<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?>
<rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Türkçemiz.Net &#187; Masallar</title>
	<atom:link href="http://www.turkcemiz.net/yazi/dersimiz-turkce/edebiyat/masallar/feed" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>http://www.turkcemiz.net</link>
	<description>Türkçesiz Türkçeye Hayır</description>
	<lastBuildDate>Wed, 18 May 2011 23:15:57 +0000</lastBuildDate>
	<language>en</language>
	<sy:updatePeriod>hourly</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>1</sy:updateFrequency>
	<generator>http://wordpress.org/?v=3.3.1</generator>
		<item>
		<title>Başını Vermeyen Şehit</title>
		<link>http://www.turkcemiz.net/basini-vermeyen-sehit-t1050.html</link>
		<comments>http://www.turkcemiz.net/basini-vermeyen-sehit-t1050.html#comments</comments>
		<pubDate>Thu, 14 May 2009 18:29:30 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Uğur</dc:creator>
				<category><![CDATA[Masallar]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://wp.turkcemiz.net/?p=136</guid>
		<description><![CDATA[&#8220;&#8230;Hak budur ki o gazilerin içinde böyle gaziler olmasa, Zigetvara bu kadar yakında dört yan kafir hisarı iken bekleyiş, duraklama özellikle böyle cenge çalışmane mümkün idi.&#8221; Peçevî tarihi, s. 355 Yarın arifeydi. Öbür günkü bayram için hazırlanan beyaz kurbanlar, küçük Grigal palankasının etrafında otluyorlardı. Karşıda&#8230; Yarım mil ötede Toygun Paşa&#8217;nınson kuşatmasındân çılgın kışın hiddeti sayesinde [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: justify;">&#8220;&#8230;Hak budur ki o gazilerin içinde böyle gaziler olmasa, Zigetvara bu kadar yakında dört yan kafir hisarı iken bekleyiş, duraklama özellikle böyle cenge çalışmane mümkün idi.&#8221;<br />
Peçevî tarihi, s. 355</p>
<p style="text-align: justify;">Yarın arifeydi. Öbür günkü bayram için hazırlanan beyaz kurbanlar, küçük Grigal palankasının etrafında otluyorlardı. Karşıda&#8230; Yarım mil ötede Toygun Paşa&#8217;nınson kuşatmasındân çılgın kışın hiddeti sayesinde kurtulan Zigetvar Kalesi, sönmüş bir yanardağ gibi, simsiyah duruyordu. Hava bozuktu. Ufku, küflü demir renginde,ağır bulut yığınları eziyor, sürü sürü geçen kargalar tam hisarın üstünden uçarken sanki gizli bir kara haber götürüyorlarmış gibi, acı acı bağırıyorlardı. Palanka kapısının sağındaki beden siperinde sahipsiz bir gölge kadar sakin duran Kuru Kadı yavaşça kımıldadı; ikindiden beri rutubetli rüzgârın altında düşünüyor, uzakta, belirsiz sisler içinde süzülen kurşuni kulelere bakıyordu. Bunların hepsi Türklerin elindeydi. Yalnız şu Zigetvar&#8230; yıkılmaz bir ölüm seddi halinde &#8220;Kızılelma&#8221; yolunu kapatıyordu. Sanki bu uğursuz kargalar hep onun mazgallarından taşıyor, anlaşılmaz bir lisanın çirkin küfürlerine benzeyen sesleriyle her tarafı gürültüye boğuyorlardı.<br />
<span id="more-136"></span></p>
<p style="text-align: justify;">Kuru Kadı içini çekti. Sonra &#8220;Ah&#8230;&#8221; dedi. İncecik, sinirli boynunun üstünde bir taş topuz gibi duran çıkık alınIı iri kafasını salladı. Yeşil sarığını arkaya itti. Islak gözlerini oğuşturdu. Şimdiye kadar, asker olmadığı halde, her muharebeye girmişti. Birkaç bin yeniçeriyle dört beş topu olsa&#8230; bir gece içinde şu kaleyi alıvermek işten bile değildi. Şimdi vakıa müstakildi. Ne isterse yapabilirdi.Palankanın kumandanı Ahmet Bey öteki boy beyleriyle beraber Toygun Paşa ordusuna katılıp Kapuşvar fethine gitmiş&#8230; Kapuşvardan sonra Zigetvarı saran ordu kışın aman vermez zoruyla, zaptı yarı bırakarak Budin&#8217;e dönünce, o da askerleriyle tekrar palankasına gelmemiş,<br />
Toygun Paşa&#8217;nın yanında kalmıştı. Bugün Grigal&#8217;den altı mil uzaktaydı. Palankaya yalnız Kuru Kadı karışıyordu; esmer, zayıf yüzünü buruşturdu: &#8220;Palanka&#8230; amma<br />
topu tüfeği kaç kişi?&#8221; dedi. Bütün genç savaşçıları Ahmet Bey beraberinde götürmüştü.. Hisardakiler zayıflardan,bekçilerden, hastalardan, ihtiyar sipahilerden ibaretti.Hepsi yüz on üç kişiydi! Düşman, galiba öteki palankalardan çekiniyordu: Yoksa burasını bırakmaz, mutlaka almağa kalkardı. Biraz eğildi. İnce yosunlu, soğuk sipere dirseklerini dayadı. Aşağıya baktı. İki üç asker beyaz koyunların arasında dolaşıyordu. Bir tanesi karşısına geçtiği iri bir koçu, başına dokunarak kızdırıyordu, tos vuruyordu. Öbürleri, elleri silahlarında, bu oyunu seyrediyorlardı. Bağırdı:<br />
- Oynamayın şu hayvanla&#8230;<br />
Askerler, başlarını tepelerden gelen sese doğru kaldırdılar. Kuru Kadı&#8217;dan hepsi çekinirlerdi. Gayet sert,gayet titiz, gayet sinirli bir adamdı. Adeta deli gibi bir<br />
şeydi. Sabahtan akşama kadar namaz kılar, zikreder,geceleri hiç uyumazdı. Daha yatıp uyuduğunu kalede gören yoktu. Vali Ahmet Bey ona &#8220;bizim yarasa&#8221; derdi.<br />
Zavallının sabahı bekleme denilen hastalığını kerametine de yoranlar vardı. Tekrar bağırdı: .<br />
- Haydi, artık akşam oluyor, içeri alın onları.Askerler koyunları toplamağa başladılar. Kuru Kadı&#8217;nın dirsekleri acıdı. Doğruldu. Tekrar Zigetvar&#8217;a baktı. Üst tarafındaki göl, kirli bakır bir levha gibi yeri kaplıyordu. Kargalar, havaya boşaltılmış bir çuval canlı kömür ellemeleri gibi karmakarışık geçiyorlar, sükûtu parçalayan keskin, sivri sesleriyle gaklıyorlardı.Kalbinde ağır bir elem duydu. &#8220;Hayırdır inşallah&#8221; dedi.Canı o kadar sıkılıyordu ki&#8230; Elleri arkasında, başı önüne eğik, bastığı siyah kaplama taşlarına görmez bir dikkatle bakarak yavaş yavaş yürüdü. Derin bir karanlık kuyusunu andıran merdivenin dar basamaklarında kayboldu.<br />
&#8230; Arife sabahı, herkes uyurken, o, her vakit ki gibi yine uyanıktı! Mescit odasının önündeki taş yalakta, iki büklüm, abdestini tazeliyordu. Giden gece, daha gölgeden eteklerini toplayamamıştı. Bahçeye çıkan kapı kemerinde asılı kandil, sönük ışığıyla, duvarları titretiyordu.<br />
- Hey, çavuşbaşı&#8230; Hey!&#8230;<br />
Elindeki ibriği bıraktı. Kulak kabarttı. Bu, kuledeki nöbetçinin sesiydi. Kolları sıvalı, ayakları çıplak, başında takke, hemen yukarı koştu. Merdivende çavuşa rastgeldi. Onu itti. Yürüdü. Nöbetçinin yanına atıldı:<br />
- Ne var?<br />
- Kaleden düşman çıkıyor.<br />
Erguvani bir esmerlik içinde siyah bir kaya gibi duran Zigetvara baktı. Bu kayadan yine koyu, uzun bir karartı süzülüyor, palankaya doğru akıyordu.<br />
- Bize geliyorlar&#8230; dedi:<br />
Çavuşa döndü:<br />
- Haydi, gazileri uyandır. Kurban bayramını bugünden yapacağız. Koş. Bana da çabuk topçuyu gönder.Çavuş, bir eliyle bakır tolgasını tutarak, koştu.<br />
Merdivene daldı. Kuru Kadı, uzakta, kara yerin üstünde daha kara bir leke gibi yavaş yavaş ilerleyen düşman alayına dikkatle baktı. Gözlerini küçülttü, büyülttü. Önlerinde birkaç top da sürüklüyorlardı. Binden fazla idiler. Halbuki hisardaki gaziler? Kendisiyle beraber yüz on dört kişi&#8230; &#8220;Ama, yine haklarından geliriz!&#8221;<br />
dedi. Uyanan, yukarı koşuyordu. Hisar kapısının iyice bağlanmasını emretti. Sarığını, cübbesini, kılıcını, tüfeğini getirtti. İhtiyar topçu gelince, ona da, hemen &#8220;haber topları&#8221;nı atmasını söyledi. Bu bir adetti. Taarruza uğrayan bir palanka hemen &#8220;İşaret topu&#8221; atarak etrafındaki kuleleri imdadına çağırırdı.<br />
Biraz sonra düşman hisarın önünde, harp düzenine girmiş bulunuyordu. Zaplar başsız, gür ejderha yavruları gibi siyah ağızlarını bedenlere çevirmişti. Türkçe bağırdılar:<br />
- Size teklifimiz var. Elçimizi içeri alır mısınız?<br />
Kuru Kadı:<br />
- Alırız. Gönderin, gelsin! cevabını verdi.Bedenler, kalkanlı, tüfekli, oklu gazilerle dolmuştu.Palankanın ruhu, neşesi, keyfi olan iki arkadaş, bu esnada tuhaf tuhaf laflar söyleyip yine herkesi güldürüyordu. Bunların ikisine de &#8220;deli&#8221; derlerdi: Deli Mehmet,Deli Hüsrev&#8230; Serhatın muharebelerinde, hayale sığmayacak yararlılıklarıyla masal kahramanları gibi inanılmaz bir şöhret kazanan bu iki deli, hiçbir nizama hiçbir kayda, hiçbir disipline girmeyen, dünya şerefinde gözleri olmayan Anadolu dervişlerindendi. Her zaferden sonra kumandanlar onlara rütbe, hil&#8217;at, murassa kılıç gibi şeyler vermeye kalkınca gülerler: &#8220;İstemeyiz, fani vücuda kefen gerektir. Hil&#8217;at nadanları sevindirir&#8230;&#8221; derler, hak uğrundaki gayretlerine ücret, mükafat, övgü kabul etmezlerdi. Harp onların bayramıydı.<br />
Tüfekler, oklar, atılmağa; toplar gürlemeğe; kılıçlar,kalkanlar şakırdamağa başladı mı, hemen coşarlar,<br />
kendilerinden geçerler; naralar savunarak düşman saflarına saldırırlar&#8230; alevi gözlerle takip edilemeyen birer canlı yıldırım olup tutuşurlardı.<br />
Kuru Kadı, onların herkesi güldüren münakaşalarını, saçma sapan sözlerini gülümseyerek dinlerken, elçiyi yanına getirdi, iki deli de sustu. Herkes kulak kesildi. Bu elçi Türkçe biliyordu. Küstahça tekliflerini söyledi.<br />
Palankayı saran Zigetvar kumandanı Kıraçin&#8217;di.<br />
Yanında iki bine yakın savaşçısı vardı. Grijgal&#8217;in &#8220;Vire ile verilmesini istiyordu. Ateşe, nura, haça, İncil&#8221;e, Zebur&#8217;a yemin ediyor; çıkıp giderlerken muhafızlara hiçbir ziyanı dokunmayacağına dair söz veriyordu.<br />
Kuru Kadı:<br />
- Pekâlâ!&#8230; Haydi git. Biz aramızda anlaşalım, kararımızı size öğleden sonra bildiririz! diye elçiyi aşağı<br />
gönderip kapıdan attırdı. Sonra etrafındakilere döndü.<br />
Şöyle bir göz gezdirdi. Sırtının hafif kamburu içeri çekildi:<br />
- İşittiniz ya, gaziler! dedi, Kıraçin haini bizim yüzon kişiden ibaret olduğumuzu anlamış&#8230; üzerimize iki<br />
bin kişi ile geldi. Teklif ettiği &#8220;Vire&#8221;yi kabul etmek isteyenler vârsa ellerini kaldırsın!<br />
Kimsenin eli kalkmadı.<br />
- Öyleyse hazır olalım. Haydi&#8230;<br />
Bir gürültüdür koptu;<br />
- Hazırız&#8230;<br />
- Hepimiz, hepimiz&#8230;<br />
- Hepimiz, hepimiz hazırız.<br />
- Kılıçlarımız, kalkanlarımız yağlı.<br />
-Oklarınız havlı_<br />
- Yatağanlarınız keskin&#8230;<br />
- Bugün nusret bizim.<br />
- Amin, amin&#8230;<br />
Kuru Kadı, &#8220;Ey alemlerin rabbi&#8221; diye ellerini kaldırdı. Bir duaya başlayacaktı. Deli Mehmet yalın kılıç karşısına dikildi. Palabıyık, gök gözlü, geniş beyaz çehresi,yeni doğmuş bir ay gibi parlıyordu:<br />
- Duayı bırak, efendi dedi, gaza duadan faziletlidir. Gel&#8230; Lütfet. Bize şu kapıyı aç. Kalbindeki korkuyu at. İşte hepimiz hazırız. Şu ayağımıza gelen gaza fırsatını kaçırmayalım.<br />
Kuru Kadı&#8217;nın elleri aşağı düştü. Deli Hüsrev de arkadaşının yanına sokulmuştu. Bütün gaziler bu iki delinin arkasına üşüştü. Sanki hepsi bir anda deli oldular&#8230; bir ağızdan.<br />
- Aç bize kapıyı, aç&#8230; diye bağırmaya başladılar.Kuru Kadı&#8217;nın iri patlak gözleri yaşardı. Yüzü sapsarı oldu. Uzun siyah sakalı kımıldadı. İki deliyi bile titreten, bütün gazilerin saçlarını ürperten ilahi bir<br />
ağıt ahengi kadar etkili sesiyle haykırdı.<br />
- Meydan erleri! Ey mertler! Padişahımız Süleyman Gazi aşkına şu sözümü dinleyin. Benim muradım sizi gazadan engellemek değildir. Bugün can, baş feda olsun&#8230; Özellikle yarın kurban bayramı&#8230; Fakat bakınız maksadım ne? Bugün cuma&#8230; hem de arife. Bugün hacılarımız Arafat&#8217;ta, diğer mü&#8217;minler camilerde bizim gibi gazilerin zaferi için dua etmekteler&#8230; Bunda şüphesi olan var mı?<br />
- Hayır.<br />
- Hayır, asla&#8230;<br />
- Hayır.<br />
- O halde münasip olan budur ki, biz de namazlarımızı eda edelim. Gözlerimizin yaşını dökelim. Dua edelim. Birbirimizle halelleşelim. Sonra gazaya girişelim. Kalanlarımız gazi, ölenlerimiz şehit olsun! Dünyada iyi nam ile anılalım. Ahirette peygamberimizin âlemi dibinde toplanalım&#8230; Ne dersiniz?<br />
- Hay hay!<br />
- Uygun&#8230;<br />
- Pekâlâ!<br />
Gazilerin hepsi buna razı oldu. Öğleye kadar durdular. Abdest aldılar, namaz kıldılar, tekbir çektiler, helallaştılar. Kıraçin&#8217;in askeri, sardıkları palankadan yükselen derin uğultuyu hep teklif ettikleri &#8220;Vire&#8221; münakaşasının gürültüsü sanıyorlardı.<br />
Ansızın, uzaktaki Türk kulelerinden atılan &#8220;işaret topları&#8221; işitildi. Bu, &#8220;Biz, dörtnala geliyoruz&#8221; demekti. Kuru Kadı eliyle hisarın kapısını açtı. Grijal gazileri &#8220;Allah, Allah&#8221; naralarıyla müthiş bir taşkın deniz gibi fışkırdılar. İki koldan hücum olunuyordu. Kollardan birisine Deli Hüsrev, birisine Deli Mehmet baş olmuştu. Ovada, Grijgal&#8217;e gelen yollardan bir toz dumanıdır kalkıyordu. Nice bin atlı imdada koşuyor sanılırdı. Düşman, bu hali görünce şaşırdı. İki ateş arasında kaldığını anladı. Halbuki toz duman içinde yaklaşan ancak beş on gaziydi.<br />
&#8230; Bozgun başladı.<br />
Deli Mehmet&#8217;le Deli Hüsrevin takımları düşmanı kaçırmamak için iyice sarıyordu. Kara Kadı cübbesini atmış. Elindeki kılıç, cesaretlendirdiği gazileri arkasından yürüyordu. Deli Hüsrev, bir sarhoş gibi Kıraçin&#8217;inalayına dalmış kesiyor, kesiyor&#8230; inanılmaz bir çabuklukla kaçanlara yetişiyor, ikiye biçiyordu.<br />
Kuru Kadı&#8217;nın gözleri Deli Mehmet&#8217;i aradı.<br />
Bakındı, bakındı.<br />
Göremedi.<br />
Acaba o muydu? Yüreği ağzına geldi. Düşman safına karışıp kaynaşan kolun arkasında iri bir vücut yere uzanmıştı&#8230; Elli altmış adım kadar kendisinden uzaktı&#8230; Siyah, yüksek atlı bir şövalye, uzun bir kargıyı bu uzanmış vücuda saplıyordu. Durmadı. İlerledi. Koşarken ayağı bir taşa takıldı. Yuvarlanıyordu. Kılıcı ile fırladı. Hemen toplandı. Kalktı. Düşen kılıcını aldı. Doğruldu. Koşacağı tarafa baktı. Şövalye atından inmiş,kargıladığı şehidin başını teninden ayırmıştı. Bu anda,bu kestiği baş elinde, yine siyah bir şeytan gibi şahlanan atma sıçradı. Kaçacaktı&#8230; Kuru Kadı, bütün kuvvetiyle ona yetişmek için koşarken, baktı ki sol ilerisinde Deli Hüsrev kalkanını sallayarak, avazı çıktığı kadar bağırıyor,<br />
- Mehmet, Mehmet!&#8230; Canını verdin!&#8230; Bâşını verme Mehmet!&#8230;<br />
Bu nara o kadar müthiş, o kadar tesirli, o kadar yanıktı ki&#8230; Kuru Kadı: &#8220;Vah Deli Mehmet&#8217;miş!&#8221; diye olduğu yerde dikildi kaldı. Durur durmaz, o an, kırk adım kadar yaklaştığı kesik başlı şehidin yerden fırladığını gördü. Nefesi tutuldu. Şaşırdı. Bu başsız vücut uçar gibi koşuyordu. Kendi kellesini götüren zırhlı şövalyeye yetişti. Eliyle öyle bir vuruş vurdu ki&#8230; Lanetli hemen yüksek atından tepesi üstü yuvarlandı. Götürmek istediği baş elinden yere düştü. Deli Mehmet&#8217;in başsız vücudu canlıymış gibi eğildi. Yerden kendi kesik başını aldı. Hemen oracığa yorgun bir kahraman gibi, uzanıverdi. Bunu Kuru Kadı&#8217;dan başka kimse görmemişti. Herkes kaçan düşmanı kovalıyordu. Yalnız Deli Hüsrev,<br />
- Yüzün ak olsun, ey yiğit! diye bağırdı. Sonra Kuru Kadı&#8217;ya doğru koşarak sordu.<br />
- Nasıl, gördün mü bu civanı?<br />
- Görmedin mi?<br />
Kuru kadı sesini çıkaramadı. Gördüğü harika onu dondurmuştu. Olduğu yerde öyle dimdik kaldı. Sanki<br />
ölmüştü. Deli Hüsrev, onu hızla sarstı.<br />
- Ne durursun be can! Ne olsun, haydi gazaya.<br />
Düşman kaçıyor&#8230; Deli Hüsrev&#8217;in kalkması Kuru Kadı&#8217;yı baştan can verdi, &#8220;Allah Allah&#8221; diyerek ileri atıldı.<br />
Mücahitlere karıştı.<br />
Cenk akşama kadar sürdü.<br />
Er meydanının kanlı yüzüne &#8220;gece siyah saçlarını&#8221; dağıtırken çağırıcının<br />
- Gaziler hisara!<br />
Sesi duyuldu. Dönen gaziler içinde kılıcından kanlar damlayan Kuru Kadı, birkaç sipahi ile dışarıda kaldı. Yaralıları taşıttı. Şehit olanları saydırdı. Bunlar tam ondokuz kahramandı.:. Düşman altmış dört ceset bırakmış, diğer ölülerinin hepsini kaçırmıştı. Kuru Kadı sabahtan beri yemek yememiş, su içmemiş, durup dinlenmemişti&#8230; Toplattığı şehitleri hisarın önündeki meydana yığdırdı. Şehit Deli Mehmet&#8217;in cesedini kendi buldu. Kesik başı koltuğunda, uyur gibi, sakin yatıyordu.<br />
Olduğu yerde gömdürdü. Sonra yanındakileri. savdı. Butaze mezarın başına çöktü. Ezberden &#8220;Yasin&#8221; okumağa başladı. Dışarılarda kimse yoktu, yalnız uzakta palanka kapısındaki nöbetçi dolaşıyordu. Kuru Kadı okurken, önündeki mezarın birden yeşil yeşil nurlarla tutuştuğunu gördü. Sesi kısıldı. Dudaklarını oynatamadı.Çeneleri kitlendi. Bu yeşil nurun içinde Deli Mehmet&#8217;in kanlı boynuna sarılmış beyaz kanatlı bir melaike, hem onu nurdan elleriyle okşuyor, hem açık alnını öpüyordu. Bu sıcak, bu yeşil nur büyüdü, taştı, bütün âlem bu nurun içinde kaldı. Kuru Kadı&#8217;nın gözleri kamaştı. Ruhu yandı. Kendinden geçti.<br />
Onu, daha ilk defa böyle derin bir uykuya dalmış gören yoldaşları zorla kaldırdılar. Koltuklarına girdiler:<br />
- Haydi, kapı kapanacak dediler, içeri gir.<br />
Kuru Kadı&#8217;nın dili tutulmuştu. Cevap veremedi.<br />
Sarhoş gibi sallana sallana hisara girdi. Hâlâ titriyordu. Palankanın içinde Deli Hüsrev&#8217;in menzilinden geçerken durdu. Kulak verdi; ağlıyor mu, inliyor mu diye&#8230; Hayır, Deli şıkır şıkır atını kaşağılıyor, keyifli bir türkü söylüyordu. Seslendi:<br />
- Hüsrev.<br />
- Efendim?&#8230;<br />
Kapı açıldı. Kaşağı elinde, kolları, paçaları sıvalı,başı kabak Deli Hüsrev&#8230; daha Kuru Kadı bir şey sormadan,- Gördün mü Deli Mehmet&#8217;in zevkini? dedi.<br />
- Siz de benim gibi buradan gördünüz mü?<br />
- &#8220;Gözlüye hotti gizli yoktur!&#8221;<br />
Küttedek kapıyı, kapadı. Yine türküsüne başladı.<br />
&#8230;<br />
Kuru Kadı palankada sabahı dar etti. Güneş doğmadan, Deli Mehmet&#8217;in mezarına koştu. Artık bütün günlerini bu mezarın başında geçiriyordu. Bu mezarın daimi ziyaretçisi oldu. Büyük bir taş yontturdu. Yazdırdı. Başına diktirdi. Beş vakit namazlarını bile cemaatine bu kabrin başında kıldırmak isterdi. Artık ne hacet dilese, ona nail oluyordu.<br />
Grijgal&#8217;de, komşu palankalarda Kuru Kadı için &#8220;Deli oldu&#8221; diyorlardı. Her an &#8220;sonsuzluk&#8221; badesini içmiş ezeli. bir sarhoş gibi nihayetsiz bir kendinden geçme,sonsuz sınırsız bir şevk, sükûn bulmaz bir heyecan içinde yaşıyordu. Fakat nasıl &#8220;deniz çanağa sığmaz&#8221;sa,onun büyük sırrı da ruhuna sığmadı. Taştı. Huruç günü gördüğü harikayı herkese anlatmağa başladı. Hatta<br />
daha ileri gitti, çok iyi okuduğu &#8220;Mevlid-i Şerif&#8221; lisanıyla o gün gördüğünü yazdı. Yüzlerce beyitlik bir destan düzdü.<br />
Ama o eski şevki kayboluverdi. Ruhuna koyu bir karanlık doldu. Kalbine acı bir ağırlık çöktü. Artık Deli Mehmet&#8217;in yeşil nurdan mezarı içinde sürdüğü ilahi zevki göremez oldu. Bu mahrumiyet onu delirtti. Yemekten içmekten kesildi. Bir gün, yine perişan kırlarda dolaşırken Deli Hüsreve rast geldi. Meğer o da geziniyormuş. Elindeki yayıyla yavaşça Kuru Kadı&#8217;nın arkasına dokundu.<br />
- Ahmak, dedi, niye gördüğünü halka söyledin?<br />
Adam gördüğünü kaale geçirirse kazandığı hali kaybeder. Eğer sussaydın, gördüğün keramete ölünceye kadar şahit olacaktın&#8230;<br />
Kuru Kadı yere diz çöktü, ağlamaya başladı:<br />
- Çok perişanım diye inledi, lütfet. Gel, beni gaflet uykusundan uyandır. Benim o görnüş olduğum durum ne hikmettir? İçinde benimle senden başka onu gören oldu mu?<br />
- Bir gören daha var. O &#8220;can&#8221; herkese görünmez.<br />
- Kimdir?<br />
- Bilemezsin&#8230;<br />
- Başkaları görmedi de, biz ikimiz niçin gördük?<br />
- o şehitlik müjdesidir!&#8221; İkimiz de mutlaka şehit düşeceğiz!&#8230;<br />
Kuru Kadı, gittikçe öyle serseri, öyle perişan, öyle berbat oldu ki&#8230; kendisini o kadar seven Vali Ahmet Bey bile Budin&#8217;den gelince, onun hallerine dayanamadı.Nihayet &#8220;bu deli bir kişidir. Palankada hizmetinden istifade olunamaz&#8221; diye geriye göndermeye mecbur oldu.Aradan epey zaman geçti. Serhadde değil, hatta Grijgal hisarında bile herkes Kuru Kadı&#8217;yı unuttu. Yalnız yazdığı destan okunuyor, hiç unutulmuyordu.<br />
On iki sene sonra&#8230;<br />
Zigetvarın zaptı akabinde yaralılar toplanırken, meşhur kahraman Deli Hüsrevin bir gülleyle parçalanmış cesedi yanında, uzun boylu, ak saçlı, ak sakallı,yeşil cübbeli bir şehit buldular. Kıbleye yüzükoyun uzanmış yatan bu şehidin büyük, yeşil sarığı, henüz bozulmamıştı. Üzerinde hiçbir silah yoktu. Yarası neresinden olduğu belli değildi. Günlerce süren kuşatma esnasında hiç kimse böyle bir adam görmemişti. İnceden inceye araştırma yapıldı. Kim olduğu bir türlü anlaşılamadı.<br />
O vakit birçok gazilerin &#8220;gayb ordusundan imdada gelmiş bir veli&#8221; sandıkları bu şehit, acaba, Grijgal hisarının o eski deli kadısı mıydı?&#8230;</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.turkcemiz.net/basini-vermeyen-sehit-t1050.html/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Al Kara</title>
		<link>http://www.turkcemiz.net/al-kara-t1044.html</link>
		<comments>http://www.turkcemiz.net/al-kara-t1044.html#comments</comments>
		<pubDate>Sat, 25 Oct 2008 22:20:42 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Uğur</dc:creator>
				<category><![CDATA[Masallar]]></category>
		<category><![CDATA[Sultan Su Akar]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://wp.turkcemiz.net/?p=403</guid>
		<description><![CDATA[Bir zamanlar Guzelistan&#8217;da Al Kara adlı bir yürek hırsızı yaşardı. Düş ve gerçeğin bir arada durduğu Basra&#8217;dan buraya kah dinlenmeye, kah ticaret yapmaya gelen Ciğerpare ve Yekbun adında iki zengin arkadaş vardı. Yekbun çekingen, mert ve doğru sözlüydü. Ne zaman, nerede ortaya çıkacağı pek belli olmazdı. Ciğerpare ise her sakala tarak uyduran, hangi ipte yürürse [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: justify">Bir zamanlar Guzelistan&#8217;da Al Kara adlı bir yürek hırsızı yaşardı. Düş ve gerçeğin bir arada durduğu Basra&#8217;dan buraya kah dinlenmeye, kah ticaret yapmaya gelen Ciğerpare ve Yekbun adında iki zengin arkadaş vardı. Yekbun çekingen, mert ve doğru sözlüydü. Ne zaman, nerede ortaya çıkacağı pek belli olmazdı. Ciğerpare ise her sakala tarak uyduran, hangi ipte yürürse yürüsün, yere düşmeyen bir cambazdı. Al Kara&#8217;nın camına vuran kelebeklere baktıkça zevklenerek “Ahh&#8221; diye iç geçirip hayıflanırdı. &#8220;Bir gün ben de, Al Kara gibi, şu güzellere kösnül masallar anlatabilsem, eminim hepsinin yüreği bana akardı. Bizim oralarda zinhar böyle güzel kelebekler ortada görünmez!&#8221;</p>
<p>Ciğerpare sürmeli kara gözlerini sağa sola devirdiğinde Bin Bir Gece Masalları’nın ünlü kahramanı Simbad&#8217;ı andırıyordu. Bazen karası gidip, akı kalıyordu. Ellerini gür bıyıklarına götürüp, onları büktüğünde ise, düş dünyasında nice gezintilere çıkıyordu. Kent ışıklarının gökyüzüne yansıyan, pembemsi morluğunda bir Emir olup halıda uçuyor, bazen ince bir duman olup küpe binerek uzak diyarlarda Dengbejlerle buluşuyordu. Bazen de giz dolu dipsiz mağaralara inerek. bitimsiz sevdalılarla konuşuyor, cennetin anahtarıyla açılan simli kapılardan girip, altın tepside raks edenlerin ışıklı gövdelerinde sabahı sabah ediyordu.</p>
<p>Güzelistanlı Al Kara&#8217;nın ise daha farklı bir öyküsü vardı. O loğusa kelebeklerin amansız takipçisiydi. Bir kelebeğin yüreğini çalmayı, aklına koydu mu, ustaca avının yanına yaklaşır, onu bacaklarının arasında sıkı sıkı sakladığı iğnesi ile uyuşturur, &#8220;seni çok seviyorum,&#8221; diyerek düşüncesini sarsardı. Ardından yüreğini söker, nehre götürür, yıkar, afiyetle yerdi. Yüreği çalınan kelebek acı duymaz, aksine olay karşısında büyülenir, Al&#8217;ın peşinde pervane olurdu. Al öyle ustaydı ki bu konuda, birisiyle kucaklaşırken, diğerinin ağzına okunmuş hurma tıkıştırırdı. Böylece ağına takılan kelebeğin kendine güveni gelir, gözleri ışıl ışıl parlar çevresinde olup biteni asla fark edemezdi.</p>
<p>Yüreğini yitirmiş kelebekler Al Kara&#8217;nın artık hizmetine girmişti. Yiyeceğini taşır, işini görürdü. &#8220;Sen çok yaşa Yürek Hırsızı e mi!&#8221; diyen!er yanında, yüreğini ona ikram etmek için can atan kabuğundan yeni çıkmış tırtıllar bile vardı. Bazen söz birlik etmişçesine Al&#8217;ı ziyarete gider, yüreklerini ona yedirmek için yarışırlardı adeta.</p>
<p>Saydam ve görünmezdi Al Kara. Kelebek koleksiyonu oldukça ünlüydü. İyi bir pazarlamacıydı aynı zamanda. Dişinin kesemediği sert yüreklerle başı derde girdiğinde, bir yolunu bulup bunları it pazarına götürür, pahalı ucuz demeden satardı. Bu kelebeklerin işi bitikti, bellerini bir daha doğrultamaz, anlayamadıkları bir şekilde, kendilerini yeraltı cennetinde bulurlardı. Bunun yanında, gözden çıkardığı kimi uysal kelebeği de, masal dünyasının ünlü prensi Ciğerpare’ye ikram ederek, gönlünü hoş ederdi. O da eline geçirdiği bu garibanların gözünün yaşına bakmadan, ciğerini söküp ateşle közlerdi. Ciğer yemekten göbeği şiş, ağzı kulaklarında, memlekete döndüğünde, yere göğe sığmaz, Güzelistan&#8217;daki kelebeklerin minik ciğerlerini nasıl yediğini, ballandıra ballandıra çevresindekilere anlatırdı.</p>
<p>Ciğerpare Güzelistan&#8217;a her gidişinde göz alıcı armağanlar da alırdı yanına. Kelebeklerin en çok rağbet ettikleri bulunmaz Basra kumaşından top top satın alıp, arkadaşı Yekbunla hörgüçlü develere yüklerdi. Onun heyecanını görüp, öykülerini dinleyenlerin, iştahı kabarır bir gün uçan halıya binip Güzelistan&#8217;a giderek ciğer yeme düşü kurarlardı.</p>
<p>Fındıkkurtları kelebekler kadar uysal sayılmazdı. Al Kara&#8217;nın son günlerde işi zordu. Gece gündüz onlara oyun hazırlamak için verdiği çabadan ötürü yorgun ve bitkin düşüyordu. Dişleri de iyi kesmiyor, gözleri de iyi görmüyordu. Yüreğini çalmak için uğraştığı bir Fındıkkurdu ile başı dertteydi şimdi. Onu kimseye kaptırmamak için köşe bucak saklıyordu.</p>
<p>Fındıkkurdu saçına kırmızı kurdele takıp, üstüne al bir yelek giyerdi. Bu göz alıclığıyla yürek hırsızına türlü cilveler yapar, hoş zaman geçirtirdi. Bu usta yürek hırsızı nedense bildiği tüm oyunları, Fındığın yanına gelince unutur, bir türlü onun yüreğine ulaşamazdı.</p>
<p>Güzelistan’da Ciğerpare’nin burnuna nefis kokular geliyordu yine. Dudaklarını yalayarak Al&#8217;ın çevresinde dönenip duruyor, ona Basra&#8217;dan, Halep&#8217;ten getirdiği değerli armağanları vermeyi de ihmal etmiyordu.</p>
<p>Al&#8217;ın gözü bu kez hiçbir şey görmüyordu. Fındıkkurdu&#8217;na güzel masallar anlatıp, güzel bir sofra hazırlamıştı. Ciğerpare’nin getirdiği Halep tatlısını da masaya koymayı ihmal etmedi. Fındıkkurdu, bu değişik ve oldukça lezzetli tatlıyı, nereden satın aldığını Al Kara&#8217;ya sordu. Al beklemediği bu soruya yanıt ararken, uzun süre kekeledi. Ciğerpare&#8217;den söz etmekten kaçındı. Eğer Ciğerpare ile Fındık bir kez karşılaşırsa işi iyice zorlaşacaktı. Kekeleyerek sözleri birbirine karıştırdı.</p>
<p>Fındıkkurdu bundan bir şey anlayamadı, üstelemedi de. Fındık, her seferinde, Al&#8217;ı oyalayıp, sabahı sabah ediyor ve yüreğini çaldırmadan yanından kaçıyordu, O gece yarısı sıraya giren yüreksiz kelebeklerin pervane olup cama vuruşlarını şaşkınlıkla ve üzüntüyle izlemişti. Al ile birlikte olmak için birbirlerini çiğniyordu güzel kelebekler, her birisinin elinde, acılı, ekşili ve tatlı yemeklerin olduğu birer sefertası vardı. Birbirine sahte gülücükler, alaycı iltifatlar yağdırıyorlardı. Hepsi de buraya niçin geldiğini çok iyi biliyordu. Fındıkkurdu ise bu karabasan Albastı&#8217;dan nasıl kurtulacağını düşünüyordu.</p>
<p>Al puslu havaları sever, işine gelmediği yerde saydamlaşırdı. Böylece de yürek çalması kolay olurdu. Her yıl bahar ayının on üçünde kelebeklerine davet verip şölen düzenlerdi. Bu yıl nedense bu geceyi unutmuştu. İçeri giremeyen kelebekler, olanları tahmin etse de, getirdiklerini hava ışımadan camın kenarına yerleştirip oradan usulca ayrıldılar.</p>
<p>Ertesi gün Al Kara, bu güzel ve iyi niyetli kelebeklere, dün gece, acil bir işi olduğunu, bu yüzden eve gelemediğini, bin bir dereden su getirerek, anlatmaya çalıştı. Kelebekler de göz göre göre bu yalana inanmak zorunda kaldı. İçlerinden bazıları, &#8220;Üzülme sen Al, sen yaşa bize yeter&#8221; diyerek ona sarılıp sarılıp öptüler. Ardından Al Kara&#8217;nın unuttuğu geçmiş kelebek şölenini de kutladılar.<br />
Fındıkkurdu&#8217;nun ayakları yere basmadı bir süre. Al Kara&#8217;nın ona yağdırdığı iltifatlardan sonra, güzel bir kelebek olmuş uçuyordu. Bazı sözleri ağzına pelesenk etmişti Al. Yanındakini unutup aynı şeyleri bir başkasına da tekrarlıyordu. &#8220;Sen&#8221; diyordu Fındıkkurdu’na, &#8220;Onlara söylediğim sözlere bakma! Sen benim gerçek sevdiğimsin. Senden güzeli yok. Şunlara bak! Hepsinin rengi kaçmış, gözleri belermiş, kanatları koparılmış!&#8230;&#8221;</p>
<p>Fındıkkurdu çok yorgundu. Dinlediği bu tatlı masala dalıp kendinden geçti. O akşam tepsi gibi çıkan dolunay, pencereden içeriye girecekti neredeyse. Aradan bir yıl geçmiş, yine şölen zamanı gelmişti. Umutla şölene gelen bir kısım kelebek coşmuş şarkı söylüyordu. Onların gürültüsüne Fındıkkurdu sıçrayıp kalktı. Bir de ne görsün Al&#8217;ın eli tam yüreğinin üstünde durmuyor mu? Camdan içeri bakan kelebeklere gözü takıldı. Al Fındıkurdu&#8217;nun kaygısını anlamıştı. Kulağına, &#8220;Neden uyumuyorsun güzel bebeğim?&#8221; diye tatlı tatlı fısıldadı. &#8220;Bilmem, uykum kaçtı.&#8221; dedi, tedirginliğini belli etmeden. Sonra toy ve heyecanlı bir sesle &#8220;Ben dolunayda uyuyamam&#8230; Şu cama konan böceklere de bak!&#8221; diye işaret etti çocuksu bir edayla.</p>
<p>Al Kara olanları görmezlikten gelerek acımasızca elini salladı: &#8220;Aldırma, onlar senin yanımda olduğunu tahmin ediyor ve kıskanıyorlar dedi. &#8220;Benden ejderha gibi korkarlar aslında. Senin yerinde olmak için çıldırıyorlar. Hepsinin yüreği midemde.&#8221;</p>
<p>Fındıkkurdu, bu düşmanca sözlerden hiç hoşlanmadı. Ayrıca Al Kara&#8217;nın gerçek bir Albastı olduğunu anlamış ve sırlarını da öğrenmişti böylece. &#8220;Bak Allah aşkına” diyordu Al, &#8220;Birbirlerini nasıl da kıskanıyorlar.&#8221; Sırıtırken, kan içmekten kırmızılaşmış kazma dişleri de korkunç bir görünümle ortaya çıkıyordu, &#8220;içeriyi görmek için cama nasıl da yükleniyorlar&#8221; diye Fındıkkurduna sokulup mutluluğunu belirtiyordu. Fındıkkurdu &#8220;yazık üşüyecekler dışarıda, aç kapıyı, içeri al onları&#8221; dedi. &#8220;Almam, ben dert babası değilim!&#8230; Her birisinin yığınla sorunu var. Dertlerini unutmak için buraya gelerek benden medet umuyorlar, akıllı olup yüreklerini çaldırmasaydılar!&#8221; dedi ve yutkundu..</p>
<p>Fındıkkurdu bütün bunları öğrenince çileden çıktı. Bunun üzerine bir kurnazlık düşündü. Bu arada Al Kara onu uyutup yüreğini çalmak için masalına devam ediyordu. Fındıkkurdu, &#8220;Benim uyumam için sadece masal anlatmak yetmez dedi. &#8220;Sevgilim gidip bana çaydan elekle su getirir, onu içer, ancak öyle uyurum!&#8230;&#8221; Al Kara &#8220;Hıh, bundan kolay ne var, kelebeğim kelebeğim” diyerek sarıldı Fındıkkurdu&#8217;na. Onu kendine çekerek dudağından öptü. &#8220;Bunu neden daha önce söylemedin?&#8221; dedi.</p>
<p>Fındıkkurdu ise çok heyecanlıydı. Her an yüreğini yitireceğini düşünüyordu. Dişi kelebeklerin özellikle yumurtlama döneminde duyarlı olduğunu, fazlasıyla ilgi beklediklerini biliyordu. Al Kara&#8217;nın kelebeklerin bu durumundan faydalanarak bir anda saydamlaştığını, avının yüreğini hissettirmeden söküp çıkardığını, onu çaya götürerek sağa sola çarparak yıkayıp yediğini de büyüklerinden duymuştu.</p>
<p>Fındıkkurdu karşısında bir görünüp, bir yok olan Al Kara&#8217;sını düşündükçe ürküyordu. Ne var ki, kendisi de bu amansız yapışkana takılmış, ona az kalsın inanıp yolunu yitirecekti. &#8220;Aslında&#8221; diye sağına soluna bakınıyordu. &#8220;Gerçekten böyle bir karabasan var mı?&#8221; Çünkü kendisinin gördüğü bu saydam yaratıkla, diğerlerinin gördüğü Al Kara aynı değildi. Belleğini yokladı. Bu düğümü çözmek için de sabırla direnip onu tesirsiz hale getirmeyi aklına koydu.</p>
<p>Al Kara duvara asılı eleğini usulca indirirken, &#8220;Şimdiye dek hiçbir kelebeğim böyle garip bir istekte yanıma sokulmadı,&#8221; diye dişlerini sıkarak iç geçirdi. Daha fazla zaman harcamadan doğruca nehre gitti. Eleği suya daldırıyor daldırıyor boş çıkarıyordu. &#8220;Hiç elekle su taşınır mı canııım, bende de akıl yok&#8230;&#8221; diye başını salladı. Yorulmuş ve acıkmıştı. Metal dişleri birbirine vuruyordu. Canı şiddetle Fındıkkurdu&#8217;nun taze yüreğini yemek istiyordu. &#8220;Eskiden bu elekle nasıl su taşırdım?” diye söylendi Al Kara. &#8220;Tanrı be!ası Fındık, aklımı başımdan aldı. Bir kez yüreğini çalarsam, bir daha o bana bu işkenceyi yapamaz, kuzu olur peşime takılır, işte o zaman da ben ona yüz vermem,&#8221; diye iç geçirdi. Tekrar tekrar su doldurmayı denedi. &#8220;Elekte su taşımak ha, maskara olduk!&#8230;Şimdiye dek hiçbiri beni böyle uğraştırmadı. Böyle ezilip büzülmedim. Canın cehenneme, demiştim pek çoğuna. Eğer bu kez de başaramazsam, onu doğduğuna pişman edeceğim. Rezil olacak sonunda&#8221; diyerek sağına soluna bakındı. &#8220;Yaşlandım galiba. Hava neredeyse aydınlanacak. Aman Tanrım.” Beni şimdi su yolunda görecekler, hem de don gömlek&#8230; Saydamlaşamıyorum. Çabuk kaçmalıyım buradan!&#8230;&#8221;</p>
<p>Al Kara&#8217;yı alelacele nehre gönderen Fındıkkurdu ışığı açtı. Cama vuran kelebeklere seslendi. &#8220;Dinleyin beni&#8221; dedi yumuşak ve inandırıcı bir sesle. &#8220;Kaçın buradan!&#8221; Kelebekler şaşırmış Fındıkkurdu&#8217;na bakıyordu &#8220;Yoksa Al Kara hepinizi Basra&#8217;lı simsara satacak! Yüreğinizden oldunuz. şimdi ciğerinizden de olacaksınız ve daha çok acı çekerek bir işe yaramayacaksınız sonunda!.. Burası büyülü bir adadır. Adı da ÇIRA-YANAN. Gördüğünüz bu simli ve esrarengiz ışık bir tuzaktır. Işığı gören sizin gibi iyi niyetli kelebekler, bir şey var diye, koşarak buraya gelir. Dertlerine derman ararken aldanırlar. İkram, ilgi görürler, ışık gözlerini alır sonunda. Aradıklarını bulduklarını düşünerek yüreklerini çaldırır, bir daha ayrılamazlar buradan. Daha ilerde KÖPEK- HAVLAYAN ve KEDİ- MİYAVLAYAN var. Oralar kelebekler için çok daha tehlikelidir. Köpek Havlayan&#8217;da tuzağa takıldınız mı işiniz bitiktir. Oranın beyin salatası çok ünlüdür. Burun deliğinden geçirdikleri bir çengelle beyninize ulaşır, onu çekip çıkarıp nehre götürür taşlayarak yıkarlar. Ondan sonra hiçbir şekilde düşünemez olur, sabah akşam demeden havlar durursunuz. Şimdi şu kırmızı kurdeleları alıp, başınıza takın! O sizi kötülüklerden koruyacaktır. Birbirinizden sakın ayrılmayın. Yollar dar ve engebelidir. Çaylar ırmaklar birbirini keser.</p>
<p>Kelebeklerin çoğu silkelenip kendine geldi, birbirlerine bakıp olacaklardan korkup hemen orayı terk ettiler. Hepsi de başlarına birer kırmızı kurdele taktı.</p>
<p>Kelebekleri Çıra Yanan&#8217;dan uzaklaştıran Fındıkkurdu birden bire yanında Yekbun&#8217;u gördü. Heyecanlandı, yüreği kıpırdadı. Yekbun ona &#8220;çabuk benimle şu ambara gir!&#8221; dedi. Fındıkkurdu şaşırdı, bu da kimdi! &#8220;Ama yapacak bir şey yok.&#8221; dedi içinden. Yekbun&#8217;un dediğini aynen yaptı.<br />
Al Kara nehirden eli boş olarak Çıra Yanan’a dönünce kapısı bacası arkasına kadar açık boş ve buz gibi bir ev buldu. Gözlerini yumarak, metal dişlerini gıcırdattı, sağa sola sopasıyla saldırdı. &#8220;Ah rezil Fındıkkurdu&#8221; dedi. &#8220;Ah, Fındık&#8221; dedi &#8220;Seni bir elime geçirirsem çiğ çiğ yiyip postunu pazarda satacağım&#8230; Bu oyuna ben nasıl gelirim?&#8221; Üzüntüsünden çıldıracak gibiydi. Soluklanmak için, düşünceli düşünceli erzak ambarına sırtını dayadı. Karşısına hangi kelebek çıksa onun yüreğini acımadan yiyecekti.</p>
<p>Yekbun Fındık&#8217;a işaret ederek, kırıp yediği fındıkların kabuklarını Al Kara&#8217;nın keline atmaya başladı. Neye uğradığını anlamayan Al sinirlenip başını yukarı kaldırdıkça kafasına bir tane daha iniyordu.</p>
<p>&#8220;Bana bak dişi Fare&#8221; dedi Al, &#8220;Benimle dalga geçip durma, şimdi yanına gelirsem Fındıkkurdu&#8217;nun acısını senden çıkarırım. Fındıkkurdu da Al&#8217;ın başına ceviz fırlatmaya başladı bu kez. Böylece serseme dönen Al&#8217;ın oyunu bozulmuştu. Durmadan hapşırıyor, başını yukarı kaldıramıyordu. Ona zor zamanlarında yardımcı olan Ciğerpare&#8217;ye sesleniyordu:</p>
<p>&#8220;Yetişşş Ciğerparem! Neredesin!&#8221; Bir yandan da elindeki sopasıyla kafasına vurarak, &#8220;Ben böyle bir çömezin ağına nasıl düşerim?&#8221; diyordu.</p>
<p>Yekbun, &#8220;Hadi&#8221; dedi gölge gibi izlediği Fındıkkurdu&#8217;na. Saklandıkları yerden çıkıp, Al Kara&#8217;yı derdest edip çuvala tıktılar. Çuvalın ağzını bağladılar. Al Kara böğürdükçe onlar sopayla vurdular.</p>
<p><strong>Sultan Su Akar</strong></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.turkcemiz.net/al-kara-t1044.html/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Başka Bayram</title>
		<link>http://www.turkcemiz.net/baska-bayram-t1051.html</link>
		<comments>http://www.turkcemiz.net/baska-bayram-t1051.html#comments</comments>
		<pubDate>Sat, 25 Oct 2008 22:16:14 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Uğur</dc:creator>
				<category><![CDATA[Masallar]]></category>
		<category><![CDATA[naz ferniba]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://wp.turkcemiz.net/?p=401</guid>
		<description><![CDATA[Bir bayram sabahı imiş. Günlerden Cuma, aylardan kasım, mevsimlerden de sonbaharmış. Havada yağmur bulutları geziyormuş. Herkes ve her şey bayram olduğu için çok mutluymuş. O sabah Efil erkenden uyanmış. Akşamdan hazırladığı bayramlıklarını sandalyenin üzerinden özenle almış. Beyaz çorabını, kırmızı çiçekli pantolonunu, pembe çizgili kazağını önce okşamış, sonra da giymiş. Yeşil fiyonklu ayakkabılarını da unutmamış. Hemen [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: justify;">Bir bayram sabahı imiş. Günlerden Cuma, aylardan kasım, mevsimlerden de sonbaharmış. Havada yağmur bulutları geziyormuş. Herkes ve her şey bayram olduğu için çok mutluymuş.</p>
<p>O sabah Efil erkenden uyanmış. Akşamdan hazırladığı bayramlıklarını sandalyenin üzerinden özenle almış. Beyaz çorabını, kırmızı çiçekli pantolonunu, pembe çizgili kazağını önce okşamış, sonra da giymiş. Yeşil fiyonklu ayakkabılarını da unutmamış. Hemen aynanın karşısına geçip saçını taramış. Ortasında kocaman bir gül olan tokasını takıp kendisine gülümsemiş. “Merhaba Efil” demiş hefifçe öne eğilerek. “Bayramın kutlu olsun.”</p>
<p>Efil neşeyle etrafında dönmüş. Kendisini bayramlıkları gibi yepyeni hissetmiş. Sonra odasına göz gezdirmiş. Bayram için odasına astıkları rengarenk balonları tek tek saymış. “Tam otuz-yedi balon” demiş heyecanla. Pencereye doğru koşup yavaşça perdeleri çekmiş. Vakit çok erken olduğu için gökyüzü çok aydınlık değilmiş. Bir de yağmur bulutları griye boyamış gökyüzünü.</p>
<p>Efil gri yağmur bulutlarının bayramını da kutlamış. Pencerenin önünde duran çiçeklerine “günaydın” dedikten sonra onların da bayramını kutlamış. Bu sırada Efil odasında bazı fısıldaşmalar duymuş. Dikkatle dinleyince odada bulunan her şeyin bayramlaştığını görüvermiş. O da bu bayramlaşmaya katılmış. Odadakiler Efil’in etrafında dönmüşler, dönmüşler, dönmüşler. “Bayramın kutlu olsun Efil” demişler. Sonunda hepsi de çok yorulmuş. Halının üzerine uzanıp dinlenmişler. Efil masasının başına geçip “bir bayram sabahı” resmi çizmeye başlamış. Efil resmini çizerken içeriden gelen sesleri duymuş. “Uyandılar, uyandılar” diye bağırmış ve koşa koşa annesiyle babasının yanına gitmiş. Önce babasına sarılmış, elinden öpüp “Bayramın kutlu olsun babacığım” demiş. Sonra da annesine sarılıp onun da elini öpmüş.</p>
<p>Efil’e bayram parası vermişler. Efil parasını hemen kumbarasına atmış. Babası Efil’e “Ben eve dönünce hep beraber bir yere gideceğiz” demiş. “Orada bir sürü çocuk var. Onların bayramını kutlayacağız. Yanımızda onlar için hediyeler de götürürsek iyi olur. Sen de düşün ve verebileceğin hediyeler varsa hazırla.”</p>
<p>Efill babasının dönüşünü beklerken odasında oturup uzun uzun düşünmüş. Ama bir türlü ne verebileceğini bulamamış. Bir ara yeleklerinden turuncu olanı raftan atlayıp “beni versene” demiş. “Bayramda bir çocuğu sevindirmek ne güzel olur.” Birden odada bir kargaşa olmuş. Herkes “beni de, beni de” diyerek zıplıyormuş. Efil şaşakalmış. Bütün oyuncaklarını büyük bir çantaya doldurmuş. Masal kitaplarını, küçük gelen kıyafetlerini, tokalarını, şapkalarını da başka bir çantaya koymuş. Babası geldiğinde Efil hediyeleriyle birlikte hazır bekliyormuş.</p>
<p>Kahvaltıdan sonra hiç zaman kaybetmeden Efil annesi ve babasıyla bereber kimsesiz çocukların kaldığı yere gitmişler. Orada o kadar çok çocuk varmış ki Efil hayret etmiş. Ne diyeceğini bilememiş. Bu sırada içinden bir ses ona “Hadi onların bayramını kutla” demiş. O an Efil getirdiği çantaları açıp her çocuğa bir hediye vermiş.</p>
<p>O gün Efil çok farklı bir bayram görmüş. Bayramların başka başka yaşandığını, herkesin bayramının değişik olduğunu anlamış. Böyle bir bayramdan sonra Efil kıyafetlerini daha temiz giymeye, oyuncaklarıyla daha dikkatli oynamaya başlamış. Çünkü onlara ihtiyacı olan sayısız çocuk olduğunu artık biliyormuş.</p>
<p><strong>Naz Ferniba<br />
</strong></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.turkcemiz.net/baska-bayram-t1051.html/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Yoksul Oduncu</title>
		<link>http://www.turkcemiz.net/yoksul-oduncu-t1125.html</link>
		<comments>http://www.turkcemiz.net/yoksul-oduncu-t1125.html#comments</comments>
		<pubDate>Sat, 27 Sep 2008 15:07:29 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Uğur</dc:creator>
				<category><![CDATA[Masallar]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://wp.turkcemiz.net/?p=224</guid>
		<description><![CDATA[Yoksul bir oduncu, ıssız bir ormanın kıyısındaki küçük bir kulübede karısı ve üç kızıyla birlikte oturuyormuş. Bir sabah yine işine giderken karısına demiş ki &#8220;Bugün öğle yemeğimi büyük kızla ormana gönder. Çünkü öğleye kadar işimi bitiremeyeceğim. Kız yolunu şaşırmasın diye yanıma bir torba darı alıp yollara serpeceğim.&#8221; Güneş ormanın tepesine kadar yükselince, kız bir tas [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: justify;">Yoksul bir oduncu, ıssız bir ormanın kıyısındaki küçük bir kulübede karısı ve üç kızıyla birlikte oturuyormuş.<br />
Bir sabah yine işine giderken karısına demiş ki &#8220;Bugün öğle yemeğimi büyük kızla ormana gönder.<br />
Çünkü öğleye kadar işimi bitiremeyeceğim. Kız yolunu şaşırmasın diye yanıma bir torba darı alıp yollara serpeceğim.&#8221;<br />
Güneş ormanın tepesine kadar yükselince, kız bir tas çorbayla yola çıkmış. Fakat ormanlarda, kırlarda uçuşan serçeler,<br />
çayır kuşları, ispinozlar, kara tavuklar, kanaryalar darı tanelerini çoktan toplayıp yemişlermiş.<br />
Bu yüzden kız yolu bulamamış. Gün batıncaya, gece oluncaya kadar sağ ve esen dolaşıp durmuş.<br />
Gecenin karanlıkları içinde ağaçlar uğulduyor, baykuşlar ötüyormuş.<br />
Kızın içine bir korku girmeye başlamış. O sırada uzakta, ağaçların arasında parıldayan bir ışık görmüş.<br />
&#8220;Orada insanlar olsa gerek. Bunlar beni gece yanlarında misafir ederler&#8221; diye düşünmüş; ışığa doğru ilerlemiş.<br />
Çok geçmeden bir evin önüne varmış. Pencerelerinde ışık görünüyormuş. Kız kapıyı çalmış.<br />
İçeriden boğuk bir ses &#8220;gel&#8221; diye bağırmış. Kız evin karanlık taşlığına girmiş. Odanın kapısını vurmuş.</p>
<p style="text-align: justify;">Aynı ses &#8220;girsene içeri&#8221; demiş. Kız kapıyı açtığı zaman saçı sakalı bembeyaz bir adamın masanın başında oturduğunu görmüş.<br />
Adam yüzünü iki eliyle kapamışmış. Ak sakalı masanın üzerinden yere kadar uzanıyormuş. Sobanın yanında üç hayvan uzanmış, yatıyormuş: küçük bir horoz, mini bir tavuk, alaca tüylü bir inek..<br />
Kız başından geçenleri yaşlı adama anlatmış. Geceyi geçirmek için ondan bir yer istemiş.<br />
Adam hayvanlara seslenmiş &#8220;güzel tavuk, güzel horoz, alacalı güzel inek! Ne dersiniz buna siz? &#8221;<br />
Hayvanlar hep bir ağızdan &#8220;bizce uygun&#8221; demişler. Yaşlı adam kıza dönerek &#8220;burada her şeyden bol bol var! Haydi ocağa git, bize akşam yemeği pişir&#8221; demiş.<br />
Kız mutfakta ne aradıysa bulmuş. Güzel bir yemek pişirmiş, ama hayvanları hiç düşünmemiş. Doldurduğu tabakları sofraya getirip koymuş.</p>
<p style="text-align: justify;">Ak saçlı adamın yanına oturmuş, karnını tıka basa doyurduktan sonra &#8220;o kadar yorgunum ki demiş, uzanıp uyuyacağım yatak nerde?<br />
&#8221; Hayvanlar seslenmişler &#8220;onunla yedin içtin bizleri düşünmedin. Geceyi nerede geçirirsen geçir! Bunun üzerine yaşlı adam &#8220;haydi merdivenden yukarı çık.<br />
Orada iki yataklı bir oda göreceksin. O yatakları düzelt, beyaz keten çarşaflarını yay. Biraz sonra ben de gelip yatarım&#8221; demiş. Kız yukarı çıkmış.<br />
Yatakları düzeltip çarşaflarını yaydıktan sonra, yaşlı adamı beklemeden, bunlardan birinin içine girip uzanmış. Bir süre sonra ak saçlı adam gelmiş.<br />
Elindeki ışığı kızın yüzüne tutmuş. Başını sallamış. Kızın derin uykuda olduğunu görünce döşemedeki kapağı açmış. Kızı, odanın altındaki mahzene indirmiş.</p>
<p style="text-align: justify;">Akşam üstü ortalık kararırken oduncu evine dönmüş. Kendisini bütün gün aç bıraktığı için karısına çıkışmaya başlamış. Kadın &#8220;benim suçum yok. Kız yemeği alarak çıkıp gitmişti&#8230; Herhalde yolunu şaşırmış olacak..Sabahleyin dönüp gelir.&#8221; Oduncu güneş doğmadan kalkmış.<br />
Yine ormana gidecekmiş. Bugün de öğle yemeğini ortanca kızın getirmesini tembih etmiş: &#8220;Yanıma bir torba mercimek alıyorum. Taneleri darınınkinden iridir. Kız bunları daha iyi görür, yolunu şaşırmaz!&#8221; Öğle üzeri kız yemeği alıp yola çıkmış. Fakat mercimekler ortada yokmuş.<br />
Ormandaki kuşlar bunları da, dünkü gibi, yiyip bitirmişlermiş. Kızcağız bütün gün ormanda dolaşıp durmuş. Akşam olunca o da yaşlı adamın evine varmış. İçeri alınmış.<br />
Yiyecek bir şeyle, yatacak bir yer istemiş. Ak saçlı adam yine hayvanlara sormuş. &#8220;Güzel tavuk, güzel horoz, alacalı güzel inek! Ne dersiniz buna siz?&#8221; Hayvanlar aynı yanıtı vermişler &#8220;bizce uygun&#8221; demişler.<br />
Bundan sonra her şey bir gün önceki gibi olmuş: Kız güzel yemekler pişirmiş. Yaşlı adamla birlikte yemiş, içmiş; fakat hayvanları düşünmemiş. Yatacağı yeri sorunca hayvanlar &#8220;onunla yedin içtin..Bizleri düşünmedin.. Geceyi nerde geçirirsen geçir!&#8221; Kız uykuya dalınca yaşlı adam gelmiş.<br />
Kafasını sallayarak kızı seyretmiş. Onu da mahzene indirmiş.</p>
<p style="text-align: justify;">Üçüncü gün sabah oduncu karısına demiş ki bugün bana yemeği küçük kızla gönder! Bu çocuk her zaman usludur, söz dinler.<br />
Herhalde dosdoğru yoluna gidecek, öbür haylaz kardeşleri gibi ormanda dolaşıp durmayacak!&#8221; Fakat annesi bu kızını da göndermek istemiyormuş. &#8220;En sevgili yavrumu da mı yitireyim?&#8221; demiş.<br />
Adam da &#8220;merak etme, kız yolunu şaşırmaz! Bu kez bezelye götüreceğim. Yollara serpeceğim. Bunlar mercimekten daha iridirler. Ona yolu gösterirler.&#8221;<br />
Fakat kız kolunda bir sepetle yola çıktığı zaman kuşlar bezelyeleri yiyip bitirmişlermiş. Kızcağız nereye gideceğini şaşırmış. Üzüntü içindeymiş.<br />
Babasının acıkacağını, yiyecek bir şey bulamayacağını, gecikirse anneciğinin merak edeceğini düşünüyormuş.<br />
Sonunda ortalık kararınca uzaktaki ışığı görmüş. Ormandaki evin yanına varmış. Geceyi orada geçirmesini güler yüzle rica etmiş. Ak sakallı adam yine hayvanlara sormuş &#8220;güzel tavuk; güzel horoz, alacalı güzel inek!<br />
Ne dersiniz buna siz.?&#8221; Onlar da bir ağızdan &#8220;bizce uygun&#8221; demişler! Bunun üzerine kız, önünde hayvanların yattığı sobaya doğru gitmiş.<br />
Tavukla horozun parlak tüylerini okşamış. Alaca ineğin alnını hafif hafif kaşımış. Yaşlı adamın isteği üzerine güzel bir çorba pişirmiş. Tasa koymuş. Sofraya getirmiş. Sonra &#8220;ben karnımı doyururken bu hayvancıklara hiçbir şey yok mu? Dışarıda her şeyden bol bol var. Önce onlara yiyecek getireyim&#8221; demiş. Dışarı çıkmış; arpa getirerek tavukla horozun önüne serpmiş. İneğe de bir kucak dolusu güzel kokulu saman vermiş: &#8220;Afiyetle yiyin sevgili hayvanlar! Susadığınız zaman içersiniz diye size serin su da getireyim&#8221; demiş. Bir kova su getirmiş. Tavukla horoz hemen kovanın kıyısına sıçramışlar, gagalarını suya daldırmışlar; sonra kafalarını havaya kaldırmışlar. Böylece su içmeye başlamışlar. Alaca inek de bu sudan kana kana içmiş. Hayvanlar yemlerini yiyince kız, yaşlı adamın yanına giderek sofraya oturmuş. Ondan artan yemekleri yemiş. Çok geçmeden tavukla horoz başlarını kanatları arasına sokmaya başlamışlar. Alaca inek de gözlerini kapamış. Bunun üzerine kız &#8220;artık ben de dinlenmeliyim&#8221; demiş. Kız merdivenlerden çıkmış, yatağı düzeltmiş, tertemiz örtüler örtmüş. İşi bitince yaşlı adam gelmiş, yataklardan birine yatmış. Ak sakalı ayaklarına kadar uzanıyormuş. Kız ikinci yatağa girmiş, duasını etmiş, uykuya dalmış. Küçük kız gece yarısına kadar rahat bir uyku uyumuş. Fakat ondan sonra evin içinde bir karışıklık olmuş. Evin köşe bucağından gıcırtılar, çıtırtılar duyuluyormuş. Kapılar kendiliğinden açılıyor, duvarlar yumruklanıyormuş. Tavanın kirişleri yerlerinden fırlayacaklarmış gibi büyük bir gürültü olmuş. Az sonra daha güçlü bir çatırtı duyulmuş. Bu kez de evin damı çöker gibi olmuş. Sonunda her yanı yine sessizlik kaplamış. Keza hiçbir şey olmamış. Yattığı yerden kımıldanmamış, yine uykuya dalmış.</p>
<p style="text-align: justify;">Sabahleyin ortalık aydınlandıktan sonra uyandığı zaman bir de ne görsün?<br />
Kendisi büyük bir salonun ortasında yatıyormuş. Kız sanki bir saraydaymış. Duvarlarda yeşil ipekten fon üzerinde altından çiçekler fışkırıyormuş. Yatak fil dişindenmiş.<br />
Üstündeki yorgan kırmızı kadifedenmiş. Yanındaki bir sandalyenin üzerinde incilerle işlenmiş bir çift terlik duruyormuş. Kız bunları düşte gördüğünü sanmış. Fakat içeriye çok şık giyinmiş üç uşak girmiş. Ne gibi buyrukları olduğunu sormuşlar. Kız &#8220;gidin, şimdi yataktan kalkacağım, yaşlı adama çorba pişireceğim. Güzel tavukla güzel horoza, alacalı güzel ineğe de yem vereceğim.&#8221; Kız yaşlı adamın kalktığını sanıyormuş. Onun yatağına bakmış. Fakat yatakta yaşlı adamın yerine yabancı bir erkek yatıyormuş. Dikkatle bakınca bu adamın hem genç, hem de güzel olduğunu görmüş. Adam uyanmış. Yatakta doğrulmuş &#8220;ben bir prensim demiş, kötü bir cadı beni ak saçlı, ak sakallı bir yaşlı kılığına sokarak ormanda yaşamaya zorlamıştı.Bir tavuk, bir horoz ve alacalı bir inek kılığında üç uşaktan başka hiç kimse benim yanıma gelemiyordu. Eski durumuma dönmem için yalnızca insanlara değil; hayvanlara da iyilik etmeyi seven, temiz yürekli bir kızın yanıma gelmesi gerekti. İşte bu kız sen oldun. Cadının yaptığı tılsım, bu gece<br />
yarısı senin yardımınla bozuldu. Eski orman kulübesi yeniden sarayıma dönüştü.&#8221;</p>
<p style="text-align: justify;">Yataktan kalkınca prens üç uşağını kızın ana-babasına yollamış.<br />
Onları düğüne çağırmış. Bu sırada kız &#8220;ama benim öbür kız kardeşlerim nerede?&#8221; diye sormuş. Oğlan yanıt vermiş: &#8220;Onları mahzene kilitledim. Sabahleyin ormana götürülecekler. Kötü huylarını düzeltinceye, zavallı hayvanları aç bırakmayıncaya kadar bir kömürcüye hizmetçilik edecekler! &#8220;</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.turkcemiz.net/yoksul-oduncu-t1125.html/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Yıldız Yağmuru</title>
		<link>http://www.turkcemiz.net/yildiz-yagmuru-t112.html</link>
		<comments>http://www.turkcemiz.net/yildiz-yagmuru-t112.html#comments</comments>
		<pubDate>Sat, 27 Sep 2008 12:26:41 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Uğur</dc:creator>
				<category><![CDATA[Masallar]]></category>
		<category><![CDATA[yıldız]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://wp.turkcemiz.net/?p=223</guid>
		<description><![CDATA[Kış, beyaz ağaçlar yaratır topraktan; bazı insanlardan umutsuzluk yaratır, ama bir sevgi iliştirir bu umutsuzluğa, dünyanın en garip çiçeğini yaratır. Annesi babası ölmüştü kızın, başında bir kukuletası sırtında yırtık bir elbisesi ve tüyleri yağmur yemiş bir paltosu vardı. Böyle bir kızın cebinde olsa olsa bir dilim ekmeği olur ancak, avucunda sıkı sıkı tuttuğu birazcık bozuk [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: justify;">Kış, beyaz ağaçlar yaratır topraktan; bazı insanlardan umutsuzluk yaratır, ama bir sevgi iliştirir bu umutsuzluğa, dünyanın en garip çiçeğini yaratır.</p>
<p style="text-align: justify;">Annesi babası ölmüştü kızın, başında bir kukuletası sırtında yırtık bir elbisesi ve tüyleri yağmur yemiş bir paltosu vardı. Böyle bir kızın cebinde olsa olsa bir dilim ekmeği olur ancak, avucunda sıkı sıkı tuttuğu birazcık bozuk parası olur. Ama kış güveni nedense kaybolmamıştır. Kuşlara bakarak ısınmaya çalışır. Titrerken düşünüyordu kız.</p>
<p style="text-align: justify;">-Bahar gelecek günün birinde Kar taneleri yerine tomurcuk yağacak gökten sincaplar ılıklığı yukarı taşıyacak. Kış baharın habercisidir, meleklere mektup yazar, gönderilmesini ister baharın bu arada yeryüzünü oyalar.</p>
<p style="text-align: justify;">Bunları düşünürken yaşlı bir adam çıktı karşısına.<br />
-Param yok, karnım aç, dedi bana para ver biraz, sen küçük bir çocuksun nasılsa doyururlar seni.<br />
Hiç düşünmedi bile kız bütün parasını ihtiyara uzattı. Sanki beyaz bir aslan girmişti şehre, alev yerine kar soluyordu şemsiyesi olanların şemsiyesini, düşleri olanların düşlerini parçalıyordu. Ama umutsuzluğa kapılmadı kız, sokakta bir başına yürüdü.</p>
<p style="text-align: justify;">Bir kadın belirdi yanı başına.<br />
-Güzel çocuk, dedi yiyecek bir şey var mı cebinde? Ağzıma üç gündür lokma koymadım kime başvurduysam geri çevirdi beni&#8230;<br />
Bir dilim ekmeği vardı ya, onu yesin zavallı kadın, kendisi bir şey yemeyeli iki gün olmuştu daha.<br />
-Al teyze, dedi, benim karnım tok, daha demin yemek yedim. İnan bana, daha olsaydı daha verirdim.</p>
<p style="text-align: justify;">Sonra küçük bir çocuğa giydirdi paltosunu, gömleğini kendi boyunda bir kıza armağan etti, hava kararmıştı nasıl olsa, kimseler göremezdi kendisini.</p>
<p style="text-align: justify;">Ama o bir kedi yavrusunu gördü; soğuktan sesi bile donmuştu kedinin, bıyıklarında buz tutmuştu miyavlaması. dergiciler görseydi, kış resmi olarak dağların değil onun resmini koyarlardı dergi kapaklarına. Başından çıkardığı kukuletaya sardı kediyi.</p>
<p style="text-align: justify;">Kış,adımlarını yönetir insanların; kürklü olanları tiyatroya götürür, paltolu olanları sinemaya götürür, ceketli olanları evlerine götürür, çıplak olanları korulara götürür.</p>
<p style="text-align: justify;">Derken, kendini bir koruda buldu kız, saçlarının arasına sokup ellerini gökyüzüne baktı. O anda tipi dindi, bulutlar açıldı ve ansızın beliren samanyolundan bir yıldız kaydı, sonra bir yıldız,bir yıldız daha, bütün samanyolu, büyük ayı, küçük ayı, hepsi ayaklarının dibine düştü kızın, sonra çoban yıldızı düştü.</p>
<p style="text-align: justify;">Yeryüzü inanılmaz sevinçler yaratır. Eğilip baktı kız, toprağa değdikçe altın oluyordu yıldızlar.</p>
<p style="text-align: justify;">Artık gelmemek üzere gidiyordu kış yoksulların, kedilerin yanından; güzel yemekler, kalın kumaşlar alınırdı bu altınlarla.</p>
<p style="text-align: justify;">Göğü seven denizcilerin tanıdığı bütün yıldızlar birer birer düştü yere onları gören ay bile çekinmedi havada parçalandı ve dallarına altın birer yaprak olarak kondu ağaçların.<br />
Alışverişi seven sincaplar için işte bir sürü altın.</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Şeytanın Elleri<br />
Grimm Kardeşler&#8217;den Masallar</strong></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.turkcemiz.net/yildiz-yagmuru-t112.html/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Yaşlı Kadın</title>
		<link>http://www.turkcemiz.net/yasli-kadin-t1123.html</link>
		<comments>http://www.turkcemiz.net/yasli-kadin-t1123.html#comments</comments>
		<pubDate>Sat, 27 Sep 2008 12:23:31 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Uğur</dc:creator>
				<category><![CDATA[Masallar]]></category>
		<category><![CDATA[Şiirler]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://wp.turkcemiz.net/?p=222</guid>
		<description><![CDATA[Bir yaşlı kadın vardı Gece, gündüz ağlardı Gözyaşları durmadan Çağlayan bir pınardı. Ev dediğin tek oda Yaşanır mı burada? Sabah, akşam hep çorba Dertler bekler sırada. Bir gün bir adam geldi Kadına selam verdi “Satın aldım burayı Boşalt odayı “dedi. “Vay benim dertli başım Hiç dinmedi gözyaşım Nerelere giderim Yok bir dikili taşım.“ . “Bugün [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Bir yaşlı kadın vardı<br />
Gece, gündüz ağlardı<br />
Gözyaşları durmadan<br />
Çağlayan bir pınardı.</p>
<p>Ev dediğin tek oda<br />
Yaşanır mı burada?<br />
Sabah, akşam hep çorba<br />
Dertler bekler sırada.</p>
<p>Bir gün bir adam geldi<br />
Kadına selam verdi<br />
“Satın aldım burayı<br />
Boşalt odayı “dedi.</p>
<p>“Vay benim dertli başım<br />
Hiç dinmedi gözyaşım<br />
Nerelere giderim<br />
Yok bir dikili taşım.“ .</p>
<p>“Bugün var, yarın yoksun<br />
Kalacak yerin olsun;<br />
Karşıdaki arsaya<br />
Yatağını kurarsın. ”</p>
<p>“Aman oğlum olur mu?<br />
Düşene vurulur mu?<br />
Etmeyin, eylemeyin<br />
Sokakta yatılır mı? “</p>
<p>Gün döndü, yarın oldu<br />
Odasından taşındı<br />
Geceleri arkadaş<br />
Ay ile yıldız oldu.</p>
<p><strong>Serdar Yıldırım<br />
</strong></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.turkcemiz.net/yasli-kadin-t1123.html/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Üç Arkadaşın Hikayesi</title>
		<link>http://www.turkcemiz.net/uc-arkadasin-hikayesi-t1122.html</link>
		<comments>http://www.turkcemiz.net/uc-arkadasin-hikayesi-t1122.html#comments</comments>
		<pubDate>Sat, 27 Sep 2008 12:21:08 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Uğur</dc:creator>
				<category><![CDATA[Masallar]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://wp.turkcemiz.net/?p=221</guid>
		<description><![CDATA[Bugün seni özledim sevgili aynacık. Hemen akşam olsun istedim. Çünkü benim için hazırladığın güzel masalları özlemiştim. Çağırdım çağırdım, gelmedin. Şöyler misin, masallar hep gece olunca mı okunmalı? Ve aynacık ay gökyüzüne çıkar-çıkmaz, soluğu padişah kızı’nın yanında almış. Masalı anlatmaya başlamadan önce ona şunları söylemiş: Masallar gecenin karanlığında yaşar. Hem uyumadan önce anlatılsın ki güzel rüyalar [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: justify;">Bugün seni özledim sevgili aynacık. Hemen akşam olsun istedim. Çünkü benim için hazırladığın güzel masalları özlemiştim. Çağırdım çağırdım, gelmedin. Şöyler misin, masallar hep gece olunca mı okunmalı?</p>
<p style="text-align: justify;">Ve aynacık ay gökyüzüne çıkar-çıkmaz, soluğu padişah kızı’nın yanında almış. Masalı anlatmaya başlamadan önce ona şunları söylemiş: Masallar gecenin karanlığında yaşar. Hem uyumadan önce anlatılsın ki güzel rüyalar göresin. Haydi şimdi dinlemeye başla…</p>
<p style="text-align: justify;">Baratis adındaki bir ülkede kış mevsimi çok uzun geçermiş. Öyle soğuk olurmuş ki; ilkbahar hiç gelmeyecek sanılırmış. Artık insanlar soğuk gecelerden sıkılırlarmış. Dua ederlermiş. Sıcak günlerin gelmesini isterlermiş.</p>
<p style="text-align: justify;">Bahar gelir-gelmez de insanlar kendilerini sokağa atarlarmuş. Kırlarda gezintiye çıkarlar, çiçek toplarlarmış. Çocuklar bütün kış boyunca dışarıda oynauamadıkları oyunların tadını doya doya çıkarırlarmış.</p>
<p style="text-align: justify;">Kışın donan nehirler, gürül gürül aköaya başlarmış. Boyunlarını büken ağaçlar gökyüzüne doğru uzanırlarmış. Yani ilkbahar tüm güzelliğiyle gelirmiş insanların arasına.</p>
<p style="text-align: justify;">İşte bu ülkede uzun kış mevsiminin ardından bu güzel baharlardan birisi çıkagelmiş. Çoluk-çocuk insanlar kendilerini sokaklara atmışlar. Bu insanlar arasında üç tane can-ciğer arkadaş varmış. Bunlar da tabîatın tadını çıkarmak için yemyeşil dağlara tırmanmaya başlamışlar. Konuşa konuşa yürüyorlar, ağır ağır ormanın derinliklerine dalıyorlarmış.</p>
<p style="text-align: justify;">Bir süre sonra yorgunluk hisseden bu üç arkadaş kocaman bir çam ağacının gölgesine oturmuşlar. Az ileride usulca akan bir derenin şırıltısını duyuyorlarmış. Bahar yeli yaprakları hafif hafif sarsıyormuş.</p>
<p style="text-align: justify;">Bu üç arkadaş sohbet ederken, birisinin eline çiviye benzer bir şey batmış. Elini kanatan şeyi merak eden adam toprağı sıvazlarken birden demir bir kapak yerinden oynamış İyice meraklanan adam kapağın altında ne olduğunu öğrenmek istemiş ve kapağı kaldırmış. Bir de ne görsünler, içeriye doğru uzanan karanlık mı karanlık daracık bir yol çıkmış ortaya. Önce ürkmüşler karanlıktan. İçeri girmekten çekinmilşer. Fakat bir cesaret gelivermiş üzerlerine başlamışlar yürümeye.</p>
<p style="text-align: justify;">Yirmi adım ancak yürümüşler, birden jarşılarına üç adam boyunda bir kapı çıkmış. Korkarak itmişler kapıyı. Bu kapı, büyük bir odaya açılıyormuş. Üç arkadaş hayretler içinde kalmışlar. Sanki odanın içinde güneşten bir parça varmış. Parıl parıl parlıyormuş oda. Çil çil altınlar, küme küme duruyorlarmış yerlerde. Yakutlar, elmaslar, inciler…</p>
<p style="text-align: justify;">Çılgına dönen adamlar öücevherlerin içine atmışlar kendilerini. “Zengin olduk, zengin olduk” diye bağırıyorlarmış. Bir süre sonra yorulmuşlar ve bir köşeye oturmuşlar. Birisi;</p>
<p style="text-align: justify;">&#8212; Bu mücevherleri nasıl taşıyacağız, diye sormuş.</p>
<p style="text-align: justify;">Diğeri ibir fikir atmış ortaya:</p>
<p style="text-align: justify;">&#8212; Ben şehre gideyim. Siz burada bekleyin. Atları alıp hemen dönerim. Sonra da hep beraber yola koyuluruz.</p>
<p style="text-align: justify;">Bu fikir kabul edilmiş. İkisi beklemeye başlamışlar, üçüncüsü şehre doğru yola çıkmış. Giderken aklına öyle kötü düşünceler girmiş ki; arkadaşlarını öldürmeye karar vermiş. Şöyle düşünmüş:</p>
<p style="text-align: justify;">&#8212; Neden o kadar parayı üçe böleyim ki? Paranın tamamı benim olabilir.</p>
<p style="text-align: justify;">Bu düşünceden bir türlü vazgeçemiyormuş. Eve varınca karısına;</p>
<p style="text-align: justify;">&#8212; Artık çok zengin olacağız, demiş. Hemen tencereler dolusu yemek hazırla. Arkadaşlarım acıkmıştır. Onlara götüreceğim. Ben çarşıya gidiyorum, almam gerekenler var.</p>
<p style="text-align: justify;">Adam evden çıkmış, tanıdığı ne kadar kişi varsa bir bir ziyaret etmiş. Atlarını bir süre için ödünç almış. Eve dönerken kuvvetli bir zehir satın almayı da unutmamış. Heyecanla eve gelmiş, karısının yemekleri hazırladığını görünce daha bir heyecan kaplamış yüreğini.</p>
<p style="text-align: justify;">Karısı görmeden cebindeki zehiri çıkarmış, yemeklere koyup bir güzel karıştırmış. Daha fazla zaman kaybetmeden yemekleri yanına almış ve atlarla yola çıkmış. Giderken de düşüncelere dalmış:</p>
<p style="text-align: justify;">&#8212; Şimdi arkadaşlarım ne çok meraklanmışlardır. Pek de acıkmışlardır. Kimbilir nasıl da yiyecekler bu lezzetli yemekleri. Ben de onları seyredeceğim. Yaşasın hazinenin tamamı benim olacak. İkisini de öldüreceğim.</p>
<p style="text-align: justify;">Fakat hazinenin yanında kalan iki arkadaşı da boş durmamışlar. Onların da akıllarında kötü düşünceler gezinmekteymiş. Aralarında şöyle konuşmuşlar:</p>
<p style="text-align: justify;">&#8212; Gelir-gelmez onu öldürmeliyiz. Neden hazineyi üçe bölelim ki? İkiye böleriz daha çok paramız olur.</p>
<p style="text-align: justify;">Heyecanla bekliyorlarmış. Biri kapının sağ köşesine, diğeri kapının sol köşesine yerleşmiş. Saatler geçmiş aradan ve nihayet atların nal seslerini duymuşlar. Adam da arkadaşlarına seslene seslene geliyormuş:</p>
<p style="text-align: justify;">&#8212; Ben geldim. Güzel güzel yemekler getirdim size.</p>
<p style="text-align: justify;">İçeriden sevinç çığlıkları yükselmiş, fakat yerlerinden kımışdamamışlar:</p>
<p style="text-align: justify;">&#8212; Hoşgeldin, sevgili dostumuz. Gözümüz yollarda kaldı. Nerelerdeydin? Bizi merakta bırakman hiç doğru değil.</p>
<p style="text-align: justify;">Adam yavaş yavaş odaya doğru yürümüş. Tam kapının ağzına gelmiş ki; ikisi birden adamın üzerine atlamışlar. Bir çırpıda öldürüvermişler arkadaşlarını. Hiç de üzülmemişler bunu yaptıkları için. Güle-oynaya yemekleri önlerine çekmişler. Başlamışlar afiyetle yemeye. Fakat pek kısa bir aradan sonra zehir etkisini göstermiş. İkisi de ne olduğunu anlayamadan son nefeslerini vermişler.</p>
<p style="text-align: justify;">Böylece hazineye üçü de sahib olamamış. Açgözlülükleri yüzünden hazinenin tamamını kaybetmişler. Paylaşmanın ne kadar güzel, insanları sevmenin ne kadar yüce bir duygu olduğunu hiçbir zaman öğrenemedikleri için canlarından olmuşlar. Bu hayatta paradan güzel öyle çok şey var ki</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Naz Ferniba<br />
</strong></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.turkcemiz.net/uc-arkadasin-hikayesi-t1122.html/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Uyuyan Güzel</title>
		<link>http://www.turkcemiz.net/uyuyan-guzel-t1121.html</link>
		<comments>http://www.turkcemiz.net/uyuyan-guzel-t1121.html#comments</comments>
		<pubDate>Sat, 27 Sep 2008 12:20:02 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Uğur</dc:creator>
				<category><![CDATA[Masallar]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://wp.turkcemiz.net/?p=220</guid>
		<description><![CDATA[Bundan yıllar önce uzak ülkelerin birinde bir kralla güzeller güzeli bir kraliçe yaşıyordu.Kocaman görkemli bir şatoda oturan kral ve kraliçeyi ülkenin halkı çok seviyordu. Özellikle güzel olduğu kadar iyi kalpli olan kraliçeye herkes hayrandı. Bu iyi yürekli kraliçenin hayattaki en büyük dileği bir çocuk sahibi olmaktı. Sonunda bu dileği gerçekleşti ve güzel bir ilkbahar sabahı [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: justify;">Bundan yıllar önce uzak ülkelerin birinde bir kralla güzeller güzeli bir kraliçe yaşıyordu.Kocaman görkemli bir şatoda oturan kral ve kraliçeyi ülkenin halkı çok seviyordu.<br />
Özellikle güzel olduğu kadar iyi kalpli olan kraliçeye herkes hayrandı. Bu iyi yürekli kraliçenin hayattaki en büyük dileği bir çocuk sahibi olmaktı.<br />
Sonunda bu dileği gerçekleşti ve güzel bir ilkbahar sabahı harika bir kız çocuğu dünyaya getirdi. Genç kralla Kraliçenin mutluluğuna diyecek yoktu.<br />
Küçük prensesle doğumunu kutlamak için o güne kadar görülmemiş bir şenlik düzenlendi. Bu şenliğe o ülkedeki bütün insanlar ve periler davet<br />
edilmişti.</p>
<p style="text-align: justify;">Şenlikler şatonun büyük salonlarında kutlanıyordu. Her taraf o günün şerefine süslenmişti. Bütün davetlerin dikkati, yatağında uslu uslu yatan<br />
minik prensesin üzerindeydi. Melek yüzlü iyilik perileri beşiğin çevresinde toplanmıştı. Her biri sırayla bebeğe iyi dileklerde bulundular.<br />
Kimi ona güzellik, kimi akıl, kimi de cömertlik armağan etti. Fakat büyük<br />
bir talihsizlik olmuş ve yaşlı bir periyi şenliğe davet etmeyi unutmuşlardı. Bütün konuklar neşe içinde eğlenirken yaşlı peri birden<br />
ortaya çıkıverdi. Şenliğe davet edilmediği için çok kızmıştı. Öfkeyle<br />
küçük prensesin beşiğine yaklaşarak &#8220;Onaltı yaşına geldiğinde parmağına<br />
bir iğ batacak ve öleceksin&#8221; dedi Oradaki herkes şaşkınlıktan donakalmıştı.<br />
İşte tam bu sırada henüz dilekte bulunmayan perilerin en genci ileri<br />
atıldı. &#8221; Üzülmeyin, dedi yavrunuz ölmeyecek Küçük prenses yüz yıl sürecek derin bir uykuya dalacak ve bir prens gelip onu öptüğünde bu uzun uykudan uyanacak&#8221;</p>
<p style="text-align: justify;">Kral ve Kraliçe genç periye teşekkür etti.Ama kral yinede bu kehanetin gerçekleşmesinden büyük kaygı duyuyordu. Hemen bütün muhafızlarına,<br />
ülkedeki iğlerin kaldırılmasını emretti. Bu emre uymayanların cezası ölüm olacaktı. Böylece aradan uzun yıllar geçti.</p>
<p style="text-align: justify;">Mutlu bir hayat süren prenses hergün biraz daha büyüyüp güzelleşiyordu.<br />
Onaltı yaşına geldiğinde bir gün şatoyu gezmeye karar verdi. Şato okadar büyüktü ki, bilmediği pek çok yeri vardı. O zamana kadar görmediği küçük bir odada yaşlı bir kadına rastladı. Kadın elindeki iğ ile iplik eğiriyordu. Bu iğ nasıl olduysa muhafızların gözünden kaçmıştı. Çok meraklanan prenses tanımadığı bu garip alete dokunmak istedi ve iği eline alır almaz eline battı . Kötü kehanet sonunda gerçekleşmişti.</p>
<p style="text-align: justify;">Hemen uykuya dalan güzel prenses ipek örtüler içinde altından yapılmış bir<br />
yatağa yatırıldı. Prensesle birlikte bütün şato yüz yıl sürecek derin bir uykuya daldı. Kral Kraliçe muhafızlar, hizmetkarlar ve saray çalgıcıları da uyumuştu. Sadece onlarda değil&#8230; Sahibiyle birlikte avludaki köpek, ahırdaki koşulmuş at, hatta dallardaki kuşlar bile uyudu.</p>
<p style="text-align: justify;">Her tarafa derin bir sessizlik çökmüş onları uyandırmamak için rüzgar bile susmuştu. Ağaçların yaprakları da kımıldamaz olmuştu. Bu arada uyuyan şatonun çevresinde sık bir orman göğe doğru yükselip onu bütün gözlerden gizledi. Bu arada aradan tam yüz yıl geçmişti.</p>
<p style="text-align: justify;">Yine ilkbahar gelmiş bütün doğa uyanmıştı. günlerden bir gün genç ve cesur bir prensin ormana yolu düştü. Uyuyan güzel efsanesini duymuş ve onu bulmaya karar vermişti. Günlerce aradıktan sonra, önüne geçemediği bir duygu onu bu ormana çekmişti. Sonunda şatoyu buldu ve prensesin uyuduğu odaya girdi. Daha onu görür görmez yüreğini tarifsiz bir sevgi kapladı.</p>
<p style="text-align: justify;">Prenses&#8217;e daha o anda aşık olmuştu. Genç kıza doğru eğildi ve onu hafifçe öptü. Güzel bir prenses sihirli bir değnekle dokunulmuş gibi hemen gözlerini açtı. Onunla birlikte şatodakilerde gözlerini açtı. Kötü kalpli perinin büyüsü artık bozulmuştu. İki genç kısa süre sonra görkemli bir düğünle evlendiler ve uzun yıllar birlikte mutlu bir hayat sürdüler.</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.turkcemiz.net/uyuyan-guzel-t1121.html/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Uyuyan Aslanlar</title>
		<link>http://www.turkcemiz.net/uyuyan-aslanlar-t112.html</link>
		<comments>http://www.turkcemiz.net/uyuyan-aslanlar-t112.html#comments</comments>
		<pubDate>Sat, 27 Sep 2008 12:17:33 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Uğur</dc:creator>
				<category><![CDATA[Masallar]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://wp.turkcemiz.net/?p=219</guid>
		<description><![CDATA[Aslan yan gelmiş yatmış, hor hor uykuya dalmış. Sıçanın biri deliğinden çıkmış. Başlamış aslanın üzerinde oynayıp cirit atmaya. Aslan uyanmış, tedirgin tedirgin bakınmış; -Ne oluyor üstümde diye aranıyorken kapı önünden geçen bir tilki aslanın bu durumunu görünce, hemen taşı deliğine koymuş, aslanı alaya almış: &#8220;Ne o aslan kardeş, sen de minicik bir sıçandan mı korktun? [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: justify;">Aslan yan gelmiş yatmış, hor hor uykuya dalmış. Sıçanın biri deliğinden çıkmış. Başlamış aslanın üzerinde oynayıp cirit atmaya. Aslan uyanmış, tedirgin tedirgin bakınmış;</p>
<p style="text-align: justify;">-Ne oluyor üstümde diye aranıyorken kapı önünden geçen bir tilki aslanın bu durumunu görünce, hemen taşı deliğine koymuş, aslanı alaya almış:</p>
<p style="text-align: justify;">&#8220;Ne o aslan kardeş, sen de minicik bir sıçandan mı korktun? Ne ayıp ne ayıp? Aslanlığa bu yaraşır mı hiç? &#8221; demiş.</p>
<p style="text-align: justify;">Aslan burnundan solumuş:<br />
-Sıçandan mıçandan korktuğum yok&#8230; Benimkisi sadece merak! Uyuyan koca aslanın üstünde kim, hangi kabadayı dolaşmayı göze almış? Ben asıl onu merak ettim, demiş.</p>
<p style="text-align: justify;">(Hayatta güvenli olun, küçük, dış görünüşte önemsiz gibi gelen şeylere aldırmazlık etmeyin. Kişinin gerçek güçlülüğü çokluk bu çeşit davranışlardan doğar )</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Aisopos (Ezop) Masalları</strong></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.turkcemiz.net/uyuyan-aslanlar-t112.html/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>9 Uçan Kasaba</title>
		<link>http://www.turkcemiz.net/ucan-kasaba-t1119.html</link>
		<comments>http://www.turkcemiz.net/ucan-kasaba-t1119.html#comments</comments>
		<pubDate>Sat, 27 Sep 2008 12:16:23 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Uğur</dc:creator>
				<category><![CDATA[Masallar]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://wp.turkcemiz.net/?p=218</guid>
		<description><![CDATA[Bir varmış, bir yokmuş&#8230; Zamanın birinde bir masal kasabası varmış. Bu kasaba dağların arasında bir yerdeymiş. Buradaki dağlar öyle dik öyle dikmiş ki bir noktadan, bir başka yere gitmeye olanak vermezmiş. Bu yüzden kasabada hiçbir yol yokmuş. Zaten buranın adı da Yolsuz kasabaymış. Yolun ne olduğunu bilmeyen kasaba insanları birbirine gidip gelemiyormuş. Doğal olarak bu [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: justify;">Bir varmış, bir yokmuş&#8230; Zamanın birinde bir masal kasabası varmış. Bu kasaba dağların arasında bir yerdeymiş. Buradaki dağlar öyle dik öyle dikmiş ki bir noktadan, bir başka yere gitmeye olanak vermezmiş. Bu yüzden kasabada hiçbir yol yokmuş. Zaten buranın adı da Yolsuz kasabaymış.</p>
<p style="text-align: justify;">Yolun ne olduğunu bilmeyen kasaba insanları birbirine gidip gelemiyormuş. Doğal olarak bu durum çeşitli sorunlara neden oluyormuş. Bu yüzden akrabalar görüşemiyor, hısımlar buluşamıyor, insanlar tanışamıyormuş. Ne kötü değil mi?</p>
<p style="text-align: justify;">Kasabalılar, birbirlerine gidip gelme işini zamanla çözmüşler. Nasıl mı? Tabii ki uçarak&#8230;</p>
<p style="text-align: justify;">Herkes kendine göre bir uçma aracı geliştirmiş zaman içinde. Kasabalıların kimi çalı süpürgesiyle, kimi yabasına binerek uçuyormuş. En çok da halı kullanılıyormuş uçma eyleminde. Evdeki eski halılar bu iş için yeterli oluyormuş tabii ki.</p>
<p style="text-align: justify;">***</p>
<p style="text-align: justify;">Gel zaman, git zaman&#8230; Uçmak, bizim Yolsuz kasabalılar için bir yaşam biçimi hâline gelmiş. Daha önceleri sonbaharda yaptıkları bağ bozumu şenliklerinin adını ve şeklini bile değiştirmişler. Bundan böyle bu eğlenceler, Uçuş Festivali olarak düzenlenmeye başlamış.</p>
<p style="text-align: justify;">Uçuş Festivalinde herkes, aracını alıp meydana çıkıyor ve uçma yarışmaları yapılıyormuş. Zaman içinde Uçma Festivali çok gelişmiş. Seyircisi çoğalmış. Dereceye girenlere büyük ödüller konmuş. Bu yüzden kasabalılar, her yıl festival günlerini iple çekiyorlarmış.</p>
<p style="text-align: justify;">Yıllardan bir yılda yine festival günleri gelip çatmış. Kasabalılar heyecan içinde hazırlıklara başlamışlar. Uçuş için çalı süpürgesi kullananlar, süpürgelerinin çalılarını yenilemiş; yaba kullananlar, yeni bir yaba yapmış; halı kullananlar, halılarının yırtıklarını örerek yamamış. Artık herkes büyük güne hazırmış.</p>
<p style="text-align: justify;">Bizim Yolsuz kasabada kimsesiz bir oğlancık yaşıyormuş. Yok yok, bu oğlancık sizin sandığınız gibi kel değilmiş. Aksine tepesinde gür saçları varmış onun.<br />
Bizim gür saçlı oğlan hayalperest biriymiş. Bu yüzden kitaplığında onlarca uzay, macera ve hayal romanı varmış. Bizimki gece, gündüz onları okur olmadık şeylere kafa yorarmış.</p>
<p style="text-align: justify;">O yıl gür saçlı oğlan da yaklaşan Uçma Festivalini bekliyormuş. O da yarışmalara katılacakmış. Ancak onun ne çalı süpürgesi, ne yabası, ne de halısı varmış. Buna karşın hiçbir telâşı da yokmuş. Çünkü düşündüğü ilginç bir şey varmış ama ne?&#8230;</p>
<p style="text-align: justify;">Arkadaşları da merak ediyorlarmış gür saçlı oğlanın ne yapacağını:<br />
-Ne ile uçacaksın? Ortalıkta hiçbir araç göremiyoruz, diyorlarmış.<br />
Gür saçlı oğlan kıs kıs gülüyor:</p>
<p style="text-align: justify;">- O gün görürsünüz, diyormuş.</p>
<p style="text-align: justify;">Sonunda beklenen gün gelmiş. İnsanlar, festivalin başlayacağı saatlerde kasaba meydanına gelmişler. Yarışmaya katılacak olanların yanlarında uçuş araçları hazırmış.</p>
<p style="text-align: justify;">Kasaba yöneticisi kısa bir konuşma yapıp festivali başlatmış. Sonra.</p>
<p style="text-align: justify;">- Uçma yarışlarına katılacak olanlar uçuş pistinde sıralansın, demiş.<br />
Yarışmacılar kalabalıktan ayrılıp ileri çıkmışlar. Kimileri halısını yere serip üzerine oturmuş; kimileri de yaba ve çalı süpürgelerinin saplarına, ata biner gibi binmişler. Yarışmacıların en sonunda bizim gür saçlı oğlan varmış. Doğal olarak onun yanında hiçbir şey yokmuş.</p>
<p style="text-align: justify;">İzleyenler, gür saçlı oğlanın bu hâline bakıp şaşırmışlar. Kasaba yöneticisi de merak içindeymiş:</p>
<p style="text-align: justify;">- Evlâdım sen de mi yarışmacısın, diye sormadan edememiş.</p>
<p style="text-align: justify;">Gür saçlı oğlancık kendinden emin bir şekilde:</p>
<p style="text-align: justify;">- Evet, ben de yarışacağım, diye karşılık vermiş</p>
<p style="text-align: justify;">Kasaba yöneticisinin şaşkınlığı daha da artmış:</p>
<p style="text-align: justify;">- Yanında herhangi bir araç göremiyorum. Neden, diye sormuş.<br />
Gür saçlı oğlancık, yöneticiye yanıt vermemiş. Aşağı eğilip oralardaki bir dal parçasını eline almış, onunla çevresine bir metre çapında bir daire çizmiş.<br />
Kasabalılar gibi yönetici de ilgiyle izliyormuş onu:</p>
<p style="text-align: justify;">- O da ne, diye sormuş.</p>
<p style="text-align: justify;">- Uçan daire, diye yanıtlamış gür saçlı çocuk.</p>
<p style="text-align: justify;">- Onunla mı uçacaksın?</p>
<p style="text-align: justify;">- Bütün uzaylılar bununla uçuyor.</p>
<p style="text-align: justify;">- Ama burası uzay değil, biz de uzaylı değiliz.</p>
<p style="text-align: justify;">- Yanılıyorsunuz, burası uzay, biz de uzaylıyız. Örneğin marslılar da bize uzaylı diyorlarmış.</p>
<p style="text-align: justify;">Gür saçlı oğlancığın son sözleri herkesi güldürmüş. Çaresiz yönetici de başını iki yana sallayarak işine dönmüş. Yanında getirdiği kafesi yukarı kaldırmış. Kafesin kapağını açıp içindeki kerkenez kuşunu dışarı çıkarmış. Onu yarışçılara gösterip:</p>
<p style="text-align: justify;">- Bunu yakalayıp bana getiren yarışı kazanıyor, demiş.</p>
<p style="text-align: justify;">Kerkenez kuşunu bulutlara doğru savuran yönetici yarışçılara dönüp:</p>
<p style="text-align: justify;">- Bir, iki, üç, demiş. Fırlayın, yarış başladı.</p>
<p style="text-align: justify;">Bir anda ortalık karışmış. Halılar altlarındaki tozları savura savura havalanmış, yaba ve süpürgeler yukarı fırlamış. Ya bizim gür saçlı oğlancık?&#8230;</p>
<p style="text-align: justify;">Gür saçlı oğlancığın hâlini hiç sormayın. Ortalıktaki toz, duman sıyrılınca kasabalılar onu dairesinin üzerinde oturuyor olarak görmüşler. Şaşkın bir hâldeymiş.</p>
<p style="text-align: justify;">- Allah Allah neden uçmadı benim dairem, diye mırıldanıyormuş. Oysa bütün uzaylılar uçmak için daire kullanıyordu. Romanlar öyle yazıyor&#8230;</p>
<p style="text-align: justify;">Yolsuz kasaba kahkahalarla çınlarken bizim gür saçlı oğlancık mahcubiyet içinde evine kaçmış. Bir daha da daireye binip uçmaya kalkışmamış. Bu iş için evdeki halıyı kullanmış.</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Ahmet Yozgat</strong></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.turkcemiz.net/ucan-kasaba-t1119.html/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
	</channel>
</rss>

