti<br />
Anlamak, İzmir: Ege Üniversitesi Edebiyat Fakültesi<br />
Türk-Ermeni İlişkileri Grubu (TERİG). Dilaçar, A. (1963). Atatürk<br />
ve Türkçe, Atatürk ve Türk Dili, Ankara, 41 -52. Eroğlu, H. (1982).<br />
Türkînk›lâp Tarihi, İstanbul.<br />
E›top,K.(1963). Atatürk Devriminde Türk Dili,Atatürk ve Türk Dili, Ankara, 53-99.<br />
Heyd, U. (1979). Türk Ulusçuluğunun Temelleri, Ankara: Kültür Bakanlığı Yayınlan.<br />
Levend, A. S. (1972). Türk Dilinde Gelişme ve Sadeleşme Evreleri, Ankara: Türk Dil<br />
Kurumu. Öner, M. (2005). Türkçede Yazı Dili ve Yazılış Bağlantılan Üzerine<br />
Notlar. Karaman<br />
Dil-Kültür ve Sanat Dergisi, T.C. Karaman Valiliği Yayım, 175-185. Öner,<br />
M. (2006). Atatürkve Türk Lehçeleri, Türk Dili, Türk Dili, 655, Temmuz-2006,<br />
92-104. Sadoğlu, Hüseyin. (2003). Türkiye&#8217;de Ulusçulukve Dil Politikalar›,<br />
İstanbul: İstanbul<br />
Bilgi Üniversitesi Yay›nlan.<br />
Şimşir, B. (1992). Türk Yaz› Devrimi, Ankara: Türk Dil Kurumu Yay›nlan.<br />
Balıkesir Ünaydın R. E. (1956). Atatürk-Tarih ve Dil Kurumlar›, Hatıralar, Ankara.</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Ege Üniversitesi, Fen-Edebiyat Fakültesi, Türk Dili ve Edebiyat Bölümü, Prof. Dr. Mustafa Öner</strong></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.turkcemiz.net/ataturk-turkiye-cumhuriyeti-ve-turkce-devrimi-t2540.html/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>İbadet Dili Olarak Türkçe ve Atatürk&#8217;ün Düşünceleri</title>
		<link>http://www.turkcemiz.net/ibadet-dili-olarak-turkce-ve-ataturkun-bu-konudaki-dusunceleri-t2524.html</link>
		<comments>http://www.turkcemiz.net/ibadet-dili-olarak-turkce-ve-ataturkun-bu-konudaki-dusunceleri-t2524.html#comments</comments>
		<pubDate>Mon, 11 Feb 2008 17:40:17 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Uğur</dc:creator>
				<category><![CDATA[Atatürk]]></category>
		<category><![CDATA[Hamza Zülfikar]]></category>
		<category><![CDATA[Mustafa Kemal ATATÜRK]]></category>
		<category><![CDATA[türkçe]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://wp.turkcemiz.net/?p=902</guid>
		<description><![CDATA[İBADET DİLİ OLARAK TÜRKÇE VE ATATÜRK&#8217;ÜN BU KONUDAKİ DÜŞÜNCELERİ Prof. Dr. Hamza ZÜLFİKAR Türklerin Şamanizm, Budizm, Manihaizm gibi dinleri terk edip İslâmiyeti kabul etmeleri 900&#8242;lü yılların ilk yarısına rastlar. Talas Meydan Savaşı&#8217;nda (751) Arapların Çinlileri yenip Orta Asya&#8217;da üstünlük sağlamaları, yeni bir dinin temsilcileri olarak ortaya çıkmaları Türklerin dikkatini çekmiştir. Türkler, Orta Asya&#8217;da Arap hâkimiyeti [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<div id="post_message_2828" style="text-align: justify;">
<div><strong>İBADET DİLİ OLARAK TÜRKÇE VE ATATÜRK&#8217;ÜN<br />
BU KONUDAKİ DÜŞÜNCELERİ</p>
<p>Prof. Dr. Hamza ZÜLFİKAR</strong></div>
<p>Türklerin Şamanizm, Budizm, Manihaizm gibi dinleri terk edip İslâmiyeti kabul etmeleri 900&#8242;lü yılların ilk yarısına rastlar.<br />
Talas Meydan Savaşı&#8217;nda (751) Arapların Çinlileri yenip Orta Asya&#8217;da üstünlük sağlamaları, yeni bir dinin temsilcileri olarak ortaya çıkmaları Türklerin dikkatini çekmiştir. Türkler, Orta Asya&#8217;da Arap hâkimiyeti karşısında endişelidir. Öte yandan akla, mantığa, insancıl değerlere dayanan; iyiliği, doğruluğu, hoşgörüyü temel alan bu yeni din Budist, Manihaist, Hristiyan Türklerin yapısına, değer yargılarına daha uygun düşmüştür. Bununla birlikte, Türklerin bu dini seçmeleri epeyce zaman almıştır.</p>
<p>Büyük bir topluluk olarak İslâmiyetin Türkler tarafından kabul ediliş yılını bilginler 960 olarak verirler. Bu tarihte 200.000 çadır halk Maveraünnehir&#8217;de toptan Müslüman olmuştur. A. İnan ise, 920&#8242;de Orta Tiyanşan&#8217;da Karahanlıların İslâmiyeti kabul ettiklerini, 940-950 arasında da bu dinin Ural ve Sibirya&#8217;ya doğru yayıldığını söyler.</p>
<p>Buhara, Semerkant, Kâşgar, Herat gibi çeşitli dinlerin bir arada yaşadığı şehirlerde açılan medreseler, İslâmî bilgiler öğretmeye başlamışlardır. İslâmî bilimlerin okutulduğu bu medreselerde Farabî , Zemahşerî gibi pek çok ünlü Türk bilgini yetişmiştir.</p>
<p>Öte yandan Kur&#8217;an bu dönemde dili açısından Türkler ve Farslar için yeterince aydınlatıcı değildi. Önce Farslar (961- 976), daha sonra Türkler Kur&#8217;an&#8217;ı kendi dillerine çevirmeye, içeriği hakkında daha geniş bilgi edinmeye koyulmuşlardır. Bu çeviriler meal ve tefsir kitapları olarak ortaya konmuş, ilk çevirileri yenileri izlemiş, daha sonraları Kur&#8217;an bilgilerini içeren, onları yorumlayan başka İslâmî eserler de yazılmıştır.</p>
<p>Devlet ve millet yönetimini işleyen Kutadgu Bilig (1069) bu yeni uygarlık içinde ortaya konmuş ilk büyük İslâmî eserdir. Divanü Lûgati&#8217;-t- Türk de bu çağda yazılmış ilk Türk eserlerindendir. Her iki eserde de İslâm dinine övgüler vardır. Kutadgu Bilig&#8217;de söze, Tanrı&#8217;yı anmayla başlayan Yusuf Has Hacip, katışıksız, arı bir Türkçe ile yalvarışını şu kelimelerle dile getirir: Tengri (Tanrı), ululuk idisi (ululuk, büyüklük, yücelik sahibi), yerni kökni yaratkan (yeryüzünü ve gökyüzünü yaratan), kamug tınlıglarka ruzi bergen (bütün canlılara yiyecek, içecek veren, onların yaşamasını sağlayan), törütken (yaratan, türeten) vb.<br />
Öteki Türkçe eserlerde geçen yazık (günah), yazıklı (günahkâr), yalvaç veya yalavaç, elçi (peygamber, resul) yarlıgamak (mağfiret etmek), yükünmek (secde etmek) vb. saf, öz, arı Türkçe kelimeler dönemin ilgi çekici özelliğidir. Hele, Dede Korkut&#8217;ta geçen Tanrı&#8217;nın birliğini doğrulamak anlamındaki şahadet sözünün parmak götürmek (parmak kaldırmak) fiiliyle anlatılışı ilgi çekicidir.<br />
Beliren bu ihtiyaçtan dolayı Kur&#8217;an&#8217;ın daha sonraki yüzyıllar içinde pek çok çevirisi yapılmıştır. Bugün Türk, Rus, Fransız, Alman, İngiliz kütüphane ve müzelerini süsleyen bu eserlerde Türkçenin Kur&#8217;an dili olarak yansıması birer şaheser olarak nitelendirilebilir.</p>
<p>Marmara Üniversitesi Türk Dili ve Edebiyatı bölümü öğretim üyelerinden A. Topaloğlu&#8217;nun Kültür Bakanlığınca yayımlanmış olan doçentlik tezinde, söz konusu XV. yüzyıla ait Kur&#8217;an tercümesinde yüzde yetmiş oranında Türkçe kökenli kelime kullanıldığına işaret edilir.</p>
<p>Anlaşmanın, yararlanmanın öngörüldüğü ve bu sebeple sade ve arı bir Türkçe ile ortaya konmuş bu tür eserler son yüzyıla gelince özelliğini yitirmiş, yabancı kökenli dinî terimler giderek ağırlık kazanmıştır. Cumhuriyet döneminde bazı meal ve tefsir kitaplarının Türkçe kelimelerle ifade edilmesi gündeme gelmişse de bu eski geleneğe bağlı olarak, doğu kökenli kelimeler, tamlamalar ve dinî terimlerle tefsir kitapları yazmaktan, Kur&#8217;an çevirileri ortaya koymaktan, İ. H. Baltacıoğlu&#8217;nun çalışması dışında, pek vazgeçilememiştir. Esbab-ı nüzul (indirilme sebepleri), müşrikler (ortak koşanlar), rahman ve rahim (bağışlayan, esirgeyen, bağışlayıcı, esirgeyici) vb. sözlerle yazılmış meal ve tefsir kitapları, Kur&#8217;an&#8217;dan yararlanmayı engeller. Okullarda Arapça ve Farsçanın okutulmadığı Cumhuriyet çağında, söz konusu kelime ve terimler Kur&#8217;an&#8217;ın özünü, temel düşüncelerini öğrenmeyi zorlaştırdığı bir gerçektir. Bu şartlar altında Türkçeye önem vermek, Türkçe ifade etmeye gayret etmek, başvurulacak tek yoldur. Pek çok kimse, camide hocanın dile getirdiği konular içinde sık sık da Arap aksanıyla geçen yüzlerce soyut kelimenin ne anlama geldiğini bilememektedir.<br />
Cumhuriyetin ilk yıllarına kadar, ibadetin yapıldığı camilerde, mescitlerde genellikle Arapça hâkimdir. Hutbede bile, verilen bilgiler Arapçadır. Türkçe ifadeler içinde ise sözlerin çoğunu Arapça ve Farsça kökenli terimler oluşturmaktadır.</p>
<p>Bütün Türk toplumunca bu durum açıkça görülmesine rağmen herhangi bir düzenleme yapılmamıştır. Bu konuda yazılıp çizilenler uygulamaya konulamamıştır. Bu durumu yakından gören M. Kemal Atatürk, o yıllarda düşüncelerini ortaya koyacak zamanı ve yeri kollamaktadır. Bir hareket adamı olan Atatürk, o güne kadar cesaretle uygulamaya konamayan ancak sözde kalan bu önemli konuyu, Balıkesir&#8217;deki ünlü konuşmasıyla ele alır. İslâm dininin esaslarını ana dilinde ifade etmenin kapılarını açar. Hutbelerin Türkçe verilmesi, ezanın Türkçe okunması bu yoldaki önemli adımlar olmuştur.</p>
<p>Atatürk&#8217;ün bu konuşmasını, tam olarak kendi dilinden eski yazılı asıl metnine dayanarak aşağıda veriyoruz. Bugün için eskimiş bazı kelimeler Atatürk&#8217;ün bu nutkundan yararlanmayı zorlaştırabilir. Bu sebeple karşı sayfada bugünkü dille metnin bir aktarması yapılmaya çalışılmıştır.</p>
<p>Atatürk&#8217;ün Balıkesir&#8217;de (Zağanos Paşa* Camii) yaptığı konuşma Atatürk&#8217;ün Söylev ve Demeçleri adlı kitapta da yer almıştır. Fakat buradaki konuşma asıl metnin çok kısa bir bölümüdür. Dayandığı kaynağın sayfa numarası yanlıştır. Türkçeleştirelim derken eleştirilebilir bazı kişisel müdahaleler yapılmıştır. Atatürk&#8217;ün Söylev ve Demeçleri&#8217;ni esas alanlar da kendilerine göre bazı düzeltmelere gitmiş, bu arada bazı hatalar yapmışlardır. Eski yazısından yeni harflere aktaranlarda da çeşitli hatalar ve kişisel müdahaleler vardır. Bunların neler olduğu üzerinde durmak isteyenler aşağıdaki metinle yayımlanmış diğer metinleri karşılaştırabilirler.</p>
<p>Eski harflerle 1339 (1923)&#8217;da yayımlanmış olan bu metin, Atatürk&#8217;ün diğer konuşmalarıyla bir arada Ankara&#8217;da basılmıştır.</p>
<div>GAZİ PAŞA BALIKESİR&#8217;DE&#8230;</p>
<p>Paşa hazretleri Balıkesir&#8217;de bir camide minbere çıkıp<br />
değerli bir hutbe okumuşlardır.</p></div>
<p>Balıkesir: 7 (A.A.) &#8211; Gazi Paşa hazretleri bugün öğle namazını büyük bir cemaatle Paşa Camii&#8217;nde kılmışlardır. Namazdan ve şehitlerin ruhuna bağışlanmak üzere okunan mevlitten sonra Paşa hazretleri minbere çıkarak şu hutbeyi okumuşlardır:</p>
<p>&#8220;Millet! Tanrı birdir, şanı büyüktür. Tanrı&#8217;nın selâmeti, karşılıksız sevgisi ve hayrı üzerinize olsun. Peygamber&#8217;imiz efendimiz hazretleri, Tanrı tarafından insanlara gerçekleri bildirmekle görevlendirilmiş ve elçi olmuştur. (İnsan yaşayışını düzenleyen) temel kurallar hepinizce bilindiği üzere yüce Kur&#8217;an&#8217;daki yazılı buyruklardır. İnsanlara doğruluğun özünü vermiş olan dinimiz son dindir. Kusursuz ve en mükemmel dindir. Çünkü dinimiz akla, mantığa, gerçeklere bütünüyle uyar ve uygun düşer. Eğer akla mantığa ve gerçeklere uygun düşmemiş olsaydı, bununla diğer tabiat kanunları arasında çelişki olması gerekirdi. Çünkü bütün bu mevcut kanunları yapan Tanrı&#8217;dır.</p>
<p>Arkadaşlar; Peygamber çalışmalarında iki yere, iki eve sahip bulunuyordu. Biri kendi evi, diğeri Tanrı&#8217;nın eviydi. Millet işlerini Tanrı&#8217;nın evinde yapardı. Hazretipeygamber&#8217;in kutlu yolunu izleyerek bu dakikada milletimize, milletimizin bugününe ve geleceğine dönük hususları görüşmek maksadıyla bu kutsal yerde Tanrı&#8217;nın katında bulunuyoruz. Beni buna kavuşturan Balıkesir&#8217;in inançlı ve kahraman insanlarıdır. Bundan dolayı çok memnunum. Bu vesile ile büyük bir sevaba ereceğimi umuyorum. Efendiler, camiler birbirimizin yüzüne bakmaksızın yatıp kalkmak için yapılmamıştır. Camiler, kurallara uyma ve Tanrı&#8217;ya ibadet etmekle birlikte din ve dünya için neler yapılması gerektiğini düşünmek yani karşılıklı görüşmek ve danışmak üzere yapılmıştır. Millet işlerinde her kişinin zihni başlı başına işler durumda olmak zorundadır. İşte biz de burada din ve dünya için, geleceğimiz ve bağımsızlığımız için, özellikle egemenliğimiz için neler düşündüğümüzü ortaya koyalım. Ben yalnız kendi düşüncemi söylemek istemiyorum. Hepinizin düşündüklerini anlamak istiyorum. Millet işleri, milletin temel düşüncesi yalnız bir kişinin düşüncesinden oluşmuş değil, bütün millet fertlerinin arzularının, emellerinin özünden ibarettir. Buna dayanarak benden ne öğrenmek, ne sormak istiyorsanız serbestçe sormanızı rica ederim.&#8221;</p>
<p>Adı geçen şahsiyet sonra minberden aşağı inmişler ve çeşitli kişiler tarafından sunulan yirmiyi aşkın soruyu tespit ettikten sonra cevaplarını vermişlerdir. Hutbeler hakkındaki ilk soruya cevap olarak demişlerdir ki:</p>
<p>&#8220;Hutbeler hakkında yöneltilen sorulardan anlıyorum ki bugünkü hutbelerin sunuş biçimi, milletimizin duygu ve düşünceleri ve diliyle, medenî ihtiyaçlarıyla bağdaşmamaktadır. Efendiler, hutbe demek, halka hitap etmek yani söz söylemek demektir. Hutbenin anlamı budur. Hutbe denildiği zaman bundan birtakım kavram ve anlamlar çıkarılmalıdır. Hutbeyi okuyan hatiptir. Yani söz söyleyen demektir. Biliyoruz ki, Hazretipeygam-ber yaşadığı yıllarda hutbeyi kendisi okurdu. Gerek Peygamber efendimiz ve gerek Hulefayıraşidin&#8217;in hutbelerini okuyacak olursanız görürsünüz ki, gerek Peygamber&#8217;in, gerek Hulefayıraşidin&#8217;in söylediği şeyler o günün meseleleridir, o günün askerî, idarî, siyasî, toplumsal konularıdır.</p>
<p>İslâm ümmeti çoğalınca ve İslâm ülkeleri genişlemeye başlayınca, yüce Peygamber&#8217;in ve Hulefayıraşidin&#8217;in hutbeyi her yerde bizzat kendilerinin okumalarına imkân olmadığından halka söylemek istedikleri şeyleri sunmak için birtakım kişiler görevlendirilmiştir. Bunlar her hâlde en büyük devlet adamları idi. Onlar camide ve meydanlarda ortaya çıkar, halkı aydınlatmak ve doğru yola getirmek için ne söylemek gerekirse söylerlerdi. Bu yöntemin devam edebilmesi için bir şart gerekliydi. O da milletin lideri olan kişinin halka doğruyu söylemesi, halkı dinlemesi ve halkı aldatmaması! Halkı güncel konulardan haberdar etmek son derece önemliydi. Çünkü her şey açık söylendiği zaman halkın düşünce mekanizması çalışır durumda bulunacak, iyi şeyleri yapacak ve milletin zararına olan şeyleri reddederek şunun veya bunun arkasından gitmeyecektir. Ancak millete ait olan işleri milletten gizlediler. Hutbelerin halkın anlamayacağı bir dilde olması ve onların da bugünkü ihtiyaçlarımıza değinmemesi, halife ve padişah adını taşıyan despotların arkasından köle gibi gitmeye mecbur etmek içindi. Hutbeden amaç halkın aydınlanması ve doğruyu bulmasıdır, başka şey değildir. Yüz, iki yüz, hatta bin sene evvelki hutbeleri okumak, insanları bilgisizlik ve uyuşukluk içinde bırakmak demektir. Hatiplerin her hâlde halkın kullandığı dille anlatması gerekmektedir. Geçen sene Millet Meclisinde okuduğum bir nutukta demiştim ki, &#8216;Minberler halkın beyinleri, vicdanları için bir iyilik ve doğruluk kaynağı, bir aydınlanma kaynağı olmuştur.&#8217; Böyle olabilmek için minberlerden yankılanacak olan sözlerin bilinmesi, anlaşılması ve sanat ve ilmin gerçeklerine uygun olması gerekmektedir. Değerli hatiplerin siyasî ve toplumsal olayları ve medenî durumları ve gelişmeleri her gün izlemeleri zorunludur. Bunlar bilinmediği takdirde halka yanlış bilgiler verilmiş olur. Bundan dolayı hutbeler tamamen Türkçe ve çağın gereklerine uygun olmalıdır. Ve olacaktır.&#8221;</p>
<p>Sonra hilafet hakkındaki sorudan söz açarak yalnız Türkiye değil, bütün İslâm âlemine ait olan bu makama görev ve yetki vermek, Türkiye devletinin yetkisi dışında ve üzerinde olduğunu belirttikten sonra demişlerdir ki:</p>
<p>&#8220;Dünya yüzünde Osmanlı devletinin çöküşünden sonra bir Türkiye devleti teşekkül etmiştir. Bu devlet İran ve Afganistan gibi bağımsız ve Müslüman&#8217;dır. Yeni Türkiye devletini, milletin vekillerinden oluşan Türkiye Büyük Millet Meclisi yönetir. Bu şartlar çerçevesinde halifeye, yalnız Türkiye devleti adı ve hesabına özel kanunla verilmiş olduğundan başka, bir hak ve yetki verilmek gerekirse milletin egemenliği kayıt altına alınmış ve sonunda bu egemenlik bölünmeye uğratılmış olur ki, bu eski durumun yeniden geriye dönmesinden başka bir şey olamaz.&#8221;<br />
Bunun ardından Lozan Konferansı hakkında yöneltilen bir soruya geçerek şu sözleri söylemişlerdir:</p>
<p>&#8220;Üzüntüyle belirtmeliyim ki, adlî, malî kapitülâsyonlar konularında muhataplarımız eski zihniyetlerini değiştirmemişlerdir. Bu konuda da İtalyanlar özellikle Fransızlar sorun çıkarmışlardır. Bu iki sebepten dolayı Lozan Konferansı&#8217;nın önemli çalışmalarına ara verilmiştir. İtilaf devletlerinin delegeleri, hükûmetleriyle temasta bulunmak üzere Lozan’ dan ayrılmışlardır. Bizim delegelerimizin de hükûmet ve Büyük Millet Meclisiyle görüşmek üzere gelmesi istenilmiştir. Biliyorsunuz ki Lozan&#8217;da da İtilâf delegeleri aylardan beri süren çalışmalardan sonra bize bir barış projesi vermişlerdir. Bu proje kapitülâsyonlar hakkında içerdiği maddelerden dolayı milletimizce kabul edilmesi asla mümkün değildir. Kapitülâsyonlar bir devleti elbette yok eder. Osmanlı devleti ile Hindistan Türk ve İslâm İmparatorlukları bunun en büyük delilidir. Efendiler, kanunî haklarımızı ve hayatiyetimizi (varlığımızı) çağdaş dünyaya ve insanlığa kabul ettirmek için çalışıyoruz. Bunu kabul ettirmek için gereken her türlü önlemi almaktan geri kalmayacağız. Milletin gerçek iradesinin bu merkezde olduğuna inanıyorum.&#8221;<br />
(Hay hay sesleri)</p>
<p>Sonra düyunumumiyenin Türkiye&#8217;den ayrılacak bölgelere taksim olunduktan sonra tanınacağından ve rejimin şu veya bu şekilde olmasının her zaman hatırlanması gerektiğinden, ticarete, ziraate ve sanayie son derece önem vermek gerektiğinden, kadınların sosyal hayatımızda erkeklerle aynı derecede hak sahibi olması gerektiğinden söz etmişler ve Halk Fırkası hakkındaki soruya şu şekilde cevap vermişlerdir:</p>
<p>&#8220;Bu milletin siyasî gruplaşmalardan çok canı yanmıştır. Şunu belirteyim ki, diğer ülkelerde partiler mutlaka ekonomik amaçlar üzerine kurulmuş ve kurulmaktadır. Çünkü o ülkelerde farklı sınıflar vardır. Bir sınıfın çıkarlarını korumak için oluşturulan siyasî bir partiye karşı, diğer bir sınıfın çıkarlarını korumak amacıyla bir parti oluşturulur. Bu, çok doğaldır. Güya bizim memleketimizde ayrı ayrı sınıflar varmış gibi oluşturulan siyasî partiler yüzünden gördüğümüz sonuçlar herkesçe bilinmektedir. Hâlbuki, Halk Fırkası dediğimiz zaman bunun içinde bir bölük değil, bütün millet vardır. Bir defa halkımızı gözden geçirelim. Biliyorsunuz ki memleketimiz çiftçi memleketidir, o hâlde milletimizin büyük çoğunluğu çiftçi ve çobandır. Bu, böyle olunca buna karşı büyük arazi ve çiftlik sahipleri akla gelir. Bizde büyük araziye kaç kişi sahiptir? Bu arazinin miktarı nedir? Araştırılsa görülür ki, ülkemizin genişliğine karşın hiç kimse büyük araziye sahip değildir. Bu yüzden bu arazi sahipleri de korunması gereken insanlardır. Sonra sanat sahipleri, kasabalarda ticaret eden küçük esnaf gelir. Elbette bunların çıkarlarını, bugününü ve yarınını güvence altına almak ve korumak zorundayız. Çiftçilerin karşısında olduğunu farz ettiğimiz büyük toprak sahipleri gibi bu ticaret adamlarının karşısında da büyük sermeye sahibi insanlar yoktur. Kaç milyonerimiz var? Hiç. Bundan dolayı biraz parası olanlara da düşman olacak değiliz. Bilâkis memleketimizde birçok milyonerin hatta milyarderlerin yetişmesine çalışacağız. Sonra işçi gelir. Bugün memleketimizde fabrika, imalâthane ve bunun gibi kurumlar sayılıdır. Mevcut işçilerimizin sayısı yirmi bini geçmez. Hâlbuki memleketi yüceltmek için çok fabrikalara ihtiyacımız vardır. Bunun için de işçi gereklidir. Bundan dolayı tarlada çalışan çiftçilerden farkı olmayan işçiyi de korumak ve gözetmek gerekir. Bundan sonra aydınlar ve bilim adamları denilen kişiler gelir. Bu aydınlar ve bilim adamları kendi kendilerine toplanıp halka düşman olabilir mi? Bunlara düşen görev halkın içine girerek onları doğruyu bulmaya sevk etmek ve yüceltmek ve onlara gelişmede veçağdaşlaşmada öncü olmaktır. İşte ben milletimizi böyle görüyorum. Bundan dolayı değişik meslek sahiplerinin çıkarı başka birine bağlı olduğundan, onları sınıflara ayırmak imkânı yoktur ve bunların bütünü halktan ibarettir.</p>
<p>Halk Fırkası halkımıza siyasî eğitim vermek için bir okul olacaktır. Beni çok seven ve hayatımı düşünen bazı arkadaşlarım bana böyle bir siyasî parti oluşturmamam gerektiğini önermişlerdir. Gerçekte millî görevin sonucunda köşeye çekilerek dinlenmem benim için bir menfaattir. Bunu yapabilmek için şimdiye kadar meydana gelen gelişmelerin belirlendiği gibi devam edeceğine güvenmek gerekir. Fakat bu hususta şu anda endişesiz olamam. Hiçbirinizin endişesiz olmamanızı öneririm. Şimdiye kadar elde ettiğimiz başarılar üç dört seneye çıkmayacak kadar çoktur. Her tarafta olduğu gibi bizde de yeni hareketler ve akımlar karşısında onu sindiremeyen kuvvetler ortaya çıkabilir.</p>
<p>Üzülerek söylüyorum ki, bu sürekli vardır. Nitekim bu konuda dinî kurallara uygun olmayan ve maalesef mecliste üye olan bir kişi tarafından risale (kitapçık) yazılmıştır. Bu girişim, eski Osmanlı devletini geri getirmekten başka bir şey değildir. Bunu yapan o kişi, hükûmet ve millet gözünde gericidir. Efendiler, şunu kesinlikle bilmek gerekir ki, kazanılan şey hayat ve namustur. Buna saldırmak, hayat ve namusa saldırmaktır. Her kişinin bu gibi hareketlere dikkat etmesi ve onlara karşı son derece uyanık olması gerekir. İşte bu görüş açısından milletin içinde bir fert olarak ve tekrar millet tarafından seçilirsem, Türkiye Büyük Millet Meclisinde üye sıfatıyla çalışmayı görev telâkki ediyorum.<br />
Efendiler, ne ben ve ne siz, şahıslarımız üzerinde durumlar çıkarmaya kalkışmayalım. Biz hepimiz o suretle çalışalım ki, kuracağımız şey millî bir kurum olsun. Bu da millete siyasî eğitim vermekle olur.</p>
<p>Çağın bize verdiği dersten milletimizin gerektiğince uyandığını görüyorum. Milletimizin kendine has özellikleri her işimizde başarılı olmamızın zamanı olduğunu göstermektedir. Başarımız elbette birlikte olacaktır. Eğer millet, ortak amaca birlikte çalışarak yürürse, mutlaka başarılı olacaktır. İşte bunları düşünerek gelecekte olan çalışmalarımızda da başarılı olacağımıza inanıyorum.&#8221;</p>
<p>Paşa hazretleri görüşmelere şu biçimde son vermişlerdir:<br />
&#8220;Arkadaşlar, buraya gelinceye kadar birçok yerlere uğradım. O yerlerin halkıyla yani kardeşleriniz, dindaşlarınız ve hemdertlerinizle aynı şekilde görüşmelerde bulundum ve onların da sizin gibi memleketin bugünü ve geleceğiyle son derece ilgili olduklarını gördüm. Sonra yine bu seyahatim esnasında ordumuzu gördüm.Askerler, subaylar ve komutanlarımızla karşılaştım.</p>
<p>İnceleme ve araştırmaya göre gözlemim bizi gururlandıracak bir durumdadır. Çünkü durumumuz pek kuvvetlidir, memleketimiz halkında ve ordusunda gördüğüm güç ve kabiliyet, özellikle azim ve kahramanlık hakkımızı mutlaka elde etmeye yeterli ve güvencedir.&#8221;</p>
<p>Atatürk&#8217;ün Zağanos Paşa Camii&#8217;nde yaptığı konuşma burada bitiyor. Bir hutbe örneği olan bu konuşmada görüldüğü gibi yalnızca ahiretle ilgili açıklamalarda bulunulmuyor. Toplumun geleceği, bağımsızlığı, egemenliği hakkında da bilgi veriliyor. Her konuda, kendisine serbestçe soru sorulmasını isteyen Atatürk, cami hocalarına da bu yolla bir mesaj vermekte; onların çok okuyan, araştıran, bilgili, çağdaş olmalarını istemekte; toplumun ve ülkenin içinde bulunduğu durumu objektif bir biçimde değerlendirip halka sunmalarını beklemektedir.</p>
<p>İbadet dilinin Türkçe olması üzerinde ısrarla duran Atatürk, aydınlatmanın, bilgilendirmenin ancak bu yolla mümkün olabileceğini ifade ediyor.</p>
<p>Dinî konularda aydınlatmanın, bilgilendirmenin dayandığı kaynak Kur&#8217;an&#8217;dır. Bunun için öncelikle Kur&#8217;an&#8217;ın günümüzün Türkçesine uygun, açık, anlaşılır bir dille çevrilmiş örneklerini Diyanet İşleri Başkanlığının ortaya koyması gerekir. Yalnızca bir kişinin söz varlığına, bilgi seviyesine bağlı kalınmamalı. Diyanet İşlerinin çatısı altında dilcilerin, edebiyatçıların da içinde bulunduğu din bilginlerince hazırlanacak bir Kur&#8217;an çevirisi amaca çok daha iyi hizmet eder.</p>
<p>Kutsal kitabını ana dilinde okuyup anlayan herkes, görecektir ki İslâm dini korkutucu, ürpertici, her an cezalandırmaya hazır bir din değildir.</p></div>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.turkcemiz.net/ibadet-dili-olarak-turkce-ve-ataturkun-bu-konudaki-dusunceleri-t2524.html/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Atatürk&#8217;ün Ürettiği Geometri Terimlerinden Birkaçı</title>
		<link>http://www.turkcemiz.net/ataturkun-urettigi-geometri-terimlerinden-birkaci.html</link>
		<comments>http://www.turkcemiz.net/ataturkun-urettigi-geometri-terimlerinden-birkaci.html#comments</comments>
		<pubDate>Thu, 11 Oct 2007 18:02:55 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Uğur</dc:creator>
				<category><![CDATA[Atatürk]]></category>
		<category><![CDATA[geometri]]></category>
		<category><![CDATA[Mustafa Kemal ATATÜRK]]></category>
		<category><![CDATA[türkçe]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://wp.turkcemiz.net/?p=890</guid>
		<description><![CDATA[Atatürk, 1936 ve 1937 yıllarında yazdığı Geometri kitabında geometriye birçok yeni Türkçe sözcük kazandırarak bilimin Türkçeyle yapılmasına önderlik etmiştir.]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><img class="size-full wp-image-891 alignnone" title="ataturk-kara-tahtada" src="http://i52.tinypic.com/20qayiv.jpg" alt="" width="200" /></p>
<p><span style="font-family: Arial;"><span style="font-size: x-small;"><br />
</span></span></p>
<p>Atatürk, 1936 ve 1937 yıllarında yazdığı Geometri kitabında geometriye birçok yeni Türkçe sözcük kazandırarak bilimin Türkçeyle yapılmasına önderlik etmiştir.</p>
<p><em>açı<br />
açıortay<br />
beşgen<br />
daraçı<br />
dikdörtgen<br />
dikey<br />
dikey üçgen<br />
düşey<br />
düzey<br />
eğik<br />
eğri<br />
eşit<br />
içtersaçılar<br />
kare<br />
kiriş<br />
koni<br />
oran<br />
orantı<br />
teğet<br />
tersaçılar<br />
türev<br />
üçgen<br />
varsayı<br />
yamuk<br />
yatay<br />
yöndeş açılar</em></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.turkcemiz.net/ataturkun-urettigi-geometri-terimlerinden-birkaci.html/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Atatürk bilim ve eğitim dili hakkında ne demişti&#8230;</title>
		<link>http://www.turkcemiz.net/ataturk-bilim-ve-egitim-dili-hakkinda-ne-demisti-t2011.html</link>
		<comments>http://www.turkcemiz.net/ataturk-bilim-ve-egitim-dili-hakkinda-ne-demisti-t2011.html#comments</comments>
		<pubDate>Sun, 16 Sep 2007 16:52:09 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Uğur</dc:creator>
				<category><![CDATA[Atatürk]]></category>
		<category><![CDATA[Yazarlardan]]></category>
		<category><![CDATA[Mustafa Kemal ATATÜRK]]></category>
		<category><![CDATA[Oktay Sinanoğlu]]></category>
		<category><![CDATA[türkçe]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://wp.turkcemiz.net/?p=892</guid>
		<description><![CDATA[Atatürk bilim ve eğitim dili hakkında ne demişti&#8230; Bağımsızlık ruhunun temelinde kimlik bilinci, kişilik, onur/haysiyet duygusu, ve özgüven yatar. “Bağımsızlık benim karakterimdir” diyen Atatürk onun için halkımızın kimlik, kişilik, onur, ve özgüveni üzerinde durdu. Kafalar, gönüller bağımsız olmadan, ülkenin ne iktisâdı, ne savunması, ne de dış siyaseti bağımsız olabilirdi. Atatürk “Türk Kimliğini” Türkçe ile tanımlamıştır. [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<div id="post_message_2087" style="text-align: justify;"><span style="font-family: Verdana,Arial,Helvetica,sans-serif;"><span style="font-size: x-small;"><strong> <span style="color: #c40000;">Atatürk        bilim ve eğitim dili hakkında ne demişti&#8230;<br />
</span></strong></span></span><span style="font-family: Verdana,Arial,Helvetica,sans-serif;"><span style="font-size: x-small;"></p>
<p>Bağımsızlık ruhunun temelinde kimlik bilinci, kişilik, onur/haysiyet duygusu, ve özgüven yatar. “Bağımsızlık benim karakterimdir” diyen Atatürk onun için halkımızın kimlik, kişilik, onur, ve özgüveni üzerinde durdu. Kafalar, gönüller bağımsız olmadan, ülkenin ne iktisâdı, ne savunması, ne de dış siyaseti bağımsız olabilirdi. Atatürk “Türk Kimliğini” Türkçe ile tanımlamıştır. Onun için de Atatürk’ün Kurtuluş Savaşı’ndan sonraki temel dâvâsı Türkçe’yi, dolayısıyla Türk kültür ve kimliğini yabancı boyunduruklardan korumak, bunun için de eğitimi her düzeyde Türkçe ile yapmak, halkın yabancı dille, (yâni yabancı misyoner türü) eğitime özenmesini önleyecek tedbirler almak olmuştur. Bakınız Atatürk bu konularda neler diyor:</p>
<p>l “Türk demek Türkçe demektir; ne mutlu Türküm diyene.” (meğer meşhur sözün birinci kısmı da varmış ! ). l “Millî his ile dil arasındaki bağ çok kuvvetlidir. Dilin millî ve zengin olması, millî hissin gelişmesinde başlıca müessirdir. Türk dili, dillerin en zenginlerindendir, yeter ki bu dil şuurla işlensin. -Ülkelerini, yüksek istiklâlini korumasını bilen Türk milleti dilini de yabancı diller boyunduruğundan kurtarmalıdır.” [ve tabii korumalı] l “Kat’î olarak bilinmelidir ki Türk milletinin millî dili ve millî benliği bütün hayatında hâkim ve esas olacaktır.” [Elbette “bütün hayat”tan kasıt siyaset, hukuk, teknik, bilim, eğitim, sanat, tıp, kültür ve edebiyattır; hayatın her yüzü.] l “Batı dillerinden hiçbirinden aşağı olmamak üzere, onlardaki kavramları anlatacak keskinliği, açıklığı haiz Türk bilim dili terimleri tesbit edilecektir.” (Atatürk bizzat kendisi bu dâvâ uğruna çalıştı. Bugün askerlikte olsun, matematikte olsun kullandığımız birçok terimleri Türkçenin derinliklerinden çıkarıp bize armağan etmiştir. Altmış beş yıldır bu konuda çok ilerleme kaydedilmiş, her yeni bilimsel kavram tam Türkçesiyle ifâde edilebilir konuma gelinmişken ne hikmetse şimdi bazı odaklar bu gelişmeyi ve Türkçeyi hızla yoketmekle uğraşıyor.) l Daha 1924’te: “Millî eğitimin ne demek olduğunu bilmekte hiçbir tereddüt kalmamalıdır. Bir de millî eğitim esas olduktan sonra onun lisanını, usulünü, vasıtalarını da millî yapmak zarureti münakaşa edilemez.” l 1938’de, vefatından az önce: “Türlü bilimlere ait Türkçe terimler tesbit edilmiş, bu suretle dilimiz yabancı dillerin tesirinden kurtulma yolunda esaslı adımını atmıştır. Bu yıl okullarımızda tedrisatın Türkçe terimlerle yazılmış kitaplarla başlamış olmasını kültür hayatımız için mühim bir hâdise olarak kaydetmek isterim.” Ve nihayet Türk bilimci ve eğitimcisine şu vasiyeti: “Bakınız arkadaşlar, ben belki çok yaşamam. Fakat siz, ölene dek Türk gençliğini yetiştirecek ve Türkçe’nin bir kültür dili olarak gelişmeye devamı yolunda çalışacaksınız. Çünkü Türkiye ve Türklük, uygarlığa ancak bu yolla kavuşabilir.” ( Atatürk’ün sözlerinin kaynağı ve ilâve bilgiler için: Bkz. O. Sinanoğlu, “Atatürk ve Türk Bilim Dili”, Bilim ve Teknik , sayı 59, sff. 8-11, Ekim 1972). Görülüyor ki, Atatürkçülükle, yabancı dilden eğitim, hiristiyan misyoner okulu modeli demek olan “kolej” (veya benzeri “Anadolu lisesi”) yanlısı olmak kesinlikle bağdaşmaz. O halde Atatürkçülere bugün, her zamankinden çok, büyük bir görev düşüyor: Türkçe bir iki nesil sonra yokolmadan yabancı dille eğitime son verilmeli, onun yerini yabancı dil takviyeli Türkçe Fen liseleri veya Ülken (“süper”) liseler düzeni almalı. Türkçe bilim ve teknik yayınları (telif ve tercüme, dergi ve kitaplar) Devlet ve çeşitli kuruluşlarca teşvik edilmeli. Unutulmamalı ki, Türk Devleti’nin birinci görevi Türk adının, kimliğinin, onun için de Türkçe’nin ilelebet yaşamasını sağlamaktır. (Aydınlık, 02.02.02)</p>
<p></span></span></div>
<div style="text-align: justify;"><span style="font-family: Verdana,Arial,Helvetica,sans-serif;"><span style="font-size: x-small;"><span style="color: #c40000;">Oktay SİNANOĞLU</span></span></span><span style="font-family: Verdana,Arial,Helvetica,sans-serif;"><span style="font-size: x-small;"><br />
</span></span></div>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.turkcemiz.net/ataturk-bilim-ve-egitim-dili-hakkinda-ne-demisti-t2011.html/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Türk Harflerinin Kabul ve Tatbiki Hakkında Kanun</title>
		<link>http://www.turkcemiz.net/turk-harflerinin-kabul-ve-tatbiki-hakkinda-kanun-t2240.html</link>
		<comments>http://www.turkcemiz.net/turk-harflerinin-kabul-ve-tatbiki-hakkinda-kanun-t2240.html#comments</comments>
		<pubDate>Thu, 13 Sep 2007 17:24:38 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Uğur</dc:creator>
				<category><![CDATA[Atatürk]]></category>
		<category><![CDATA[Türkiye Cumhuriyeti]]></category>
		<category><![CDATA[Mustafa Kemal ATATÜRK]]></category>
		<category><![CDATA[türkçe]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://wp.turkcemiz.net/?p=899</guid>
		<description><![CDATA[Kanun Numarası: 1353 Kabul Tarihi: 01/11/1928 Yayımlandığı R.Gazete: Tarih: 03/11/1928 Sayı: 1030 Yayımlandığı Düstur: Tertip: 3 Cilt: 10 Sayfa: 3 1920&#8242;LERİN TÜRKÇESİYLE MADDE 4 Halk tarafından vakı müracaatlardan eski Arap harfleriyle yazılı olanlarının kabulü 1929 Haziranının birinci gününe kadar caizdir. 1928 senesi Kanunuevvelinin iptidasından itibaren Türkçe hususi veya resmi levha‚ tabela‚ ilan‚ reklam ve sinema [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<ul>
<li>Kanun Numarası: 1353</li>
<li>Kabul Tarihi: 01/11/1928</li>
<li>Yayımlandığı R.Gazete: Tarih: 03/11/1928 Sayı: 1030</li>
<li>Yayımlandığı Düstur: Tertip: 3 Cilt: 10 Sayfa: 3</li>
</ul>
<p><strong>1920&#8242;LERİN TÜRKÇESİYLE MADDE 4</strong></p>
<p>Halk tarafından vakı müracaatlardan eski Arap harfleriyle yazılı olanlarının kabulü 1929 Haziranının birinci gününe kadar caizdir. 1928 senesi Kanunuevvelinin iptidasından itibaren Türkçe hususi veya resmi levha‚ tabela‚ ilan‚ reklam ve sinema yazıları ile kezalik Türkçe hususi‚ resmi bilcümle mevkut‚ gayrı mevkut gazete‚ risale ve mecmuaların Türk harfleriyle basılması ve yazılması mecburidir.<br />
<strong></p>
<p>GÜNÜMÜZ TÜRKÇESİYLE MADDE 4</strong></p>
<p>Halk tarafından yapılan başvurulardan eski Arap harfleriyle yazılı olanlarının kabulü 1 Haziran 1929 gününe kadar geçerlidir. 1928 yılındaki kanunun başlangıcından itibaren Türkçe özel veya resmi levha‚ tabela‚ ilan‚ reklam ve sinema yazıları ile aynı biçimde Türkçe özel‚ resmi bütün süreli‚ süreli olmayan gazete‚ kitapçık‚ broşür ve yayınların Türk harfleriyle basılması ve yazılması zorunludur.</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.turkcemiz.net/turk-harflerinin-kabul-ve-tatbiki-hakkinda-kanun-t2240.html/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
	</channel>
</rss>

