<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?>
<rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Türkçemiz.Net &#187; Kitap Özetleri</title>
	<atom:link href="http://www.turkcemiz.net/yazi/kitap-dunyasi/kitap-ozetleri/feed" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>http://www.turkcemiz.net</link>
	<description>Türkçesiz Türkçeye Hayır</description>
	<lastBuildDate>Wed, 18 May 2011 23:15:57 +0000</lastBuildDate>
	<language>en</language>
	<sy:updatePeriod>hourly</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>1</sy:updateFrequency>
	<generator>http://wordpress.org/?v=3.3.1</generator>
		<item>
		<title>Orhun Abideleri 2</title>
		<link>http://www.turkcemiz.net/orhun-abideleri-2.html</link>
		<comments>http://www.turkcemiz.net/orhun-abideleri-2.html#comments</comments>
		<pubDate>Thu, 21 Apr 2011 11:12:14 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Uğur</dc:creator>
				<category><![CDATA[Kitap Özetleri]]></category>
		<category><![CDATA[Orhun Abideleri]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.turkcemiz.net/?p=1105</guid>
		<description><![CDATA[Kül Tigin âbidesi, kaplumbağa şeklindeki oyuk bir kaide taşına oturtulmuştur. Keşfedildiği zaman, bu kaidenin yanında devrilmiş bulunuyordu. Bilhassa devrik vaziyette rüzgâra maruz kalan kısımlarında tahribat ve silintiler olmuştur. Sonradan yerine dikilmiştir. Yüksekliği 3,75 metredir. İtina ile yontulmuş, bir çeşit kireç taşı veya saf olmayan mermerdendir. Yukarıya doğru biraz daralmaktadır. Dört cephelidir. Doğu ve batı cephelerinin [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: justify;"><img class="alignleft" title="Orhun Abideleri" src="http://i54.tinypic.com/xc63x4.jpg" alt="Orhun Abideleri" width="270" height="186" />Kül Tigin âbidesi, kaplumbağa şeklindeki oyuk bir kaide taşına  oturtulmuştur. Keşfedildiği zaman, bu kaidenin yanında devrilmiş  bulunuyordu. Bilhassa devrik vaziyette rüzgâra maruz kalan kısımlarında  tahribat ve silintiler olmuştur. Sonradan yerine dikilmiştir. Yüksekliği  3,75 metredir. İtina ile yontulmuş, bir çeşit kireç taşı veya saf  olmayan mermerdendir. Yukarıya doğru biraz daralmaktadır. Dört  cephelidir. Doğu ve batı cephelerinin genişliği aşağıda 132, yukarıda  122 santimdir. Güney ve Kuzey cepheleri ise aşağıda 46, yukarıda 44  santimdir. Âbidenin üstü kemer şeklinde bitmektedir ve yukarı kısımda  beş kenarlı olmaktadır. Doğu cephesinin üstünde kağanın işareti vardır.  Batı cephesi büyük bir Çince kitabe ile kaplıdır. Diğer üç cephesi  Türkçe kitabelerle doludur.</p>
<p style="text-align: justify;">Cepheler arasında kalan ve keskin olmayan kenarlarda ve Çince kitabenin  yanında da Orhun yazısı vardır. Doğu cephesinde 40, güney ve kuzey  cephelerinde 13&#8242;er satır vardır. Satırlar yukarıdan aşağıya doğru  yazılmış ve sağdan sola doğru istif edilmiştir. Satırların uzunluğu  aşağı yukarı 235 santim kadardır. Cetvelden çıkmış gibi, çok muntazam,  düzgün ve güzel harflerle yazılmıştır. Âbidenin Çince kitabesinde  Türk-Çin dostluğu, Türk imparatorluğu ve Kül Tigin methedilmekte ve  tanıtılmakta, &#8220;Gelecek hadsiz, hesapsız nesillerin dimağlarında, onların  müşterek muvaffakiyetlerinin şaşaası her gün yeniden canlansın diye,  uzakta ve yakında bulunan herkesin bunu öğrenmesi için, bilhassa  muhteşem bir kitabe yaptık&#8221; ve &#8220;Böyle adamların ebediyen payidar  olacaklarının muhakkak olmadığını kim söyleyebilir? Uğurlu haberleri  ebediyen ilân için şimdi dağ gibi yüksek bir âbide dikilmiştir.&#8221; gibi  ifadeler sıralandıktan sonra, tarih kaydedilmektedir.</p>
<p style="text-align: justify;">Abidenin civarında türbe enkazı, pek çok heykel parçalan ve âbideye  çıkan iki tarafı heykeller, taşlar dizili 4, 5 kilometrelik bir yol  bulunmuştur. Bu heykel parçaları arasında son zamanlarda Kül Tigin-&#8217;in  başı ve karısının gövdesi ve yüzünün bir kısmı da bulunmuştur. Abidenin  ve türbenin inşasında Türk ve Çin sanatkârları beraber çalışmışlardır.  Âbidedeki kitabeleri Bilge Kağan ve Kül Tigin&#8217;in yeğeni Yollug Tigin  yazmıştır.</p>
<p style="text-align: justify;">Bilge Kağan âbidesi, aynı yerde Kül Tigin âbidesinin bir kilometre  uzağındadır. Şekli, tertibi ve yapısı tamamıyla birincisine  benzemektedir. Yalnız bu bir kaç santim daha yüksektir. Bu yüzden doğu  cephesinde 41 ve dar cephelerinde 15&#8242;er satır vardır. Bunun da batı  cephesinde asıl Çince kitabe vardır, Çince kitabenin üstünde ayrıca  Türkçe kitabe devam etmektedir. Çince kitabe hemen hemen tamamıyla  silinmiştir.</p>
<p style="text-align: justify;">Bilge Kağan âbidesi kendisinin 734&#8242;te ölümünden sonra 735&#8242;te oğlu  tarafından dikilmiştir. Bu âbidede de Bilge Kağan konuşmaktadır. Esasen  âbidenin kuzey cephesinin ilk 8 satırı Kül Tigin âbidesinin güney  cephesinin, doğu cephesinin 2-24 satırları ise Kül Tigin âbidesinin doğu  cephesinin mukabil satırlarına benzemektedir. Bu âbidede ayrıca Kül  Tigin&#8217;in ölümünden sonraki vakaların ilâve edildiği görülür.</p>
<p class="alignleft" style="text-align: justify;"></p>
<p style="text-align: justify;">Bilge Kağan âbidesi hem devrilmiş, hem de parçalanmıştır. Onun için  tahribat ve silinti bunda çok fazladır. Bu âbideyi de yeğeni Yollug  Tigin yazmıştır. Her iki âbidede de Bilge Kağan&#8217;ın sözlerinin dışında  Yollug Tigin&#8217;in kitabe kayıtlan ve ilâveleri yer almaktadır. Bu âbidenin  etrafında da yine türbe enkazı ve daha az olmak üzere heykeller,  balballar ve taşlar vardır.</p>
<p style="text-align: justify;">Tonyukuk âbidesi, diğer iki âbidenin biraz daha doğusunda bulunmaktadır.  Devrilmemiş, dikili dört cepheli iki taş halindedir. Birinci ve daha  büyük olan taşta 35, ikinci taşta 27 satır vardır. İkinci taşta yazılar  daha itinasızdır ve aşınma da daha çoktur. Bu âbidenin yazıları Kül  Tigin ve Bilge Kağan&#8217;ınki kadar düzgün değildir. Bu âbidede de yazı  yukarıdan aşağı yazılmıştır. Fakat diğer ikisinin aksine satırlar soldan  sağa doğru istif edilmiştir. Tezyinatı da diğer kitâbelerdeki kadar  sanatkârane değildir. Tonyukuk âbidesinin yanında büyük bir türbe  kalıntısı, heykeller, balballar ve taşlar vardır.</p>
<p style="text-align: justify;">Tonyukuk âbidesini, lltiriş Kağan&#8217;ın isyanına iştirak eden ve o günden  Bilge Kağan devrine kadar devlet idaresinin baş yardımcısı olarak kalan  büyük Türk devlet adamı ve başkumandanı Tonyukuk, ihtiyarlık devrinde  bizzat diktirmiştir. Bu âbidede Tonyukuk konuşmaktadır, bu âbidenin  müellefi odur.</p>
<p style="text-align: justify;">Kül Tigin ve Bilge Kağan âbideleri Baykal gölünün güneyinde Orhun nehri  vadisinde Koşo Tsay-dam gölü civarında 47,1. arz ve 101 1/2 tul  derecelerinde bulunmaktadır. Ötüken ormanının da buradaki Hangay  sıradağlarının bir parçası olduğu anlaşılmaktadır. Tonyukuk âbidesi ise  biraz daha doğuda 48. arz ve 107. tul dereceleri arasında Tola nehrinin  yukarı mecrasında Bayn Çokto denilen yerin yakınında bulunmaktadır.</p>
<p style="text-align: justify;">Orhun âbidelerinin bulunuşu insanlığın en büyük keşiflerinden biridir.  Orhun harfleri ile yazılı kitabelerden daha 12. asırda tarihçi Cuveynî  Târih-i Cihanküşa&#8217;smda bahsetmişti, ayrıca Çin kaynakları da çok eskiden  bu âbidelerin dikildiğini bildirmekte idi. Fakat 18. ve 19. asırlara  kadar Orhun harfli yazılar ve âbideler ilim âleminin meçhulü olarak  kalmıştı. Önce Kırgızlara ait mezar taşlarından ibaret bulunan ve tek  tük kelimelerle isimleri ihtiva eden Yenisey kitabeleri bulunmuştur, tik  defa nebatatçı Daniel Gott-lieb Messerschmidt, kılavuzluğunu yapan  Philipp Johan von Tabbert (Strahlenberg) ile birlikte 1721 yılında  Yenisey vadisinde bu yazı ile yazılı bir taşı tesbit etmiştir. Fakat  Orhun harfli kitabelerin yolunu açan ve bu hususta ilim âleminin  dikkatini çeken Philipp Johan von Tabbert (Strahlenberg) olmuştur.</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Yazının devamı: <a title="Orhun Abideleri 2" href="../orhun-abideleri-3.html" target="_self">Orhun Abideleri &#8211; sayfa 3<br />
</a></strong></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.turkcemiz.net/orhun-abideleri-2.html/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Andersen Masalları</title>
		<link>http://www.turkcemiz.net/andersan-masallari-t1566.html</link>
		<comments>http://www.turkcemiz.net/andersan-masallari-t1566.html#comments</comments>
		<pubDate>Fri, 01 May 2009 10:29:46 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Uğur</dc:creator>
				<category><![CDATA[Kitap Özetleri]]></category>
		<category><![CDATA[Hans Christian Andersen]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://wp.turkcemiz.net/?p=930</guid>
		<description><![CDATA[KİTABIN YAZARI: Hans Christian ANDERSEN KİTABIN YAYIM MAKSADI: Çocuklara Okuma Alışkanlığını Sağlamak, Bilgi Hazinelerini Geliştirmek, Kısa ve Öz Mesajlar Vererek Hayata Emin Adımlarla Yetiştirmek. KİTABIN ÖZETİ : 1. PRENSES VE BEZELYE TANESİ: Günlerden çok fırtınalı ve sağanaklı bir gündür. Tepenin yüceliklerindeki büyük şatoda bir kral, kraliçe ve yakışıklı oğulları prens oturmaktadır. Prens çok uzun yıllar [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<div id="post_message_1620" style="text-align: justify;"><strong>KİTABIN     YAZARI: </strong> Hans Christian ANDERSEN<br />
<strong>KİTABIN     YAYIM MAKSADI: </strong> Çocuklara Okuma Alışkanlığını Sağlamak, Bilgi Hazinelerini Geliştirmek, Kısa ve Öz Mesajlar Vererek Hayata Emin Adımlarla Yetiştirmek.</div>
<div style="text-align: justify;"><strong>KİTABIN ÖZETİ :</strong><br />
1. PRENSES VE BEZELYE TANESİ:</p>
<p class="alignleft"></p>
<p>Günlerden çok fırtınalı ve sağanaklı bir gündür. Tepenin yüceliklerindeki büyük şatoda bir kral, kraliçe ve yakışıklı oğulları prens oturmaktadır. Prens çok uzun yıllar boyunca kendi gibi iyi ahlaklı ve güzel bir prenses arar. Ancak bu kadar aramaya rağmen bulamamıştır ve bunun üzüntüsüyle şatoya geri dönmüştür. Durumu krala anlatacağı zaman kapı vurulur. Kapıyı açan kral karşısında sırılsıklam olmuş güzel mi güzel bir kız görür, hemen içeriye alır, kraliçe kızın bir prenses olamayacağını ve kızın asil olmadığını düşünerek prensin kızla evlenmesine karşı çıkar. Daha sonra kız için hazırlanan yatağın altına bir bezelye tanesi koyarak üstüne yumuşak yataklar koyarak kızı istirahat ettirirler. Sabahleyin kıza rahat edip etmediğini soran kraliçe, sabaha kadar uyumadığını ve yatakta bir şeyin beni rahatsız ettiğini söyler. Kraliçe gülümseyerek “ancak bir prenses bu kadar nazlı olabilir.” Diyerek prensin bu kızla evlenmesine izin verir.<br />
2. KİBRİTÇİ KIZ:<br />
Soğuk bir Noel arifesinde, kentin caddelerinde herkes eğlenirken küçük kız onları seyredip kendi kendine eğleniyordur. Küçük kız kibritçi dir. Kutu ile kibrit satar. O soğuk havada insanlar eğlenirken küçük kız hayatın acımasızlığını, yoksulluğu tatmıştır. Ailesine yardım etmek için her geçene kibrit satmak ister, fakat o gece hiç satamamıştır. Havanın çok soğuk olması ve kızın yorgun oluşu yinede onu yıldıramamıştır. Birazcık olsun ısınmak için iki ev arasında bir aralığa girer ve hayallere dalar. Çocukluğunu mutlu bir şekilde yaşamak, iyi bir evde oturmak, yoksulluk çekmemek gibi; derken biraz ısınmak için bir kibrit yakar. Nasıl olsa üvey annem ve babam anlamaz diyerek sıcacık bir ev hayal ederken kibriti yakarak bitirir. Bu durumu fark edince ne yapacağını şaşırmış, korkmuş ve ölmüş büyük annesinden yardım dilenmeye, seslenmeye başlar. Durmaksızın yağan kar, küçük kibritçi kızın üstünü örter. Küçük kız, kaskatı ve donmuş kalakalır oracıkta. Büyük annesi elini uzatır ve küçük kibritçi kızı yanına alır.<br />
3. DÜNYANIN EN GÜZEL GÜLÜ :<br />
Bir zamanlar yaşlı bir kraliçe varmış. Kraliçe güçlü, dediği dedik bir insanmış. Kimse bir dediğini iki etmezmiş. Kraliçe, bütün mevsimlerde bütün dünya ülkelerinde yetişen güllerden güzel güller yetiştirirmiş. Ama sarayda, acı ve keder kol geziyormuş. Çünkü kraliçe çok ağır hastaymış, doktorlarda yakında öleceğini söylüyorlarmış. “Tek bir umut var kraliçenin kurtulması için” demiş bir bilgin. “Eğer dünyanın en güzel, en soylu gülünü bulup getirirseniz kraliçe uzun yıllar yaşar.” Yaşlı, genç kraliçenin iyileşmesi için dünyanın dört bir yanında en güzel gülü aramaya koyulmuş ama hiç biri işe yaramamış. Sonunda kraliçenin küçük oğlu annesine seslenerek beni dinle demiş ve başlamış okumaya. Kitapta, cennetin görünmeyen bir köşesinde açan yapayalnız bir gülden söz ediliyormuş. Bu gül kendisini ta derinden görmek isteyene görünürmüş. Beyaz bir gülmüş ama güneşin batışında pembeleşen, o kızıllık yansıdığı vakit büyüleyici bir renge bürünen bu gül gerçek sevginin ve güzelliğin simgesi imiş. Birden tatlı bir pembelik yayıldı. Kraliçenin yanaklarına, gözleri büyüdü, bir güneş gibi parladı ve kitabın yaprakları arasında pembe bir gül, dünyanın en güzel gülü beliriverdi. “Onu görüyorum !” diye bağırdı kraliçe. Bu gülü kim görürse bir daha hiç mutsuz olmaz ve ölümsüzleşirmiş&#8230;<br />
4. ÜÇ ZIPZIPIN ÖYKÜSÜ :<br />
Çekirge, pire ve uçan kaz bir gün saraya davet edilmişler. Kral üçünün arasında bir yarış düzenleyecek ve en yükseğe sıçrayana büyük bir ödül verecekmiş. Sonunda ödülü açıklamış. Yarışı kazanana kızımı vereceğim demiş. Yarışmaya önce pire, çekirge sonrada uçan kaz tek tek zıplayarak yarışmışlar. Bunların her biri kendini diğerlerinden üstün görüyormuş. İlk yarışan pire çok yüksek zıplayınca görünmemiş ve onu almamış olarak kabul etmişler. Çekirgede pirenin yarısı kadar zıplamış ancak kralın üstüne konduğu için kral ona çok kızmış. Sıra uçan kaza gelmiş, kaz nazikçe prensesin yanına kadar sıçramış kral bu nazikçe sıçrayışı görünce kararını açıklamış. “En yükseğe sıçrayan kızıma doğru sıçrayandır.” Demiştir ve prensesi uçan kaza vermeğe karar vermiş. Olayı duyan pire ile çekirge yaptıkları hatayı anlayıp çok üzülmüşler.<br />
5. KÜÇÜK DENİZ KIZI :<br />
Zamanın birinde okyanusların dibinde bir şato varmış. Burada kral büyük anne ve altı kız beraber yaşarmış. Bu kızlardan en küçüğü hepsinden güzelmiş. Büyük anneleri arada sırada masallar anlatır yeryüzünde ve insanlardan bahsedermiş. Kızlara yeryüzünü göstereceğine dair söz vermiş. Kızlar on beş yaşına geldiklerinde yeryüzünü görüp geri gelmişler. Kızların beşi geri dönmeyi ve eski yerinde yaşamayı kabullenirken en küçük kız ise dünyalı bir prense aşık olmuş ve bir an önce onun yanına gitmek istiyormuş. Büyük anneleri haberi duyunca deniz büyücüsüne gidip çözüm aramış. Deniz büyücüsü deniz kızına bacak verecek ama karşılığında kız sesini kaybedecekti. Deniz kızı zor da olsa prensi için bu şartı kabul etmiş ve hemen prensin yanına varmıştı. Prens bunun konuşamıyor olduğunu fark edince kardeşi gibi davranmaya başlamış. Deniz kızı bu duruma çok üzülmüş. Kısa bir süre sonra prens başka biriyle evlenmeye karar vermiş. Durumdan haberdar olan büyük anne büyücüye gidip yardım istemiş. Büyücü özel bir hançer yaparak, demiş “Eğer hançeri prensin kalbine saplarsa kurtulur, yapamazsa ölür.” Hançeri alan deniz kızı prensin uyuduğu bir akşam kalbine saplamak istemiş. Ancak o sırada uyanan prens tebessüm ederek bana bir şey mi söyleyecektin demiş. Deniz kızı bunu yapamayacağını anlayınca daha fazla dayanamayarak oradan ayrılır. Kısa bir zaman gezindikten sonra vücudunun değiştiğini görür. Fazla zaman geçmeden deniz kızı hayata veda eder.<br />
6. KARA BUĞDAY :<br />
Fırtınadan sonra bir kara buğday tarlasından geçenler bilir. Kara buğday tarlası sanki kavrulmuş gibidir. Yaşlı söğüdün tam önünde bir kara buğday tarlası varmış. Kara buğday Pek kibirli imiş. Başı yükseklerden hiç inmezmiş. “Bende buğday başakları kadar güzelim üstelik çok daha da güzelim. Benim çiçeklerim, elma çiçeklerine benzer, herkes hayranlıkla seyreder. Benden güzeli var mı ? söyle söğüt ağacı” demiş. Söğüt, ağır ağır başını sallar. “var&#8230; var&#8230;” dermiş. Aradan zaman geçmiş, hava bozmuş, fırtınalar yağmurlar başlamış. Fırtınayı gören bütün çiçekler , bitkiler boyun bükerken kara buğday pek kibirli ya, asla boynunu eğmezmiş. Onu diğer bitkiler uyarmış fakat kara buğday duymamazlıktan gelmiş. Fırtına geçip, rüzgarlar dinince, doğa adeta bir sessizliğe bürünmüş. Her taraf sakinleşmiş, güzelleşmiş. Ama kara buğday yangından çıkmış gibi kavrulmuş kararmış, simsiyah olmuş işe yaramaz, cansız bir ot oluvermiş olayı gören ve duyan diğer çiçek ve otlar olaya çok üzülmüşler.<br />
7. KUMBARA :<br />
Çocukların odasında, gar dolabın üstünde oldukça yüksek bir köşede domuz biçiminde içi ağzına kadar para dolu bir kumbara varmış. Gar dolabın tepesinde yer aldığı için odada olup biteni seyredebiliyor, karnındakilerle her şeyi satın alabileceğini düşünüyordu. Buda onu çok mutlu ediyordu. Odadaki tüm oyuncaklar beraberce oynarlardı fakat kumbarayı oyuna çağırmak için davetiye göndermek gerekiyordu. Çünkü aşağıdaki konuşmaların duyamayacak kadar yüksekte idi. Aşağıdaki oyunları, eğlenceleri yalnızca seyretmekle yetinirdi. Kumbara bu duruma çok üzülmüş çok kızmış ve hayallere dalmıştı. Bir süre sonra bom&#8230;. domuz kumbara paramparça yerde yatıyordu. Tabi içinde fırlayıp dört bir yana saçılan paralarda oradan oraya yuvarlanıyor, dans edip duruyordu. Paralar dünyaya yeniden gelmişçesine bir anlık dahi olsa özgürlüğün tadını çıkararak dans ederken domuz kumbaranın parçaları da bir kutuya konuyordu. Her şeyin bir başı bir sonu vardır derler. Umarız yeni kumbaranın başına aynı şeyler gelmez.<br />
8. SU DAMLASI :<br />
Büyütecin ne olduğunu, her şeyi yüz kat büyülten bir çeşit gözlük camı olduğunu herkes bilir. Bir damla suya büyüteçle bakıldığında binlerce küçük yaratık görünür. Oysa çıplak gözle bakarsak onların hiç birini göremeyiz. Ama onlar her zaman o suyun içindedir. Bir zamanlar “dev amca” adında bir adam yaşarmış, güzel, ilginç olan her şeye sahip olmak istermiş eğer elde edemezse ya büyücüye başvurur yad kendi kendine binbir çeşit yol icat edermiş. Bir gün aline büyüteci alıp bir damla suyu incelemiş suyun içinde o gözle görünmez yaratıklar hiç durmadan hareket ediyorlar, sıçrayıp, hopluyorlarmış. Çok ilginç bulmuş fakat daha net görmek için renklendirmeyi düşünmüş ve kırmızı bir renk damlatmış içine. Bu bir büyücünün kanıymış. Birden sudaki yaratıklar pespembe oluvermiş. Bu yaratıkları bir kente yaşayan canlılara benzetmiş. Hiç durmadan itişiyorlar, dövüşüyorlar, birbirlerini çekiştiriyor ve acımasızca ısırıyorlar. Aşağıdakiler yukarı çıkmak istiyor hem de devamlı onları sindirmeye çalışıyorlar. “Aslında bu yalnızca bir su damlası” demiş. Gülümseyerek “Ama yinede gerçek yaşamdan bir örnek. Oysa tüm canlılar birbirlerine sevgi ile baksalar her şey daha güzel olmaz mıydı ? diyerek bitirir.</p>
</div>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.turkcemiz.net/andersan-masallari-t1566.html/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Denge Oyunu</title>
		<link>http://www.turkcemiz.net/selim-deringil-denge-oyunu.html</link>
		<comments>http://www.turkcemiz.net/selim-deringil-denge-oyunu.html#comments</comments>
		<pubDate>Mon, 27 Apr 2009 13:55:23 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Uğur</dc:creator>
				<category><![CDATA[Kitap Özetleri]]></category>
		<category><![CDATA[Selim Deringil]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://wp.turkcemiz.net/?p=886</guid>
		<description><![CDATA[KİTABIN YAZARI: Selim DERİNGİL BASIM TARİHİ: 1994 KİTABIN YAYIM MAKSADI: 2.Dünya Savaşının Tarafsızlık Politikasını Dönemin Uluslar Arası İlişkilerini Ve Bilinmeyen Yönlerini Gün Işığına Çıkarmak KİTABIN ÖZETİ: 1939-1945 2nci dünya savaşı Türk Dışişlerini değerlendirmek için önce dönemin politikasını yönlendiren kadroyu anlamak gerekir. Bu kadro 1nci Dünya savaşı, Kurtuluş savaşı ve Cumhuriyetin kuruluş dönemi gibi yakın tarihin [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: justify;"><strong>KİTABIN     YAZARI:</strong> Selim DERİNGİL</p>
<p style="text-align: justify;">BASIM     TARİHİ:                                      1994</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>KİTABIN     YAYIM MAKSADI:</strong> 2.Dünya Savaşının Tarafsızlık Politikasını Dönemin Uluslar Arası İlişkilerini Ve Bilinmeyen Yönlerini Gün Işığına Çıkarmak</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>KİTABIN ÖZETİ:</strong><br />
1939-1945 2nci dünya savaşı Türk Dışişlerini değerlendirmek için önce dönemin politikasını yönlendiren kadroyu anlamak gerekir.<br />
Bu kadro 1nci Dünya savaşı, Kurtuluş savaşı ve Cumhuriyetin kuruluş dönemi gibi yakın tarihin en önemli evrelerini yaşamış, savaşların zorluklarını ve hizmetlerini çok iyi hatırlamakta olan bir kadroydu. Bu sebeple onlar için birinci derecede önemli husus Türkiye’nin bu savaşın dışında tutulmasıydı.<br />
Fakat, Türkiye’nin konumu onun “güçlü dostları” için hayati bir önem arz etmekteydi, ama bu “dostlar” fazla baskıcı olmaya başladıkları zaman karşıtlarıyla da diyaloga girerek durum dengelenebilirdi. 2nci Dünya Savaşı var olan güçler dengesini tümüyle yok edip yerine bir yenisini getirebilirdi. Bu durumda herhangi bir tarafın öbürünü tümüyle ezerek dünya egemenliğini kurması Türkiye gibi stratejik önemi olan küçük bir ülkenin işine gelmeyecekti.<br />
Lozan Antlaşması’ndan 19 Ekim 1939 imzalanan Türk-İngiliz-Fransız Antlaşmasına kadar geçen süre içinde, Türkiye çok yanlı bir dış politika izlemekle birlikte &#8220;güçlü dostların” gerekliliğini de kabul etmek zorunda kaldı. Lozan’dan hemen sonraki dönemde Sovyetler Birliği ile yakın ilişkiler kurulmuş, bu ülke Türkiye’nin başlıca dostu olmuştur. Ancak, Faşist İtalya’nın Türkiye için yarattığı tehlike, duruma yeni bir boyut kazandırıyordu. Sovyetler Birliği bir kara devletiydi ve denizlerde önemli bir mevcudiyeti yoktu. Oysa Faşist İtalya’nın Akdeniz’in doğusundaki emelleri etkin bir deniz gücünü elinde tutan bir müttefik gerektiriyordu. Bu da İngiltere’yi gündeme getirdi. İngiltere ve Fransa ile yapılan antlaşma gereği; Türkiye herhangi bir Avrupa devletinin saldırısına uğrarsa İngiltere ve Fransa ona her türlü aktif desteği sağlayacaktı. Ancak İngiltere ve Fransa saldırıya uğrarsa Türkiye sadece müsamahakar bir tarafsızlık (Benevolent neutrality) uygulayacaktı. Türkiye Sovyetler Birliği ile savaşa meydan verebilecek her durumda antlaşmayı vurgulamaktan muaf tutuluyordu. İngiltere ve Fransa Türkiye’ye 25 milyon sterlinlik savaş malzemesi, 16 milyon değerinde külçe altın ve 3,5 milyon sterlinlik bir kredi transferi sağlayacaklardı.<br />
1941 baharının son günlerinde balkanlarda iyice yerleşen Alman Kuvvetleri bir Türk-Alman antlaşması talebinde bulundu. Alman dışişleri bakanı Ribentrop asker ve teçhizat transit geçişi konusunda Almanya’ya geniş haklar tanıyan bir antlaşma istiyordu. Karşılık olarak Türkiye-Bulgaristan sınırının Türkiye lehine değiştirilmesi ve “Ege Denizi’ndeki adalardan birinin Türkiye’ye verilmesini öneriyordu. Benzer öneriler İngilizler tarafından da yapılmıştır. Yunanistan’da İngiliz direnişinin sonu yaklaştığı sıralarda İngiltere Türkiye’nin Sakız, Midilli ve Sisam adalarını işgal etmesini istemiş ancak Türkiye böyle bir girişimin Almanya ile savaşa neden olabileceğinin ve Yunanistan’la arasını açacağının bilincindeydi.<br />
Türk tarafı Almanya’ya ancak İngiltere ile yapılan antlaşma ile çelişmeyecek konularda görüşmeye hazır olduğunu belirtti. Türk- alman saldırmazlık antlaşması da bu şartlarda imzalandı.<br />
Bu anlaşmadan sonradır ki güney kanadını emniyete alan Almanya Sovyetler Birliği’ne saldırıya geçti. Aynı anda İngiltere Sovyetlere kayıtsız şartsız desteğini bildirdi.<br />
Kısa süre sonrada Sovyetlere yardım ulaştırılabilmesi için İran, İngiliz-Sovyet ortak saldırısıyla işgal edildi.<br />
1941 sonunda Japonya’nın Pearl Harbour’a saldırısı ABD’nin de fiilen savaşa katılmasına neden olurken Uzakdoğu’da Japonya ‘nın zaferleri birbirini izliyordu. Aynı günlerde Alman kuvvetleri Rus steplerinin derinliklerine dalmışlar böylece savaş bütün dünyayı saran bir yangın görünüşünü almıştı.<br />
Türkiye bu dönemde kesin tarafsızlığa daha da yaklaşırken savaşan iki tarafa da bunun onların çıkarına olduğunu söylemekteydi. 1942 yılının sonlarına doğru savaşın kaderi müttefiklerin lehine dönme belirtileri gösterince Türkiye tarafsızlığını korurken müttefiklere eğilimli bir tavır içine giriyordu.<br />
Türk-İngiliz antlaşması ve Türk-Alman Dostluk Antlaşması üzerine kurulu olan politika Türkiye’ye doğrudan bir saldırı gelmedikçe Türkiye’nin savaşın dışında tutulmasını ana hedef almaya devam etmekteydi.<br />
Özellikle antlaşmanın bu son maddesini Türkiye bütün savaş boyunca çok iyi değerlendirmiş, müttefikleri için verilmesi çok zor olan bu miktarları ve askeri yetersizliğini öne sürerek, İngiltere ve Fransa’nın yanında savaşa katılmaktan uzak durabilmiştir.<br />
Savaşın başlaması ile birlikte Mihver Devletleri’nin daha hazırlıklı olduğunun anlaşılması da gecikmedi. Polonya, Hollanda ve Belçika, Alman Birlikleri tarafından kısa sürede işgal edildi. Kıta Avrupa’sının en güçlü ordusu kabul edilen ve ünlü Maginot Hattı ile çevrili Fransız ordusu 23 günde paramparça oldu.<br />
Yunanistan 28 Ekim 1940’da İtalya tarafından işgal edildi. Müttefikleri çok sayıda askeri olan ve doğrudan tehdit altında olmayan Türkiye’ye Yunanistan’ı koruma görevini, İtalya’ya savaş açıp Oniki adaları derhal işgal etmesini teklif ettiler. Ancak, Türkiye bütün Avrupa’yı saran ve kapılarına varan tehlikeye karşı, İngiltere’nin Yunanistan’ı koruma da acz içerisinde kalışını da göz önünde bulundurarak ,savunmada kalmayı tercih etti.<br />
Bununla birlikte, Bulgaristan’a bir nota vererek Yunanistan’a saldırdığı takdirde Türkiye’nin savaş ilan edeceğini bildirmekten de geri kalmadı.<br />
Aynı günlerde Almanya’nın Sovyetler Birliğine saldırı planları olgunlaşıyordu. Hitler ve askeri danışmanları Sovyetler’e yönelecek bir saldırıyla Türkiye’ye yürümek arasında seçim yapmaları gerektiğinin bilincindeydiler.<br />
Zira; Türkiye’ye yürümeye karar verilirse Rusya ile ilgili olanaklar ortadan kalkmaktaydı. Kafkas petrollerine ulaşıldığı takdirde Almanlar inisiyatifin tamamen kendilerine geçeceğini biliyorlardı. Boğazlar bir sonraki hedef olmalıydı ve Türkiye projesi<br />
Sovyetler Birliği tamamen bertaraf edilene kadar ertelendi. Hitler Boğazlar’ın hesabını ancak Rusya yenildikten sonra görebiliriz demiştir.<br />
El-Amein’de İngiliz karşı saldırısının Rommel’i Kuzey Afrika’dan sökmesi ve Mısır’ın böylelikle kurtarılışı, öbür yandan Stalingard’da Sovyetlerin zaferi, Türkiye üzerindeki baskıyı artıracaktı. Türkiye’nin bu konjonktür içinde savaşı kısaltan bir araç olarak konumu, eskisinden daha geçerliydi. Ayrıca tüm cephelerde Mihver gerilemeye başladığından Türkiye’nin Ortadoğu’yu Mihvere kapayan bir kale olduğu savı da geçerliliğini yitiriyordu. Bu durumda İngiliz baskısına karşı yeni bir formül bulunmalıydı.<br />
Türk devlet adamlarının bu aşamadan sonra başvurdukları çare, Türkiye’nin hala askeri araç gereç bakımından zayıf olduğunu sürekli savunmak ve Almanya’nın İngiltere’yi zedeleyebilecek taktik bir zafer aradığını öne sürmekti. Türkiye bu bakımdan ideal bir hedefti.<br />
1943, 2nci Dünya Savaşı’nın Türkiye için en kritik yılıdır. Savaşta üstünlük müttefiklere geçmiş ve onlarda Türkiye’ye yükümlülüklerini yerine getirmesi için baskıyı arttırmışlardı. Öte yandan Mihver kuvvetleri savunmaya geçmiş olmakla birlikte halen Türkiye’ye zarar verebilecek mesafedeydiler.<br />
Bu aşamadan sonra İngiltere Türkiye’ye bir tür “manevi şantaj” uygulamaya başladı. Türkiye savaştan sonra belirecek “Rus tehlikesine” karşı ancak müttefik davasına somut katkılarda bulunarak Batının desteğine hak kazanacaktı.<br />
Artan baskı sonucu Türkiye savaşa girmeyi ilke olarak kabul etti. Bundan sonra Türkiye askeri hazırlıklarının yetersizliği üzerinde durmalıydı. Bu diplomatik savunma hattı da çatlamaya başladığı zaman Türk dış politikasını yönetenler Balkanlar da açılacak yeni bir cepheye somut katkıları olabileceğini öne sürmeye başladılar. Bu tasarı her ne kadar Churchill tarafından hararetle savunulsa da Türk tarafı Amerika ve Sovyetlerin “ikinci cephenin” Balkanlarda açılmasına kesinlikle karşı çıktıklarını biliyordu. Bu Balkan cephesi fikrinin gerçekleşme olasılığının çok düşük olduğunu bilen Türk devlet adamları bu harekata katılmaya hazır olduklarını defalarca tekrar edecek böylece bir yandan iyi niyetlerini vurgularken öte yandan da zaman kazanmış olacaklardı. Müttefiklerin savaş planları açısından optimal yarar sağlayacağı kritik dönem böylece atlatılmış olacaktı.<br />
Kazablanka’da toplanan müttefik zirve toplantısında Almanya için “koşulsuz teslimiyet” ilkesi benimsendi ki bu ilke Avrupa’da tek ve en güçlü devlet olarak Sovyetler’in yerleşmesini getirecek ve Türkiye için önemli bir denge unsuru ortadan kalkacaktı.<br />
Adana konferansında Churchill ile İnönü Türkiye’nin savaşa katılması konusunda mutabakata vardılar. Ancak Türkiye’ye savaşa katılması için yapılacak yardımları müzakerelerle sonuçlandıracaklardı ki buda Türkiye’ye önemli bir zaman kazandıracaktı.<br />
2 Ağustos 1944’te Türkiye Almanya ile diplomatik ilişkilerini kesti. Bu hareket gerek batılı müttefiklere gerekse Sovyetlere Türkiye’nin ittifak yükümlülüklerine sadakatinin kanıtı olarak sunuldu.<br />
20 Şubat 1945’te ise İngiliz Büyükelçisi Peterson Dışişleri Bakanı Hasan Kaya’ya Türkiye’nin BM konferansına katılabilmesi için en geç 1 Mart tarihine kadar Almanya ve Japonya’ya savaş ilan etmesi gerektiğini bildirdi. Bunun sonucu olarak 23 Şubat 1945’te Türkiye bu iki ülkeye savaş ilan etti.<br />
19 Mart 1945’te Türkiye’nin Moskova Büyükelçisi Selim SARPER Molotov’la görüştü. Bu görüşme sırasında Sarper’e beklenen nota verildi. Bu notanın sıraladığı istekler şunlardı :<br />
1. Türkiye’nin doğu sınırında Kars ve Ardahan Sovyetlere bırakılacaktı.<br />
2. Türkiye boğazları tek başına savunamayacağını kanıtlamıştı. Burada Sovyetlerle ortak üsler kurulacaktı. Bununla birlikte Montreux Antlaşması Sovyetleri daha fazla söz sahibi kılacak şekilde revizyona tabi tutulacaktı.<br />
İngiltere Sovyet taleplerinin BM Senedi’ne aykırı olduğunu beyan etti. Her ne kadar İngiltere Türkiye’nin Sovyetlere karşı desteklenmesi gerektiğine karar verdiyse de aynı zamanda gücünün tükendiğini ve Sovyetlerle ciddi bir çatışmayı göze alamayacağını da biliyordu.<br />
Bu durum Türkiye için yeni bir mücadelenin başlangıcıydı. Zira savaştan diğer büyük güç olarak çıkan ABD Türk davasına inandırılmalı ve yeni bir denge oluşturulmalıydı.<br />
SONUÇ :<br />
A. KİTABIN ANA FİKRİ :<br />
2nci Dünya Savaşında Türk Dış Politikasının sadece tarafsız kalındı demekle ifade edilemeyeceği, araştırıldığı zaman tarafsız kalabilmenin bile hiçte kolay olmadığı, çok yönlü bir politika izlemenin temel anahtar olmasının yanında hazır bir ordu tarafından dış politikanın desteklenmesigerektiği.<br />
B. KİTABIN GETİRDİĞİ YENİLİKLER :<br />
2 nci Dünya Savaşında Türkiye tarafsızdı. “Müttefikler ve Mihver Devletleri arasındaki savaşa katılmayarak savaşın tamamen dışında kaldı.” Görüşünün aksine Türkiye’nin konumu gereği tüm dünyayı saran böyle büyük bir savaşta tarafsız kalarak bile bir tarafa katkıda bulunabileceği, büyük devletlerin Türkiye’yi yanına alabilmek için baskı ve tehdit dahil her türlü yolu deneyeceğini göstermiştir.<br />
C. KİTAP HAKKINDA GENEL DEĞERLENDİRME VE TEKLİFLER :<br />
Kitabı realist bir yaklaşım, engin bir araştırma ve bilgi birikimi sonucu ortaya çıktığı bir bakışta anlaşılmaktadır. Dönemin olaylarını soru işareti bırakmayacak şekilde incelemiş olan bu kitap 2nci Dünya Savaşında Türkiye’nin rolünü öğrenmek isteyenler için ideal bir kaynaktır.</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.turkcemiz.net/selim-deringil-denge-oyunu.html/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Demokrasi</title>
		<link>http://www.turkcemiz.net/toktamis-ates-demokrasi.html</link>
		<comments>http://www.turkcemiz.net/toktamis-ates-demokrasi.html#comments</comments>
		<pubDate>Mon, 27 Apr 2009 13:53:28 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Uğur</dc:creator>
				<category><![CDATA[Kitap Özetleri]]></category>
		<category><![CDATA[Toktamış Ateş]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://wp.turkcemiz.net/?p=885</guid>
		<description><![CDATA[KİTABIN YAZARI: Prof. Dr. Toktamış ATEŞ BASIM TARİHİ: Eylül 1994 KİTABIN YAYIM MAKSADI: Son yıllarda politikacıların demokrasi sözü verip, pek çok insanın kendini demokrat olarak adlandırıp, bu konuda aslında ne biliniyor ve neler doğru olarak değerlendiriliyor, kişi ve grupların kendilerini ilgilendiren veya ilgilendirebilecek konularda alınacak kararların oluşumuna KATILMALARI’nın tanımının yapıldığı ve demokrasinin hem tarihsel yaklaşımları, [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: justify;"><strong>KİTABIN     YAZARI:</strong> Prof. Dr. Toktamış ATEŞ</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>BASIM     TARİHİ:</strong> Eylül 1994</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>KİTABIN     YAYIM MAKSADI:</strong> Son yıllarda politikacıların demokrasi sözü verip, pek çok insanın kendini demokrat olarak adlandırıp, bu konuda aslında ne biliniyor ve neler doğru olarak değerlendiriliyor, kişi ve grupların kendilerini ilgilendiren veya ilgilendirebilecek konularda alınacak kararların oluşumuna KATILMALARI’nın tanımının yapıldığı ve demokrasinin hem tarihsel yaklaşımları, hem de kural ve kurumları anlatılmaktadır.</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>KİTABIN ÖZETİ:</strong><br />
DEMOKRASİ KAVRAMI:<br />
Demokrasi, tüm sorunlarımızı çözeceğimizi sandığımız ve belki de tüm sorunlarımızın çözümünün yattığı sihirli sözcük. Acaba bu konuda ne biliyoruz, neleri doğru olarak biliyoruz?<br />
Aslında kim ne derse desin siyaset, bir toplumdaki kaynak paylaşımı için yapılan çabaları betimliyor. İşte bu paylaşım kavgası, örgütlü ve özgürlük içinde yapılırsa adına demokrasi diyoruz.<br />
Yüzlerce tanımı yapılmış demokrasinin; ama bana kalırsa en güzel tanımı Winston Churchill yapmış. “Demokrasi” diyor Churchill, “Berbat bir rejimdir. Ama rejimlerin en az berbat olanıdır.” Gerçekten demokrasinin ve özellikle demokrasi uygulamalarının eleştirisine girişsek, ciltler dolusu yazmak mümkün. Ama daha iyi bir şey bulamamış insanoğlu.<br />
Demokrasinin herkesin kabul edeceği bir tanımı da yok. Herkes kendine göre tanımlıyor demokrasiyi. Herkes kendince haklı tabii. Ancak öyle kurallar var ki;bu kurallara uyulmadığı zaman demokrasiden söz etmek mümkün de değil. Bugünlerde moda olan bir “doğrudan demokrasi” yaklaşımı var. Yani “temsili demokraside” olduğu gibi, insanların kendi kendilerini “temsilcileri vasıtasıyla” değil, doğrudan doğruya yönetmeleri. Kendilerini ilgilendiren, ya da ilgilendirebilecek olan her konuda, kararları doğrudan doğruya almaları. Çok güzel bir şey elbette bu. Gelgelelim “nasıl uygulayacaksınız?” sorusunu sorduğunuz zaman, yanıt alamıyorsunuz, çünkü “uygulanabilirliği” yok. İsviçre’nin bir iki minik kantonunda uygulanıyor, o kadar. Demokrasilerde “demokrasiyi yok etme özgürlüğü” olup olmadığı konusundaki çelişkiler hala tartışılmaktadır. Gerçekten bu konuda kesin bir hüküm sahibi olabilmek çok zor. Tanım gereği elbette demokraside her türlü düşüncenin ileri sürülmesi gerekir. Ama demokrasinin de kendini savunmaya hakkı vardır. Hiçbir rejim, kendini “yok edeceğini” açıkça ifade eden gelişmelere izin veremez. Ama düşünce nerede biter, eylem nerede başlar? İşte bunun saptanması çok zor ve bu nedenle tarih boyunca, özellikle 20 nci yüzyılda gördüğümüz diktatörlerin çoğu, “demokrasi elden gidiyor” diye kendi diktatörlüklerini kurmuşlardır. Demokrasiyi savunma bahanesi, “siyasal hasımları” bertaraf etmenin güzel bir gerekçesi ve kullanılabilir bir aracı olmuştur.<br />
Demokrasinin, herkesçe kabul edilebilecek kısa bir tanımını yapmaya çok uğraştım. Sonunda demokrasiyi tek sözcükle tanımladım: KATILIM!Gerçekten bence demokrasi “kişilerin, grupların, sınıfların vb. kendilerini ilgilendiren ya da ilgilendirebilecek konularda alınacak kararların oluşumuna KATILMA’larıdır.”<br />
TARİHSEL SÜREÇ:<br />
Demokraside en önemli unsur insan olduğu için demokrasinin söz konusu olabileceği ve temel ilkelerinin ortaya atıldığı ilk dönem Eski Yunan’dır. Zira, insanı düşünen bir varlık olarak ele alan ilk düşünce akımı Yunan’da ortaya çıkmıştır. Yunan’da kişi, herhangi bir Tanrısal ilişkinin dışında, bağımsız ve aklı olan bir birey olarak ele alınmıştır. Kurulan ya da kurulması öngörülen siyasal ve sosyal düzenler, Tanrısal değildir. İşte Yunan düşüncesi bu bakımdan önemlidir.Aslında Yunan siyasi düşüncesine demokratik niteliğini veren husus Atina demokrasisinin uygulanması olmuştur. Yirmi yaşını bitiren her erkek Atina vatandaşı “Eklesra” adı verilen şehir meclisinin kendiliğinden üyesi oluyordu. Atina vatandaşları siyasal partiler şeklinde örgütlenmemişlerdi. Bunun yerine “oligarklar” ve “demokratlar” olarak iki gruba ayrılışlardı. Ayrıca her iki grup içinde “hetoireiai” adı verilen birlikler vardı. Bunlar; tiyatrocular, askerler, din grupları, işçiler ve bunlara benzer diğer toplulukların ayrı ayrı gruplaşmalarını sağlıyordu. Bu tarihlerde demokrasiye yatkın ilk düşünce İÖ 700’lerde Hesiodos’la görülmekte, sonra sırasıyla Solon, Perikles, Sokrates, Platon, Aristo, Polybios, Kıbrıslı Zenon, Panaitios, Seneca, Epiktetos, Marcus Aurelius tarafından biçimlendirilmektedir.<br />
Daha sonraları, Hıristiyanlığın doğması ve gelişmesi ile siyasal düşünceye devrimci bir hava girdi. Hıristiyanlık, Roma İmparatorluğu’nda köle ve yoksullar arasında süratle yayılıyor, dünya üzerinde sağlanmamış olan eşitlik Tanrı katında sağlanmış oluyordu. Bu dönemlerden hemen sonra 14 ncü yüzyıla kadar batı, yıllar süren bir karanlığa girdi. Zira bu yüzyıla kadar Batı’da hiç bir şey yazılmadı ve ileriye doğru hiçbir adım atılmadı denilebilir. Yaygın bir şekilde özgürlüklerin ilk belgesi olarak adlandırılan Magna Carta, aslında feodal hakların güvenceye alınmasından başka bir şey değildir.<br />
Yüzyıllar sonra Amerika’nın keşfi ve burada kurulan kolonilerin yaptığı anayasalar, ki içlerinde en önemlisi “Bağımsızlık Bildirisi”, bugün demokrasinin beşiği diye adlandırılan ABD’nin anayasasının temelini oluşturmuştur.Yine bu yüzyıllarda gerçekleştirilen Fransız Devrimi, insanlık tarihinin demokrasi adına, en önemli olaylarından birisi olmuştur. Feodalite (mutlakıyetçi kral ve aristokrasi) yıkılmış, bireysel özgürlükler ve haklara dayalı Burjuva adlı yeni bir sınıf ve Haklar Bildirisi ön plana çıkmıştır. Burada ilginç bir noktaya değinmek gerekmektedir. Neden ABD Devrimi ve Bağımsızlık Bildirisi’nin, Fransız Devrimi kadar geniş yankıları olmamıştır. Bunun iki nedeni vardır;</p>
<ol style="list-style-type: decimal; text-align: justify;">
<li>
<ol style="list-style-type: decimal;">
<li></li>
<li>Amerika’nın Avrupa kıtasına uzak oluşu,</li>
<li>Devrimin niteliği (Kral ve aristokrasiye karşı değil, yabancı bir devlete karşı yapılmış ve bir tarım toplumunda gerçekleşmişti.) ile ilgilidir.</li>
</ol>
</li>
</ol>
<p style="text-align: justify;">Ancak Amerikan ve Fransız Bildirilerinin en önemli ve ayrıcalıklı özelliği, bu bildirilerin zamanla evrensel oluşu ve soyutluğudur. Söz konusu devrimlerden sonra, 19 ncu yüzyılda siyasal düşüncede 4 ana akım görüyoruz. Bunlardan birincisi “Liberal Eğilim”, ikinci akım “Demokrasi”, üçüncü akım “sosyalist eğilim ve ekonomik eşitlik tamamlandıkça, politik eşitliğin olmayacağı düşüncesi”, dördüncüsü de Avrupa ülkelerinde görülen ve yurdun bütünlüğünü sağlamak ve gerekirse yabancılara karşı bağımsızlığını gerçekleştirmek amacına yönelik olan “milliyetçilik” idi.Demokrasi sözcüğünün sık ve tanımlayıcı bir kavram olarak kullanılması 1784-1787 arasında Hollanda ve Belçika devrimlerinde olmuştur. Amsterdam’da 1795’te “Democraten” adında etkin bir gazete çıkmaya başladı. Aynı dönemde “Amsterdam Siyasal Kulübü” demokratik bir yönetim talep ediyordu.<br />
Fransız devrimiyle birlikte Fransız milliyetçiliği ön plana çıkmıştı. Bu olaya katkıları olan dönemin ünlüleri Marat, Dante ve Robespierre idi. Bu üçlüye büyük çapta ilham kaynağı olan da Jean Jack Rousseau olmuştur. Bu üçlüye devrimden önce Paris’te kurulan ve kurulduğu bir manastırın isminin verildiği Jakoben adından dolayı Jakobenler de denir.<br />
BATI DEMOKRASİSİNİN TEMEL İLKELERİ:<br />
Bugün dünya üzerinde insanların kaderlerini saptayan siyasal sistemler üç ana grupta toplanabilir:</p>
<ol style="list-style-type: decimal; text-align: justify;">
<li>
<ol style="list-style-type: decimal;">
<li></li>
<li>Batı demokrasileri</li>
<li>Halk demokrasileri</li>
<li>Az gelişmiş ülkelerdeki rejimler</li>
</ol>
</li>
</ol>
<p style="text-align: justify;">Gerçek demokrasi dünyası bu üç tür demokrasinin tümünü kapsar. Yalnız birini gerçek sayarak diğerlerini yok saymak gerçekçi değildir. Buna bağlı olarak temel ilkelerde şunlardan oluşur;</p>
<ol style="list-style-type: decimal; text-align: justify;">
<li>
<ol style="list-style-type: decimal;">
<li></li>
<li>Özgürlük</li>
<li>Ulusal irade</li>
<li>Çoğunluk ve azınlık</li>
<li>Oy verme süreci</li>
<li>Ekonomik sorun</li>
</ol>
</li>
</ol>
<p style="text-align: justify;">Halkın yönetimi demek olan demokrasiye, günümüz koşulları içinde halkın doğrudan doğruya yönetemeyeceği açıktır. Bu ancak temsilcileri, bu temsilcilerin saptanması da seçimler aracılığıyla olacaktır. Bu durumda seçimler, demokrasinin zorunlu koşulu olmaktadırlar. Bu seçimlerde, seçmenlerin birden fazla alternatifi olmalı ve farklı alternatifler farklı görüşleri yansıtmalıdır. Eğer, bir toplumda insanlar hür düşünemiyor, özgürce toplanamıyor ve özgürce muhalefet yapamıyor ise, o toplumda biçimsel seçim kurumunun ve oy sandığının hiçbir değeri yoktur.<br />
DEMOKRASİNİN GELECEĞİ:<br />
Günümüzün ekonomik bakımdan gelişmiş ülkeleri de bazı sorunlarını çözümleme konusunda çıkmaza saplanmış durumdadırlar. Bu, özellikle devletin meşru otoritesi ile bireysel özgürlüklerin dengelendiği somut bir siyasal topluluğun formülü bulunmak istendiği zaman açıkça görülmektedir.<br />
Bütün düzenlerin; ister az gelişmiş olsun, ister çok gelişmiş olsun aksak tarafları ortaya konulduğu zaman ortaya şöyle bir tercih çıkmaktadır: Ya “rejimlerin tümü gayri meşrudur” demek, ya da “rejimlerin tümü meşrudur” demek. Tabii ki tercih edilen ikincisi olan, yani; dış ülkelerce tanınan ve içerde otoriteyi elinde bulunduran, otoriteyi elinde tutabilen her rejim meşrudur. Günümüz gelişmiş toplumları görünüşte tam bir özgürlük içindedirler. Şu ya da bu akımın ya da düşüncenin yasak olduğu gelişmiş devletlerin yönetim ve yasamaları halk oyuyla iş başına geçmektedir. Ancak kamuoyunu etkileyecek tüm kitle iletişim araçları da belirli bir azınlığın elindedir ki, bu azınlık yönetimi biçimlendirir, ya da devletin elindedir ki, devlet bu azınlıklar tarafından biçimlendirilmiştir. Zirvedeki bu bütünleşmenin çözülmesi de şüphesiz bir olasılıktır. Ancak talep yönünden gelebilecek buhranları önleme konusunda kapitalist ekonomi 1930’lara oranla çok daha tecrübelidir ve artan işsizliğe rağmen devlet talebi devamlı körükleyebilmektedir. Ayrıca, kapitalizmin kendi iç çözümlemesinin dışındaki etkenlerle çözüleceği de pek inandırıcı değildir. Bunu engellemek için gelişmiş ülkelerin yapamayacağı şey yoktur.Bu koşullar altında gelişmiş batı toplumlarında demokrasi, bugünkü koşullar içinde daha uzun süre yaşayacaktır. Ancak, büyük bir savaş gibi olağanüstü olaylar bu görüntüyü şüphesiz değiştirebilir.<br />
SONUÇ :</p>
<ol style="list-style-type: decimal; text-align: justify;">
<li></li>
<li>KİTABIN ANA FİKRİ :</li>
<p>Yazar eserinde, insan topluluklarının mutlu ve huzurlu bir biçimde yaşayabilmeleri için kurdukları sistemlerde, kendilerinin de katılımıyla oluşturulacak yönetim biçimlerinden biri olan demokrasiyi tanımıyla, tarihsel süreciyle ve geleceğiyle incelemiş ve kanıta dayalı varsayımlarıyla demokrasinin anlaşılmayan yanlarını okuyucuya anlatmaya çalışmıştır.</p>
<li>KİTABIN GETİRDİĞİ YENİLİKLER :</li>
<p>Eser, Türkiye Cumhuriyeti olarak demokrasi konusunda yeni sayılabilecek bir geçmişe sahip biz nesillere, uygulama metotları ve geleceğe yönelik olarak demokrasinin idamesi için yapılacak faaliyetler konusunda bilgi vermektedir.</p>
<li>KİTAP HAKKINDA GENEL DEĞERLENDİRME VE     TEKLİFLER    :</li>
</ol>
<blockquote style="text-align: justify;">
<blockquote>
<blockquote><p>Kitap, demokrasinin aşığı ve her durumda ona bağlılığını ifade eden Türk Silahlı Kuvvetleri personelinin “Onu kaybetmeden değerini bilenlerden olduklarına inanarak” okumasının tavsiye edilebileceği değerlendirilmektedir.</p></blockquote>
</blockquote>
</blockquote>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.turkcemiz.net/toktamis-ates-demokrasi.html/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Demir Maske</title>
		<link>http://www.turkcemiz.net/alexander-dumas-demir-maske.html</link>
		<comments>http://www.turkcemiz.net/alexander-dumas-demir-maske.html#comments</comments>
		<pubDate>Mon, 27 Apr 2009 13:51:57 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Uğur</dc:creator>
				<category><![CDATA[Kitap Özetleri]]></category>
		<category><![CDATA[Alexander Dumas]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://wp.turkcemiz.net/?p=884</guid>
		<description><![CDATA[KİTABIN YAZARI: Alexander DUMAS KİTABIN YAYIM MAKSADI: Dostluk Ve Arkadaşlığın Önemi KİTABIN ÖZETİ: 1600&#8242; lü yılların Fransası&#8217; nda geçen kraliyet erkanını ve sosyete içersindeki insanların yaşantılarını ve entrikalarını anlatan bir kitaptır. Madam Dö Servöz, bildiği çok önemli bir sırrı kullanıp çıkar elde edebilmek için elinden geleni yapmayı planlamaktadır. Bunun için ilk olarak maliye bakanının üzerindeki [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: justify;"><strong>KİTABIN     YAZARI:</strong> Alexander DUMAS</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>KİTABIN     YAYIM MAKSADI: </strong> Dostluk Ve Arkadaşlığın     Önemi</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>KİTABIN ÖZETİ:</strong><br />
1600&#8242; lü yılların Fransası&#8217; nda geçen kraliyet erkanını ve sosyete içersindeki insanların yaşantılarını ve entrikalarını anlatan bir kitaptır.<br />
Madam Dö Servöz, bildiği çok önemli bir sırrı kullanıp çıkar elde edebilmek için elinden geleni yapmayı planlamaktadır. Bunun için ilk olarak maliye bakanının üzerindeki suçlamaların kanıtları sayılabilecek mektupları bakanın yardımcısı Mösyö Kolber&#8217; e 5000 altına satar. Bu mektuplar sayesinde Mösyö Fuke görevinden alınır.<br />
Van piskoposu Aramis, Mösyö Fuke&#8217; nin verdiği yemeğe katılır ve Mösyö Fuke&#8217; ye, kendisine yapılan suçlamaları haklı çıkaracak mektupları, 5000 altına Madam Dö Servöz tarafından kendi yardımcısına satıldığı haberini verir. Mösyö Fuke yapmış olduğu harcamaların makbuzunun çalınmış olduğunu görünce korkup sapsarı olur Aramis ise ona korkmamasını ve hala kendisinin başsavcı olduğunu, kendi kendine dava açamayacağını söyler. Mösyö Fuke ise bu görevi bir buçuk milyon liraya Mösyö Vanel&#8217; e sattığını söyler. Aramis, Mösyö Vanal&#8217; i anlaşmayı iptal etmeye zorlar ama başaramaz. Aramis Fuke&#8217; ye, bu fakirlik durumunda bile zenginliğinin ispatı olarak bir şölen düzenlemesini söyler. Bu konuda ona maddi destek verir.<br />
Bu arada Mösyö Raul, kraliçe tarafından Londra&#8217; ya çağırılır. Sebebi ise Raul&#8217; un nişanlısı Matmazel Döla Valyer&#8217; in kralla ilişkisi olduğunu öğrenmesidir. Bunun üzerine Dartanyan&#8217; ın yanına gider. Kral, Raul&#8217; un nişanlısı ile buluşmak için Sent-Enyan&#8217; ın odasını kullanıyordu. Bu yüzden Raul Porthos ile Sent-Enyan&#8217; ın düello haberini yollar. Sent-Enyan bu olayı krala söyler, kral da bu durum karşısında telaşlanır.<br />
Raul&#8217; un babası Athos, kraldan Raul ile Matmazel Döla Valyer&#8217; in evlenmeleri için izin ister. Kralın izin vermemesi üzerine krala karşı gelir ve onu düşmanı ilan eder. Bu durumda kral da Dartanyan&#8217; ı Athos&#8217; u tutuklaması için gönderir. Bu arada Aramis de tutuklanır. Dartanyan kralla sert bir dille konuşup Athos&#8217; un affedilmesini sağlar.<br />
Aramis, Bastil hapishanesinde müdürle beraber bir mahkumun günah çıkartmasına çağrılır. Aramis gence suçunun ne olduğunu sorunca genç, suçunun ne olduğunu bilmediğini ve buraya ne için kapatıldığını da anlayamadığını söyler. Küçükken annesi ve babasına kraliçeden gelen bir mektubun kuyuya düştüğünü görür. Ailesi mektubu çıkartmak için birini ararken kendisinin kuyuya inip mektubu aldığını ve okuduğunu söyler. Mektubu okuduğunda şimdiye kadar ailesi olarak bildiği kişilerin aslında ailesi olmadığını öğrenir. Daha sonra ailesi bu mektubu bulup kraliçeye haber verir ve bu olaydan sonra buraya kapatılır ve Aramis genci zindandan çıkartmaya söz verir.<br />
Mösyö Fuke&#8217; nin verdiği davete hazırlanan Aramis, ziyaretinde Bastil hapishanesinde on yıldır haksız yere yatan Markialli adlı bir gencin salıverilmesi için izin ister Mösyö Fuke ise izni hemen imzalar. Birkaç gün sonra bu belge ile Aramis hapishane müdürü Bezmo&#8217; nun yanına gider. Önceden tuttuğu adamlar Aramis ile müdür yemek yerlerken emri getirirler. Bunun üzerine hapishane müdürü çok şaşırır. Müdür düşünürken Aramis kendi yazdığı izinle bu kağıdı değiştirir, Aramis&#8217; in söz verdiği genci böylece müdür serbest bırakır.<br />
Aramis ve genç hızla ilerlerken Aramis çocuğa kendisinin aslında on dördüncü Lui’ nin ikiz kardeşi olduğunu söyler. Sonra Atos kralın yerine geçecek olan kardeşine saraydaki kişileri tanıtan bir defter verir. Bu defteri çok iyi ezberleyen Philip artık kralın yerine geçmeye hazırdır. Aramis Mösyö Fuke&#8217; nin düzenlediği şölene katılır. Akşama doğru otururlarken Dartanyan&#8217; ın şüphelendiğini sezinleyen Aramis, Dartanyan&#8217; ın içini rahatlatmak için yemin eder. Genç kral yatacağı zaman Athos ve Philip bulundukları odadan kralın odasını gözetlemektedirler. Böylece Philip kralı daha iyi taklit edebilecektir.<br />
Ertesi gece kral Dartanyan&#8217; ı yanına çağırıp Mösyö Fuke&#8217; yi tutuklamasını ister ve uykuya yatar. Uyandığında ise kendisini zindanda bulur. Aramis kral rolü yapan Philip&#8217; i çok iyi eğitmiştir. Kimse şüphelenmemektedir. Aramis bu olaydan Mösyö Fuke&#8217; ye bahseder. Dürüst bir insan olan Mösyö Fuke bu olayın kendi evinde olmuş olmasını kaldıramaz ve gerçek kralı zindandan kurtarmaya gider. Bu arada da Aramis&#8217; le Porthos&#8217; a kaçmaları için müddet verir. Kurtulan Lui ile Philip karşı karşıya geldiği anda büyük bir şaşkınlık yaşanır. İkisi de kral rolü oynadığı için sahtesini bulmak Dartanyan&#8217; a kalır. Dartanyan doğru bir seçimle Philip&#8217; i tutuklar.<br />
Aramis ile Porthos hiç zaman kaybetmeden Athos&#8217; un kapısına dayanır, burada atlarını değiştirip Güzel Ada&#8217; ya gitmek için yola koyulurlar. Athos ve Raul aldıkları yeni görev gereğince Antib&#8217; e gideceklerdir. Yolda Sent-Oran adasına uğrarlar ve burada Dartanyan&#8217; la karşılaşırlar. Dartanyan adada Philip&#8217; in gardiyanlığını yapmaktadır. Paris&#8217; te ise Mösyö Fuke iflasın eşiğindedir. Kral Lui ise Kolber&#8217; in kışkırtmaları sonucunda Fuke&#8217; yi iyice köşeye sıkıştırmış ve ona ait olan Güzel Ada&#8217; yı ele geçirmeye kralı ikna etmiştir. Güzel Ada&#8217; da bulunan Aramis ve Porthos yardım beklemektedir. Yardım yerine kraliyetin burayı almak için gönderdiği gemilerle karşılaşırlar. Dartanyan komutasındaki filo adaya çıkar. Dartanyan, Aramis ve Porthos&#8217; a kralın onları yenmeye kararlı olduğunu söyler. Dartanyan arkadaşlarını tutuklamamak için istifa eder. Bu sefer kralın gizli mektubu doğrultusunda ikinci subay tarafından tutuklanır ve adaya ateş açılır. Aramis&#8217; in emriyle adadakiler karşı koymadan dağılır. Aramis’ le Porthos istifasını geri alıp görevine döner ve kral ona mareşallik sözü verir. Bir haftalık araştırma ile arkadaşı Porthos&#8217; un öldüğünü Aramis’ in ise İspanya&#8217; ya kaçıp özgür olduğunu öğrenir.<br />
Raul gittikten sonra yalnız kalan Athos iyice yaşlanmıştı. Oğlunun Afrika&#8217; da öldüğü haberini alınca dayanamayıp ölür. Bu arada Dartanyan gelir, Athos&#8217; un öldüğü haberini alıp yıkılır. Bu olaydan dört yıl sonra Dartanyan iyice yaşlanmıştır. Kral onu Hollanda&#8217; ya sefere gönderir. Bu sefer de Dartanyan on iki küçük kale ele geçirir. On üçüncü kuşatması sırasında ona kraldan bir mektup ve kutu gelir. Mektubu okur ve mareşal olduğunu öğrenir. Bu sırada subayları kaleyi almak üzeredir. Tam kutuyu açacağı sırada bir top güllesi göğsüne çarpar buruk bir sesle inleyip anlamsız sözler söyler. Bunlar ölmek üzere olan bir insanın sarf ettiği sözlerdir. Gözlerini kapatmadan önce kalenin teslim olduğunu gösteren beyaz bayrak gözüne ilişir. Mareşallik asasını sıkıca kavrar ve bir savaşçı gibi yaşadığı hayatında, bir savaşçı gibi ölür.<br />
Athos, Porthos, Aramis ve Raul&#8217; un dostlukları bir destan olmuştur. Bu kitapta işlenen ana tema; insanlar arasında dostluk ve sadakatin her şeyin üzerinde olduğunu, dostların birbirleri için her şeyden vazgeçebileceğini göstermektedir. Eğer hepimizin hayatında böyle dostluklar olsa hayatımız çok daha anlamlı olur.</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.turkcemiz.net/alexander-dumas-demir-maske.html/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Dehşetin Tekerlekleri</title>
		<link>http://www.turkcemiz.net/sven-hassel-dehsetin-tekerlekleri.html</link>
		<comments>http://www.turkcemiz.net/sven-hassel-dehsetin-tekerlekleri.html#comments</comments>
		<pubDate>Mon, 27 Apr 2009 13:50:41 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Uğur</dc:creator>
				<category><![CDATA[Kitap Özetleri]]></category>
		<category><![CDATA[Sven Hassel]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://wp.turkcemiz.net/?p=883</guid>
		<description><![CDATA[KİTABIN YAZARI: Sven HASSEL ÇEVİRİ: Ümit KOÇE KİTABIN YAYIM MAKSADI: 27. Panzer Taburunun Savaş Esnasında Yaptıkları İşlerin Kaleme Alınması KİTABIN ÖZETİ: II. Dünya Savaşı Zamanında Adolf Hitlerin, çeşitli suçlarından dolayı ceza almış olan mahkûmlardan oluşturduğu 28. Panzer taburunun savaş esnasında aldığı görevleri aktaran yazar, savaşın hiç görülmeyen yüzünü sade fakat akıcı bir üslupla anlatmıştır. Kitap [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: justify;"><strong>KİTABIN     YAZARI: </strong> Sven HASSEL <strong></strong></p>
<p style="text-align: justify;"><strong>ÇEVİRİ:</strong> Ümit KOÇE</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>KİTABIN     YAYIM MAKSADI: </strong> 27. Panzer Taburunun Savaş     Esnasında Yaptıkları İşlerin Kaleme Alınması     <strong></strong></p>
<p style="text-align: justify;"><strong>KİTABIN ÖZETİ:</strong><br />
II. Dünya Savaşı Zamanında Adolf Hitlerin, çeşitli suçlarından dolayı ceza almış olan mahkûmlardan oluşturduğu 28. Panzer taburunun savaş esnasında aldığı görevleri aktaran yazar, savaşın hiç görülmeyen yüzünü sade fakat akıcı bir üslupla anlatmıştır. Kitap da bahsedilen konular ve karakterler hayal ürünü olmayıp gerçek yaşanan olaylardan kesitlerdir.<br />
28. Panzer taburunun personeli kendi toprakları içerisinde; göçük altından insan çıkartmak, yol açmak, belli bölgelerde kamyonlarla toplanan cesetleri bulundukları yerde hastalık yaratmaması için yakmak gibi en kötü işlerde görevlendirilmişlerdir. Dolayası ile personelin iradesi sağlam olanlar hayatlarına devam ettikleri, zayıf olanlar ise girdiği psikolojik bunalımlar sonucu aklını yitirdiği ya da intihar ettiği görülmektedir.<br />
Rusya toprakları içerisinde aldıkları görevlerde ise savaşı benimsemedikleri halde çoğunlukla hayatta kalmak için verdikleri mücadele anlatılmaktadır. Takım ruhunun oluşması için bireysel düşüncelerin karakter yapıları ne kadar farklı olursa olsun bir çok noktada çakışması gerektiği, zaman zaman meydana gelen sürtüşmelerin ve kavgaların an geldiğinde ortadan kalkması gerektiği, her personelin kendine düşen görevi elinden geldiğince yapmaya çalışması, elde edilen başarının takıma mal edilmesi, düşman teknolojisi ne kadar iyi olursa olsun ferdi eğitimin mükemmel olması halinde bir birliğin yok olma noktasında başarıya ulaşması görevini yerine getiren personeli dinlendirmek suretiyle ne kadar zorlu olursa olsun bir sonraki göreve morali yüksek olarak sevk etmenin başarıya ulaşan merdivenlerin bir basamağı olduğu bu eserde görmek mümkündür.</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.turkcemiz.net/sven-hassel-dehsetin-tekerlekleri.html/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Değişim Mühendisliği</title>
		<link>http://www.turkcemiz.net/michael-hammer-degisim-muhendisligi.html</link>
		<comments>http://www.turkcemiz.net/michael-hammer-degisim-muhendisligi.html#comments</comments>
		<pubDate>Mon, 27 Apr 2009 13:48:44 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Uğur</dc:creator>
				<category><![CDATA[Kitap Özetleri]]></category>
		<category><![CDATA[James Champy]]></category>
		<category><![CDATA[Michael Hammer]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://wp.turkcemiz.net/?p=882</guid>
		<description><![CDATA[KİTABIN YAZARI: Michael HAMMER ve James CHAMPY ÇEVİRİ: Sinem GÜL KİTABIN YAYIM MAKSADI: Hızla değişen günümüz ortamında, alışageldiğimiz operasyonel ve organizasyonel prensipleri tamamen yenilememizi sağlayacak bir yöntemi değişim mühendisliğini sunmak. KİTABIN ÖZETİ: 1. Değişim Mühendisliği; Değişime Giden Yol : İki yüzyıl önce Adam Smith, ‘Ulusların Zenginliği’nde işi uzmanlaşmış görevlere bölmüştü. Hammer ve Champy ise işin [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: justify;"><strong>KİTABIN YAZARI:</strong> Michael HAMMER ve James CHAMPY</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>ÇEVİRİ:</strong> Sinem GÜL</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>KİTABIN YAYIM     MAKSADI: </strong>Hızla değişen günümüz ortamında, alışageldiğimiz operasyonel ve organizasyonel prensipleri tamamen yenilememizi sağlayacak bir yöntemi değişim mühendisliğini sunmak.</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>KİTABIN ÖZETİ:</strong><br />
1. Değişim Mühendisliği; Değişime Giden Yol :<br />
İki yüzyıl önce Adam Smith, ‘Ulusların Zenginliği’nde işi uzmanlaşmış görevlere bölmüştü. Hammer ve Champy ise işin genel yapısına bakarak şu devrimci soruyu soruyorlar: Bütün bu yaptıklarımızı neden yapıyoruz?’ İş tasarımını bir yönüyle oyalanmak ya da onu bilgisayarlaştırmaktansa yapılacak şey, tüm iş sürecini radikal bir biçimde yeniden tasarlamaktır. Değişim mühendisliği, maliyet, kalite, hizmet, ve hız gibi çağımızın en önemli performans ölçülerinde çarpıcı gelişmeler yapmak amacıyla iş süreçlerinin temelden yeniden düşünülmesi ve radikal bir şekilde yeniden tasarlanmasıdır.<br />
2. İş Sürecinin Yeniden Düşünülmesi :<br />
Değişim mühendisliğinin uygulandığı süreçler, geleneksel süreçlerden son derece farklıdır. Çağımızın kalite, hizmet, esneklik ve düşük maliyet gibi gereksinimlerini karşılayabilmek için süreçleri basitleştirmemiz gerekmektedir. Pek çok işin, bir tek iş halinde birleştirilmesi, kararları elemanların vermesi, işin en mantıklı yerde gerçekleştirilmesi, kontrol ve denetimlerin azaltılması, mutabakatın en aza indirilmesi, değişim mühendisliğinin uygulandığı iş süreçlerinde görülen ortak özelliklerdendir.<br />
3. Yeni İş Dünyası :<br />
Bir süreç, değişim mühendisliğinden geçirildiğinde, değişim mühendisliğiyle iş süreçlerinde yapılan temel değişiklikler organizasyonun pek çok bölüm ve yönünde etki uyandırır. Değişim mühendisliği uygulanan süreçte işler dar ve görev odaklıdan çok boyutlu hale, iş birimleri işlevsel bölümlerden süreç ekiplerine, insanların rolleri kontrol edilenden yetkilendirilene, işe hazırlanma yetiştirmeden eğitime, performans ölçüm ve ücret politikalarında odak noktası faaliyetten sonuçlara, ilerleme kriterleri performanstan yeteneğe, değerler koruyucudan üretkene, yöneticiler amirden antrenöre, organizasyon yapıları hiyerarşiden sadeliğe, üst düzey yöneticiler skor tutucudan lidere değişir.<br />
4. Bilgi Teknolojisinin Katalizörlüğü :<br />
Şirketlerin değişim mühendisliğini iş süreçlerine uygulayabilmelerini sağlayan modern bilgi teknolojisi tüm değişim mühendisliği çalışmalarının temel katalizörüdür. Bilgi teknolojisinin değişim mühendisliğinde uygulanması tümevarım yöntemiyle düşünmeyi gerektiriyor: Önce iyi bir çözüm bulmak ve sonra bu çözümün çözebileceği ve şirketin varlığından belki de henüz haberdar olmadığı sorunları araştırmak. Sorulması gereken soru: ‘teknolojiyi şu anda yapmadığımız şeyler için nasıl kullanabiliriz?’ olmalıdır. Örneğin, modelleme programları sayesinde, karar verme işlemi sadece yöneticilere aitken, tüm elemanların görevi olur.<br />
5. Değişim Mühendisliğini Kim Gerçekleştirecek? :<br />
Değişim mühendisliğini gerçekte uygulayacak kişileri seçme ve organize etme yöntemleri, bu çalışmanın başarıya ulaşmasının anahtarıdır. Tüm çalışmayı onaylayan ve motive eden üst düzey yönetici olan lider, belirli bir sürecin sorumluluğunu taşıyan süreç sahibi, süreçlerdeki uygulamayı yöneten değişim mühendisliği ekibi, şirketin genel değişim mühendisliği stratejisini geliştiren idare komitesi, şirket içinde teknik ve araçların yönetiminden sorumlu değişim mühendisliği çarı değişim mühendisliğinin gerçekleşmesi için tavsiye edilen görevlerdir.<br />
6. Değişim Mühendisliğini Uygulamaya Başlamak :<br />
İnsanların iş hayatlarında radikal değişiklikler olacağı fikrini kabul etmelerini sağlamak, tek çarpışmada kazanılabilecek bir savaş değildir. Değişime duyulan ihtiyaç hakkında eylem savunusu ve vizyon bildirisi olmak üzere şirket içinde iki mesaj yayınlamak ilk yapılması önerilen adımdır. Kısa, anlaşılabilir ve zorlayıcı olan eylem savunusu, şirketin değişim mühendisliğini neden uygulamak zorunda olduğunu söyler, vizyon bildirisi ise ulaşılmak istenilen hedefleri ve bu sonuç için nasıl çalışılması gerektiğini anlatır.<br />
7. Değişim Mühendisliğinde Başarılı Olmak :<br />
Değişim mühendisliğinde başarının anahtarı şans değil, bilgi ve yetenektir. Kuralları bilen ve hata yapmaktan kaçınan her şirket başarılı olma şansını yükseltir. Başarıya giden ilk adım, ortak yapılan başarısızlıkları görüp bunlardan kaçınmayı öğrenmektir. En çok yapılan yanlışlar, bir süreci değiştirmek yerine tamir etmeye çalışmak, iş süreçleri üzerinde yoğunlaşmamak, yeniden tasarlama dışında her şeyi göz ardı etmek, insanların değer ve inançlarını ihmal etmek, küçük sonuçlarla yetinmeye hazır olmak, çok erken vazgeçmek, sorun ve kapsamın tanımlanmasına öncelik vermek, çalışmayı en alttan en üste doğru uygulamaya çalışmak, ayrılan kaynakları kısıtlamak, çalışmaları kimseyi mutsuz etmeden gerçekleştirmeye çalışmaktır.<br />
SONUÇ :<br />
A. KİTABIN ANA FİKRİ :<br />
Günümüzde yaşanan yüksek seviyeli rekabet ortamında, şirketler gelenekselleşmiş yönetim sistemlerinden kurtulup, varlıklarını sürdürmek için işin yapılandırılmasına ve yönetilmesine ilişkin yeni ve sistematik bir yaklaşım olan değişim mühendisliğini uygulamaları gerekmektedir.<br />
B. KİTABIN GETİRDİĞİ YENİLİKLER :<br />
Michael Hammer ve James Champy, iki yüzyıl önce Adam Smith’in ‘Ulusların Zenginliği’nde sunduğu iş kavramlarını günümüz iş dünyası için değiştiriyorlar. 1970’lerde strateji olan anahtar sözcük, 1980’lerde yerini kaliteye bırakmış, 1990’larda ise değişim temel kavram olarak ortaya çıkmıştır. Bu kitap, değişimin yönetim platformunda gerçekleştirilmesi için bir aksiyonlar bütünü önermektedir.<br />
C. KİTAP HAKKINDA GENEL DEĞERLENDİRME VE TEKLİFLER :<br />
Değişim Mühendisliği, kolay okunur ve açık bir üslupla yazılmış, örneklerle desteklenmiş bir kitap olmasına rağmen, günümüz işletme sistemleri için çok büyük bir iddia ile küçük bir adım içermektedir. Orijinali 1993’te yazılmış olan bu kitap, Amerikan orijinli şirketleri referans almakta, ve batı yönetim sistemlerindeki bozuklukları eleştirmektedir. Ayrıntılarıyla anlatılan değişim mühendisliği çalışma prensipleri yeni prosedürleri çağrıştırmakta, Japon firmalarının ikinci dünya savaşı sonrasında uyguladıkları ve rekabette batı firmalarına karşı kazandıkları zaferin mimarı olan stratejik yönetim felsefesinin bazı önemli noktaları, bu prensiplerin arasında önemini yitirmektedir. Kitapta verilen örneklerin somut olması okuyucuya oldukça iyi bir vizyon çiziyor. Yönetim felsefesi ile ilgilenenlerin ve yönetimde değişim yolları arayanların- örneklere odaklanarak- okumalarını tavsiye ederim.</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.turkcemiz.net/michael-hammer-degisim-muhendisligi.html/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Değişim Çağının Yönetimi</title>
		<link>http://www.turkcemiz.net/peter-drucker-degisim-caginin-yonetimi.html</link>
		<comments>http://www.turkcemiz.net/peter-drucker-degisim-caginin-yonetimi.html#comments</comments>
		<pubDate>Mon, 27 Apr 2009 13:47:06 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Uğur</dc:creator>
				<category><![CDATA[Kitap Özetleri]]></category>
		<category><![CDATA[Peter F. Drucker]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://wp.turkcemiz.net/?p=881</guid>
		<description><![CDATA[KİTABIN YAZARI: Peter F.DRUCKER ÇEVİRİ: Zülfü DİCLELİ KİTABIN YAYIM MAKSADI: Bugünün Yöneticilerine Farklı Yarını Öne Alabilmelerine Yardımcı Olmak KİTABIN ÖZETİ: 1. YÖNETİM: a. İş Teorisi : Toplum, pazarlar, müşteriler, rakipler, teknoloji gibi sürekli değişim içinde olan şeylere ilişkin varsayımlardır. b. Belirsizlik İçin Planlama : Fırsat kapıyı çaldığında, firmanın gerek bilgi kaynaklarını ve insanları önceden hazırlamış [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: justify;"><strong>KİTABIN     YAZARI:</strong> Peter F.DRUCKER</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>ÇEVİRİ: </strong>Zülfü DİCLELİ</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>KİTABIN     YAYIM MAKSADI:</strong> Bugünün Yöneticilerine     Farklı Yarını Öne Alabilmelerine Yardımcı Olmak</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>KİTABIN ÖZETİ:</strong><br />
1. YÖNETİM:<br />
a. İş Teorisi : Toplum, pazarlar, müşteriler, rakipler, teknoloji gibi sürekli değişim içinde olan şeylere ilişkin varsayımlardır.<br />
b. Belirsizlik İçin Planlama : Fırsat kapıyı çaldığında, firmanın gerek bilgi kaynaklarını ve insanları önceden hazırlamış olması gerekir. Bunun anlamı, ayrı bir gelecek bütçesi geliştirmek gerektiğidir. Belirsizlik için planlama, bundan başka bir şey değildir.<br />
c. Beş Ölümcül Günah : İlk günah, yüksek kar marjlarına ve fazla fiyatlandırmaya tapmaktır. İkinci günah, yeni bir ürüne pazarın kaldıracağı kadar fiyat koymaktır. Üçüncü günah, maliyet güdümlü fiyatlandırmadır. Dördüncü günah, yarının fırsatını dünün sunağında kurban etmektir. Beşinci günah, sorunları beslerken fırsatları açlıktan öldürmektir.<br />
d. Aile Şirketinin Yönetimi : Aile şirketinin özel kuralları; aile üyelerinin en az aile üyesi olmayan işgörenler kadar yetenekli değillerse ve onlar kadar sıkı çalışmıyorlarsa, firmada çalışmamalarıdır. Şirketin yönetiminde aileden kaç kişi olursa olsun ve bunlar ne kadar verimli çalışırsa çalışsın, üst görevlerden biri her zaman aileden olmayan birisi tarafından doldurulmalıdır. Aile yönetimindeki şirketler kilit konumlarına artan ölçüde aile dışı profesyonel elemanları getirme ihtiyacı duymaktadır. Yönetimin kime devredileceğine karar verme, ne aileden ne de firmadan olan birisine verilmeli, bunun yerine dışarıdan birisine bırakılmalıdır.<br />
e. Başkanlığın 6 Kuralı : Birinci kural; tercih edilmesi gereken yol, kendi isteklerini inatla gerçekleştirmeye çalışmak olmamalıdır. İkinci kural; kendini dağıtmanın yoğunlaşmasıdır. Üçüncü kural; hiç bir şeyin kesin olduğunu iddia etmemek ve hiç bir şeyi test etmeden uygulatmamaktır. Dördüncü kural; etkili bir başkanın bile her ayrıntıyı öğrenemeyeceğidir. Beşinci kural; bir başkanın yönetim içinde dostu olmaması gereğidir. Altıncı kural; bir kez seçildikten sonra kampanya yürütmeye son vermek gereğidir.<br />
f. Şebekeler Toplumunda Yönetim : Yöneticiler, kendileri için çalışan insanların güvenini kazanmak zorundadırlar.<br />
2. ENFORMASYON TABANLI ÖRGÜT:<br />
a. Yeni Örgütler Toplumu : Toplumda bilgi, bireyler ve ekonominin bütünü açısından birinci kaynaktır. Uzmanlaşmış bilgi kendi başına bir şey üretemez. Bir örgütün amaç ve işlevi, uzmanlaşmış bilgileri ortak bir hedef halinde bütünleştirmektir.<br />
b. Üç Tip Ekip : Her biri, yapısı, üyelerinden talep ettiği davranışlar, güçlü ve zayıf yanları, sınırlılıkları, getirdikleri ve her şeyden önce de yapabilecekleri ve kullanım alanları bakımından farklılıklar gösteren üç tür ekip vardır. Bunlar beyzbol takımı, futbol takımı ve tenisteki çiftlere benzetilebilir.<br />
c. Perakendecilikteki Enformasyon Devrimi : Perakendecilik alanında herkes ayakta kalabilmenin ve başarının anahtarının hizmet olduğunu söyler.<br />
d. Veri Okumayı Öğrenmek : Hangi enformasyonu, ne amaçla ve nasıl kullanacaklarına karar verecek olan araçları kullananlar da yöneticiler ve profesyonellerdir. Bunun için veri okurlar.<br />
e. Saymak Değil Ölçmek : Bize etkili iş kontrolü sağlayacak yeni ölçümlere-buna iş denetimi de diyebiliriz ihtiyaç vardır.<br />
f. Yöneticilerin İhtiyaç Duyduğu Enformasyon : Bu makalenin konusu, yöneticilerin ihtiyacı olan enformasyonu elde etmek için gerek duydukları araçlardır. Zenginlik Yaratmada gerekli olan enformasyon; temel enformasyon, üretkenlik enformasyonu, yetenek enformasyonu ve kaynak dağılımı enformasyonudur. Bu dört tür enformasyon bize yalnız mevcut işin gidişi hakkında bilgi vererek taktikleri yönlendirebilir. Strateji için, çevreye ilişkin örgütlenmiş enformasyona ihtiyaç vardır. Tek kar meerkezi müşterilerdir.<br />
3. EKONOMİ:<br />
a. Dünya Ekonomisinin Ticaret Dersleri : Uluslararası ticaret artan ölçüde hizmetler ticareti haline gelmektedir. Hizmet ticareti, çoğu bilginin ithal ve ihracından oluşmaktadır. Son kırk yılın en tartışılmaz dersleri; dünya ekonomisine katılma derecesinin iç ekonomik büyüme ve refahın anahtarı haline gelmiş olması ve gümrük korumalarının ancak nadiren etkili olabildiğidir.<br />
b. Yeni Pazarlar Nerede : Yeni pazarların en dolaysız ulaşılabilir olanları telekomünikasyon ve enformasyon pazarlarıdır. (Bunlar, suyu ve havayı temizleyen cihazlar pazarı, agrobiyoloji pazarı ve enerji pazarıdır.) Üçüncü pazar özelleştirmedir. Dördüncü pazar demografinin yarattığı pazardır.<br />
4. TOPLUM:<br />
a. Sosyal Dönüşümler Yüzyılı : Köylülerle hizmetçiler sadece en büyük değil, aynı zamanda en eski sosyal grupları oluşturuyordu. Oysa 20. Yüzyılın başındaki toplum mavi yakalı işçiye teslim olmuştur. Ne var ki, 1990’lara gelindiğinde, gerek mavi yakalı işçi gerekse onun sendikası, geri dönülemez toptan bir gerileme içine girdiği görülmüştür. Artık mavi yakalı işçinin yerini bilgi işçisi almaktadır. Yeni işler önemli miktarda bir biçimsel eğitim, teorik ve analitik bilgi elde etme ve uygulama yeteneği gerektirmektedir. En önemlisi, sürekli bir öğrenme alışkanlığı istemektedir. Bilgi toplumunun, bir kamu sektörü, yani devleti, bir özel sektörü ve bir de toplumsal sektörü olmalıdır.<br />
b. Gönüllü Kuruluşları Güçlendirmek : Gönüllü kuruluşlar kendilerini güçlendir-mek için kendisini iyi yönetmeyi ve nasıl fon yaratılacağını öğrenmelidir. Gerekli olan yapıcı ve kararlı bir politikadır.<br />
c. Bilgi Çalışması ve Cinsiyet Rolleri : Bilgi ve bilgi işleri her iki cinsiyet açısından da ulaşılabilir olmalıdır.<br />
d. Devleti Gerçekten Yeniden Yapılandırmak : Yeniden yapılandırma için sürekli iyileştirme ve kıyaslama için farklı teşviklere de ihtiyaç vardır. Her örgüt eğer boyutlarını önemli ölçüde değiştirmişse, temel yapısını da değiştirmek zorundadır.<br />
e. Demokrasiler Barışı Kazanabilir mi? : Demokrasilerin barışı kazanabilme-leri için gerekli özellikler; elden kaçırmış oldukları iç ekonomik ve mali politikalarını yeniden kontrol altına almak, toplumda artan yozlaşma ve çürümeyi durdurup tersine çevirmek, politik ve sosyal istikrar için zorunlu olan sivil toplumu dünya çapında desteklemektir.<br />
SONUÇ :<br />
1. KİTABIN ANAFİKRİ :<br />
Bilginin ustası olmazsan hizmetkarı olursun. Yani yöneticiler bilgiyi daha iyi anlamayı, ölçmeyi ve yönetmeyi bilmek zorundadır.<br />
2. KİTABIN GETİRDİĞİ YENİLİKLER :<br />
Bu kitap; en önemlisi, yöneticilerin bilgiyi anlamak, ölçmek ve yönetmeyi bilmek zorunda olduğunu, yönetimin muhakkak otorite sahibi olması gerektiğini, ama modern örgütlerin işlevinin kumanda etmek değil yönlendirmek ve esinlendirmek olduğunu; modern örgütlerde başarı sağlayabilmek için bireysel çalışmanın değil, ekip çalışmasının önem kazandığını; hangi işte hangi ekibin kullanılması gerektiğinin bilinmesi zorunluluğunu; yöneticilerle yönettikleri ekip arasındaki ilişkinin ast üst ilşkisinden ziyade karşılıklı anlaşma ve sorumluluk duygusu temelinde yürümesi gerektiğini anlatmaktadır.<br />
3. KİTAP HAKKINDA DEĞERLENDİRME VE TEKLİFLER :<br />
Peter F. Drucker, kendine özgü açık ve kolay anlaşılır üslubuyla kaleme almış olduğu bu kısa kitapta, yoğun bir toplumsal dönüşüm döneminde yaşadığımızı vurgulamaktadır. Her şeyin akış halinde olduğu bir dönemde, çağımızı tarif etmede en doğru kavramın akış olduğunu vurgulamakta ve bunun ancak ısrarlı ve yapıcı eylemlerle gerçekleştirilebileceğini belirtmektedir. Ama kitabın en ikna edici konusu son bölümde özetlenmiş olan bilginin daha iyi anlaşılması, ölçülmesi ve yönetilmesi gerektiğine ilişkin yaklaşımdır.</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.turkcemiz.net/peter-drucker-degisim-caginin-yonetimi.html/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Değişen Stratejlerin Odağında Türkiye</title>
		<link>http://www.turkcemiz.net/necip-toruntay-degisen-stratejlerin-odaginda-turkiye.html</link>
		<comments>http://www.turkcemiz.net/necip-toruntay-degisen-stratejlerin-odaginda-turkiye.html#comments</comments>
		<pubDate>Mon, 27 Apr 2009 13:45:27 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Uğur</dc:creator>
				<category><![CDATA[Kitap Özetleri]]></category>
		<category><![CDATA[Necip Toruntay]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://wp.turkcemiz.net/?p=880</guid>
		<description><![CDATA[KİTABIN YAZARI: Em.Org.Necip TORUNTAY BASIM TARİHİ: Eylül 1996 KİTABIN YAYIM MAKSADI: Çevremizdeki ülkelere ait siyasal ve askire gelişmeleri genel hatları ile ve Türkiye’yi etkileyebilecek sorunları ile tanıtmak ve hatırlatmak. KİTABIN ÖZETİ: 1. Soğuk Savaş Sonrası Nato ve Türkiye 2. 1990-91 Körfez Krizi ve Savaşı ve Yeni Stratejiler 3. Akdeniz’in Güvenliği 4. Balkanlar 5. Bağımsız Devletler [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: justify;"><strong>KİTABIN     YAZARI:</strong> Em.Org.Necip TORUNTAY</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>BASIM     TARİHİ: </strong> Eylül 1996</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>KİTABIN     YAYIM MAKSADI:</strong> Çevremizdeki ülkelere ait siyasal ve askire gelişmeleri genel hatları ile ve Türkiye’yi etkileyebilecek sorunları ile tanıtmak ve hatırlatmak.</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>KİTABIN ÖZETİ:</strong><br />
1. Soğuk Savaş Sonrası Nato ve Türkiye<br />
2. 1990-91 Körfez Krizi ve Savaşı ve Yeni Stratejiler<br />
3. Akdeniz’in Güvenliği<br />
4. Balkanlar<br />
5. Bağımsız Devletler Topluluğu (BDT)<br />
6. Doğu ve Güneydoğu Anadolu ve Terörizm<br />
7. Sonuç<br />
1. Soğuk Savaş Sonrası Nato ve Türkiye :<br />
Varşova Paktı ve Berlin Duvarının yıkılmasından sonra NATO’nun geleceği ve askeri stratejisi ne olacağı düşünülürken NATO’yu çevreleyen komşuları ve onların civarındaki ülkelerin o günlerde içerisinde bulundukları siyasi dalgalanmaların, büyüyen ekonomik sorunların ve sosyal hareketlerin, kızışan etnik ihtilafların, dikkati çeken aşırı silahlanmaların, silahlı iç olaylarla, için için kaynayan huzursuzlukların ve tehlikeli gelişmeleri perdeleyen ihtimaller zinciri olduğu açık tarifi idi.<br />
Soğuk savaş döneminde Varşova Paktı’nın büyük kuvvetler ile Orta Avrupa’da yoğunlaşmış bulunan asıl tehdidi, şimdi değişik kimliklerde, boyutlarda ve farklı biçimlerde güneye,Türkiye’yi çevreleyen coğrafi bölgeye kaymıştır. Bütün bu gelişmelerin ortasında bulunan Türkiye, bir tarafta kendi ekonomisini geliştirmeye, demokrasisini kökleştirmeye ve güvenliğini pekiştirmeye çalışırken diğer taraftan da bölgedeki istikrarın düğüm noktası olarak, komşu ülkelerle karşılıklı iyi ilişkiler kurmak suretiyle ülkesinde ve dünyada barışın korunmasına katkıda bulunma çabasındadır.<br />
Böylece Türkiye dünyanın bu kritik bölgesinde istikrar, barış ve demokrasinin tesisi ve korunması politikasında ve bu politikaya dayanacak stratejilerin uygulanmasında bir dayanak noktası ve temel taşı oluşturmaktadır.<br />
2. 1990-91 Körfez Savaşı ve Yeni Stratejiler :<br />
1990 Ağustosunda patlak veren körfez krizi ve onu takip eden savaş ,teknolojik gelişmeleri yakından izleyen birçok ülkenin silahlı kuvvetlerinin savaş tekniğini ve stratejisini de etkilemiştir.<br />
ABD ve NATO ülkeleri silahlı kuvvetlerinde (Türkiye de dahil) yapılan taktik değişikliklerinden dikkati çeken yenilikler şunlardır; muhtemelen çok süratle değişecek olan savaş ortamında çok kere komuta makamlarının esnek ve seri kararlarının uygulanmasını kolaylaştıracak ve geniş ölçüde bilgisayarların kullanılacağı kesiksiz komuta ve kontrol sistemleri ve yöntemleri ile ast kademe komutanlarının kendi inisiyatiflerini geliştirecek şekilde yetiştirilmeleri ve Hava Kara Muharebe Doktrini ve yöntemi,<br />
Körfez savaşının çöl fırtınası aşamasını teşkil eden taarruzi harekatın ilk otuz yedi günü genel hava harekatı ve son dört günüde (100 saat ) kara harekatı oluşturmuştur.<br />
Koalisyon kuvvetlerinin bu savaş süresince muharebe zayiat, toplam 137 insandır.<br />
Savaşın koalisyon kuvvetlerinin galibiyet ile bitmiş olması başka ülkelerin topraklarını zorla ele geçiren bir mütecavize karşı hür ve bağımsız ülkelerin gösterdiği tepki yönünden, gelecek için ümit veren bir örnek oluşturur.<br />
Savaş sonunda orta doğunun ekonomik, siyasi ve sosyal geleceklerini uzun yıllar etkileyecek gelişmeler olmaya başlamıştır.<br />
3. Akdeniz’in Güvenliği :<br />
Akdeniz, dünya deniz ticareti trafiğinin önemli kapasitesini üzerinde taşıyan ve böylelikle NATO’nun güney kanat ülkeleri ile ve başta Rusya Federasyonu olmak üzere Karadeniz&#8217;de sahili olan ülkelerin hayat yollarının geçtiği bir denizdir.<br />
Doğu Akdeniz&#8217;in Ege coğrafi alanı ise, sırtında taşıdığı müzmin sorunlarla bölgede zaman zaman tırmanan gerginlikler nedeni ile, bu denizdeki trafiğin akışını tehdit edebilecek siyasi krizlere sahne olmaktadır. Dolayısıyla bu denizin stratejik özelliği, uluslararası stratejik bir soruna dönüşmektedir.<br />
Bu koşullarda Türkiye&#8217;nin göstereceği anlayış ve iyi niyet jestlerini ne derecede etkili ve yararlı olacağı tartışılabilir.<br />
Türkiye ,Yunanistan ile ilişkilerinde gerek Kıbrıs gerekse Ege sorunlarında kapılarını açık tutmaya devam ederken Yunanistan tarafından kendisine yönelecek her türlü tertip ve oyunlara karşı uyanık ve gevşetilmeyen bir hazırlık içinde olmalıdır.<br />
4. Balkanlar :<br />
Yüzyıllar boyunca sürekli göç ve istilalar sonucu Balkanlarda demografik yapısı ile dini inanışları ve kültürü çok farklı toplumlar olmuş ve otoriter yönetimlerin hakim olduğu dönemler dışında süre gelen istikrarsızlıklar da bölgenin ortak bir özelliği haline gelmiştir.<br />
Yugoslavya’nın parçalanmasından sonra bu istikrarsızlıklar ve gerginlikler yeni ve bağımsız devletler üzerine kaymakta ve ağırlık Bosna olayları üzerinde yoğunlaşmaktadır.<br />
Sırpların Bosna Hersek’te yapmış oldukları katliama NATO geçte olsa dur diyebilmiş ve nihayet Ağustos 1995’te NATO’ya meydan okuyan Sırpların mevzilenmiş ağır silahlarına NATO hava gücünün yaptığı yoğun taarruzlarla önemli kayıplar veren Sırplar uzun süreli ateş kese mecbur edilmiş ve Kasım 1995&#8242;te Dayton, Ohio’da yapılan görüşmelerden sonra bölgede adil ve kalıcı bir barışı hedefleyen anlaşma taraflarca imzalanmıştır.<br />
Türkiye’ye yönelebilecek bir tehdit mihveri niteliğini taşıyan Balkanlar , artık Avrupa ile Türkiye ve dolayısı ile Asya arasıdaki ekonomik, sosyal, kültürel ve güvenlik ilişkilerinin geliştirilmesinde stratejik değeri yüksek olan bir ulaşım mihverinin kritik bir bağlantısıdır.<br />
Balkanların geleceği bugünün başta gelen canlı konusu olan ve kısaca “ Bosna Olayları” denilebilecek sıcak sorunun büyük ölçüde geleceğine ve diğer ülkelerin bu konudaki tutum ve davranışlarına bağlıdır.<br />
5. Bağımsız Devletler Topluluğu (BDT) :<br />
BDT, Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler birliğinin dağılması üzerine eski Sovyet Cumhuriyetlerinin 1991 yılı sonunda oluşturduğu siyasal bir birliktir.<br />
BDT, bulundukları coğrafi alanlara göre üç ayrı kategoride ele alınır.<br />
(a) Rusya Federasyonu ,Beyaz Rusya, Ukranya ve Moldova<br />
(b) Kafkaslarda bulunan 3 Ülke : Gürcistan,Ermenistan ve Azerbaycan<br />
(c) Orta Asya&#8217;da bulunan 5 ülke :Tacikistan, Kazakistan, Kırgızistan, Türkmenistan ve Özbekistan&#8217;dır.<br />
Rusya federasyonu bir yol ayarımı başındadır. Yolun birisinde bağımsızlığa kavuşan BDT üyeleri ile bunları gönülden destekleyen dünyanın büyük bir kısmı, diğer yolda da kominizme dönmeyi istememekle beraber güçlü ve otoriter merkezi bir yöntemi arzu edenler yürüyecektir.<br />
BDT bölgesinde halen sıcaklığını koruyan bir bölge sorunu, aynı zamanda NATO’ya ve Orta Doğuyu da yakından ilgilendiren Karabağ sorunudur. ve dünya çapında aktif bir girişimi beklemektedir.<br />
6. Doğu; Güneydoğu Anadolu ve Terörizm :<br />
Tarihimizde asayiş, ayaklanma ve isyanlar gibi iç güvenlik olayları yüzyıllar öncesine dayanır. Bütün bu gelişmelere paralel olarak Birinci Dünya Savaşı sonunda yenilgiye uğramış olan Osmanlı imparatorluğunun imzalamış olduğu Sevr Muahedesiyle de sözde Ermenistan ve Kürdistan emelleri ile ülkemiz parçalanıp bölünmek istenmiştir.<br />
Bağımsız Kürdistan hayali ile,Kürt kökenli Türk halkını da kendi saflarına almaya çalışarak ülkeyi bölmek isteyen *** terör örgütü 1984 yılında sahneye çıkarak kanlı eylemlerine başlamıştır.<br />
*** benimsemiş olduğu ideoloji doğrultusunda ve başta Suriye olmak üzere diğer yabancı ülkelerden aldığı destek ve yardımlarla önceleri yeraltı faaliyetleri ile belirli bir düzeye getirdikten sonra 1984 yılında TSK’nın Şemdinli’deki garnizon lojmanlarına silahını yöneltmiş ve sesini duyurmak ve kanıtlamak istemiştir.<br />
Sonraları bölge halkını da tehdit,ikna ve para gibi çeşitli senaryolar ile kandırarak destek aramıştır. Siyasi ve askeri net kararlar sayesinde tedbirler alınarak, milli sınırlarımız içinde (Sınır ötesi de) silaha silahla karşılık vererek ***’nın beli kırılmıştır.<br />
Bugünkü ulaşılmış olan bu noktadan sonra bu mücadele için yeni bir strateji saptamak gerekiyorsa,şüphe yok ki önce,gerçekçi ve bilimsel bir durum tespiti ve değerlendirme yapmak gerekir.<br />
7. Sonuç :<br />
Bugün Türkiye&#8217;nin bulunduğu vatan sathı ,büyük tarihi olaylarında gösterdiği gibi,değişen stratejilerin düğümlendiği coğrafi bir bölgedir.<br />
Türkiye şüphesiz, her şeyden önce kendi bekasını ve refah düzeyini korumakla,aynı zamanda bölge ve dünya çapında barışa da hizmet etmiş olmaktadır. Atatürk&#8217;ün hedef olarak göstermiş olduğu çağdaş uygarlık düzeyine ulaşacaktır.<br />
A. KİTABIN ANA FİKRİ :<br />
Yakın bildiği,gözlemlediği stratejik sorunlarla ilgili değerlendirmelerini ve birikimini yansıtmaktadır.<br />
B. KİTABIN GETİRDİĞİ YENİLİKLER :<br />
Ülkemizin gelecek için oluşturulacak bölgesel politika ve stratejilere ışık tutması,<br />
C. KİTAP HAKKINDA DEĞERLENDİRME VE TEKLİFLER :<br />
Ülkemizin, bütünlüğü ve ulusal varlığını koruma çabasını her zamankinden daha fazla göstermek zorunda olduğunu anlatmaktadır.</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.turkcemiz.net/necip-toruntay-degisen-stratejlerin-odaginda-turkiye.html/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Değişen Dünya ve Türkiye</title>
		<link>http://www.turkcemiz.net/faruk-sonmezoglu-degisen-dunya-ve-turkiye.html</link>
		<comments>http://www.turkcemiz.net/faruk-sonmezoglu-degisen-dunya-ve-turkiye.html#comments</comments>
		<pubDate>Mon, 27 Apr 2009 13:43:35 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Uğur</dc:creator>
				<category><![CDATA[Kitap Özetleri]]></category>
		<category><![CDATA[Faruk Sönmezoğlu]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://wp.turkcemiz.net/?p=879</guid>
		<description><![CDATA[KİTABIN YAZARI: Faruk SÖNMEZOĞLU KİTABIN YAYIM MAKSADI: 1990’li Yillarda Diş Dünyada Meydana Gelen Olaylara Ve Türkiye’nin Diş Dünya Ile Olan Ilişkilerine Bakmak. KİTABIN ÖZETİ: BIRINCI BÖLÜM “YENİ DÜNYA DÜZENİ” KAVRAMI VE ULUSLARARASI SİSTEM “Yeni Dünya Düzeni”nin 1989 Ağustos’unda iki Almanya’nın birleşmesi veya Sovyetler Birliğinin dağılması ile başladığı varsayılır. Bununla birlikte “Yeni Dünya Düzeni” ilk kez [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: justify;"><strong>KİTABIN     YAZARI:</strong> Faruk SÖNMEZOĞLU</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>KİTABIN     YAYIM MAKSADI: </strong>1990’li Yillarda Diş     Dünyada Meydana Gelen Olaylara Ve Türkiye’nin Diş Dünya Ile Olan Ilişkilerine     Bakmak.</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>KİTABIN ÖZETİ:</strong></p>
<div style="text-align: justify;">BIRINCI BÖLÜM</div>
<div style="text-align: justify;">“YENİ DÜNYA DÜZENİ” KAVRAMI VE ULUSLARARASI SİSTEM</div>
<p style="text-align: justify;">“Yeni Dünya Düzeni”nin 1989 Ağustos’unda iki Almanya’nın birleşmesi veya Sovyetler Birliğinin dağılması ile başladığı varsayılır. Bununla birlikte “Yeni Dünya Düzeni” ilk kez Körfez Savaşı’nın başlaması ile ABD Başkanı George Bush 1990 yılında kavramsallaştırılmıştır. Başkan Bush’un “Yeni Dünya Düzeni” kavramı ile getirdiği yaklaşım, milletler bazında ve tüm dünyada daha yumuşak bir çehre yaratma çabasıdır.<br />
Yeni dünya düzeni iddiası ile ortaya atılan sistemin esas sorunu, varlıklı kesimlerin zenginliklerini gerek ülkesel, gerekse sınıfsal bazda ne oranda paylaşacaklarıdır. Liberallerden komünistlere, realistlerden radikal islamcılara kadar pek çok grubun; gerek “Yeni Dünya Düzeni” kavramsallaştırmasına, gerekse bu modelin içerdiği unsurlara karşı olduğu görülmektedir.</p>
<div style="text-align: justify;">İKİNCİ BÖLÜM</div>
<div style="text-align: justify;">AVRUPA’NIN YENİ GÜVENLİK DÜZENİ VE TÜRKİYE:</div>
<p style="text-align: justify;">NATO: Soğuk Savaş Ertesi’nde NATO kimilerince müzeye kaldırılması gereken bir anıt, kimilerince yeni dönemdeki barışın tek garantisidir. Orta ve Doğu Avrupa ülkelerine işbirliğini uzatmak amacıyla Kuzey Atlantik İşbirliği Konseyi kurulur.<br />
AGİT: 1975 Helsinki son senedi ile başlayan Avrupa Güvenlik ve İşbirliği Konferansının Doğu-Batı arasındaki ilişkileri yumuşattığı ve bloklar arası diyaloğu sağladığı için Soğuk Savaş’ın sona ermesinde etkili rol oynadığı söylenir.<br />
BAB (Batı Avrupa Birliği): Soğuk Savaş Ertesi’nde Avrupa’nın kendi savunmasını kendisinin üstlenme gayretleri bu trendi belirginleştirmiştir.<br />
BM (Birleşmiş Milletler): Körfez Krizi ve Yugoslavya sorununda görünürde en etkili örgüt BM olmuştur.<br />
Sonuç: Türkiye Soğuk Savaş Ertesi’nde daha etkin ve aktif bir dış politika izleme şansı elde etmiştir.</p>
<div style="text-align: justify;">ÜÇÜNCÜ BÖLÜM</div>
<div style="text-align: justify;">İNSAN HAKLARI KONUSUNDA ULUSLARARASI ÖRGÜT VE DEVLET İLİŞKİSİ</div>
<div style="text-align: justify;">AGİT-TÜRKİYE</div>
<p style="text-align: justify;">Avrupa Konseyi, Avrupa Birliği (AB), AGİT, ilgileri dahilindeki coğrafi alanlarda insan hakları konularına özen göstermektedirler. Uluslararası Af Örgütü, Uluslararası Kızılhaç ve Kızılay Hareketi, Helsinki Watch, Uluslararası İnsan Hakları Federasyonu, Uluslararası İnsan Hakları Federasyonu, Uluslararası İnsan Hakları Birliği, Daimi Halk Mahkemesi, Özgürlük Evi, Uluslararası İnsan Kardeşler Hareketi bu tip hareketlerden bazılarıdır. Bunlar insan hakları konusunda BM organlarına yararlı hizmetler sunmaktadır.<br />
Türkiye, kendi rızası ile altına girdiği uluslararası insan hakları sözleşmelerindeki standardı tutturmak zorundadır.</p>
<div style="text-align: justify;">DÖRDÜNCÜ BÖLÜM</div>
<div style="text-align: justify;">BATI AVRUPA BİRLİĞİ OLUŞUMU KARŞISINDA TÜRKİYENİN DURUMU</div>
<p style="text-align: justify;">Batı Avrupa Birliği’nin amacı; silahlı çatışma çıkma olasılığını kaldırmak ve kriz anında danışma mekanizmaları oluşturmaktır.<br />
Türkiye’nin oluşmakta olan yeni Avrupa güvenlik sistemini anlaması önemlidir. Söz konusu kurumlar Avrupalılaşmış bir NATO, AB’ye entegre olmuş bir BAB, AGİT ya da farklı düzeylerde hepsi birden olabilir. Türkiye bu kurumsal mekanizmaların sunduğu olanakları akıllıca kullanarak kendi bölgesel çıkarlarını gözetmelidir.</p>
<div style="text-align: justify;">BEŞİNCİ BÖLÜM</div>
<div style="text-align: justify;">AVRUPA BİRLİĞİ VE TÜRKİYE İLİŞKİLERİNDE İNSAN HAKLARI KONUSU</div>
<p style="text-align: justify;">Türkiye, tam otuz üç yıl sonra İnsan Hakları Divanı’na bireysel başvuru hakkını tanımıştır. Böylece kendi içişi olarak kalabilecek bir konuyu uluslararası platforma kendi elleri ile taşımış, bu konudaki iyi niyetini göstermiştir. Türkiye’nin bu girişimine sebep batılı ülkelerle aynı sahnede oynama isteği olmuştur. Adalet Divanı’nın kararları ve AB’nin kanunları tüm üye ülkelerde anında bağlayıcı niteliktedir. Türkiye, önemli jeostratejik konumu, büyük tüketici potansiyeli, AB ülkelerinden yaptığı yüzde kırklık ithalat oranı ve Kafkaslar ile Ortadoğu’ya açılan bir kapı olarak vazgeçilmezliğini kullanmalı ve AB&#8217;nin blöfünü görmelidir. 1963 anlaşmasının sonucu olarak hak ettiği tam üyeliğe ulaşmak yolunda net ve kesin tavrını ortaya koymalıdır.</p>
<div style="text-align: justify;">ALTINCI BÖLÜM</div>
<div style="text-align: justify;">ULUSLARARASI İLİŞKİLER, FEMİNİZM VE TÜRKİYE</div>
<p style="text-align: justify;">Feminizm, kadınların yalnızca kadın olmaktan dolayı karşı karşıya olduğu baskı ve ezilme ilişkisinin kavramsallaştırılmasıdır. Feminizmin içinde çok çeşitli yaklaşımlar olmakla birlikte (lezbiyen feminizm, post-modern feminizm, İslamcı feminizm, yeşil feminizm, siyah feminizm, üç temel teorik yaklaşımın önemli olduğu söylenebilir: Eşitlikçi feminizm, radikal feminizm, sosyalist feminizm. Türkiye’de kadın sorunları ile ilgili bakanlığın oluşturulması iyi bir gelişme olup Medeni Kanun, İş Yasaları, Çalışma Mevzuatı ve Türk Ceza Kanunu çerçevesinde kadın-erkek eşitliğine aykırı maddelerde gerekli değişiklikler yapılmalıdır.</p>
<div style="text-align: justify;">YEDİNCİ BÖLÜM</div>
<div style="text-align: justify;">12 MİL KARASULARI MESELESİ VE EGE SORUNU:</div>
<p style="text-align: justify;">1923 Lozan Anlaşması’nda, karasularının sınırı konusunda belli bir hüküm olmamasına rağmen, karasularının sınırı fiili olarak Ege’de 3 mil olarak uygulanmaya başlanmıştır. Bu durum 1936 yılına dek böyle sürüp gitmiş, Türkiye’nin Montreux Antlaşması’nı imzaladığı yıl, Yunanistan karasularını 6 mile çıkardığını açıklamıştır.<br />
Türkiye, 1964 yılında Yunanistan’dan 28 yıl sonra, 6 mil genişliğinde karasuları ve 6 mil balıkçılık bölgesi sınırlarını kabul etmiştir. 12 mil karasularının sınırının Ege’de uygulanması durumunda, Türkiye kıta sahanlığından, balıkçılık haklarından ve münhasır bölge haklarından tüm güney Ege’nin kapanmasından dolayı yararlanamayacaktır. Aynı zamanda üçüncü devletler de yararlanma hakkını kaybetmektedirler. Bu durum özellikle İngiltere ve ABD gibi donanmaları kuvvetli devletlerin işine gelmemektedir.</p>
<div style="text-align: justify;">SEKİZİNCİ BÖLÜM</div>
<div style="text-align: justify;">TÜRKİYE-RUSYA İLİŞKİLERİ VE PETROL TAŞIMACILIĞI SORUNU</div>
<div style="text-align: justify;">JEOPOLİTİK BİR DEĞERLENDİRME:</div>
<p style="text-align: justify;">Rusya’nın tekrar büyük devlet olma arzusu, yetersiz kalan ekonomik ve siyasi gücü ile çelişki oluşturmakta, meydana gelen güç boşluğu bölgesel rekabeti hareketlendirmektedir. Petrol ve doğalgaz kaynaklarının değerlendirilmesi, bu kaynakların dağıtımı ve pazarlaması, Türkiye ve Rusya arasında yoğun rekabet yaşatmaktadır.<br />
Türkiye, yeni yürürlüğe koyduğu “Boğazlar ve Marmara Deniz Trafik Düzeni”ne ilişkin Tüzüğe titiz bir şekilde uymalı ve radar ağını bir an evvel oluşturmalıdır.<br />
Avrupa Konvansiyonel Kuvvetler Anlaşması’yla (AKKA) belirlenmiş tavan değerlerin Rusya tarafından aşılmak istendiği görülmektedir. Bu Türkiye tarafından (Batı’nın da mutlak desteği alınarak) engellenmelidir.</p>
<div style="text-align: justify;">DOKUZUNCU BÖLÜM</div>
<div style="text-align: justify;">ÇEÇENİSTAN SORUNU VE TÜRKİYE</div>
<p style="text-align: justify;">Bağımsızıklarını ilan etmekle belki Çeçenler yıllardır özlemini duydukları egemenliklerine kavuşmuşlardır ancak Rusya’ya karşı giriştikleri mücadeleden galip çıkmaları çok zordur. Rus Hükümeti, Çeçenistan’a askeri yardım yaptığını ileri sürerek Türkiye’yi suçlamıştır. Türkiye Rusya’nın toprak bütünlüğünün korunmasından yana olduğunu bildirmiştir. Rusya Kürt kartını kullanarak Türkiye’yi Kafkaslarda depolitize etmek düşüncesi içindedir.</p>
<div style="text-align: justify;">ONUNCU BÖLÜM</div>
<div style="text-align: justify;">SSCB’NİN DAĞILMASINDAN SONRA TÜRKİYE-AZERBAYCAN İLİŞKİLERİ</div>
<p style="text-align: justify;">Türkiye ve Azerbaycan, SSCB’nin çözülmesiyle hızlı bir yakınlaşma içine girmiştir. Rusya, Dağlık Karabağ sorununda Azerbaycan’a karşı Ermenileri desteklemiş, böylece yenilen Azeriler Dağlık Karabağ ve Ermenistan’dan ülkelerine dönmüşlerdir. 1992’de Türkiye’nin çabalarıyla AGİK, Azerbaycan’ın toprak bütünlüğüne saygı gösterilmesi gerektiğini ve Dağlık Karabağ’ın Azerbaycan’ın bir parçası olduğunu kabul etmiştir.<br />
Türkiye tarafından ortaya atılan Karadeniz Ekonomik İşbirliği Projesi’nden (KEİP) ekonomik ve siyasal olarak çok şey beklenmiş, Rusya-Ukrayna, Rusya-Moldova, Ermenistan-Azerbaycan gerginliği, Güney Osetya ve Kuzey Kafkasya’daki bazı sorunlar, projenin gelişmesini engellemiştir. İran tarafından da proje eleştirilmiştir. ABD yönetimi, kurulacak yeni güç denkleminde Türkiye’yi kilit bir “bölgesel aktör” olarak görmek istemektedir. Türkiye-Azerbaycan ilişkilerinin kuvvetlendirilmesi, Azeri-Ermeni barışını sağlayabilecek olması, Rusya ile İran’a prestij kaybettirmesi ve ABD’nin bölgedeki etkisini göstermesi bakımından önemli bir adımdır.</p>
<div style="text-align: justify;">ONBİRİNCİ BÖLÜM</div>
<div style="text-align: justify;">KÖRFEZ KRİZİ VE TÜRKİYE’DE KARAR ALMA SÜRECİ</div>
<p style="text-align: justify;">Irak 2 Ağustos 1990 tarihinde Kuveyt’i işgal etmiştir. Birleşmiş Milletler ABD’nin zorlamasıyla, askeri müdahaleyi içeren karar almıştır. ABD önderliğinde, bir ay süren hava saldırılarından sonra, kara savaşı başlamış ve Kuveyt Irak askerlerinden arındırılmıştır.<br />
Türkiye’de Kriz Komitesi, genellikle Cumhurbaşkanı, Başbakan, Dışişleri Bakanı, MSB ve Genelkurmay Başkanı’ndan oluşmaktadır. Ancak Türkiye’de bu birimin, kriz ilerledikçe daha da daraldığı, sonuçta Cumhurbaşkanı’nın çok etkili olduğu gözlemlenmiştir. Özal tarafından izlenen veya izlenilmesi arzu edilen politikaya karşı, bürokrasi içerisinden en şiddetli tepki askerlerden gelmiştir. Sonuç olarak özellikle savaş söz konusu olduğunda, geniş bir uzlaşma sağlanmadan alınacak kararlar, ciddi bir muhalefetle karşılaşacaktır.</p>
<div style="text-align: justify;">ONİKİNCİ BÖLÜM</div>
<div style="text-align: justify;">FIRAT-DİCLE HAVZASI’NDA TÜRKİYE’NİN SU POLİTİKASI:</div>
<p style="text-align: justify;">Türkiye, Güneydoğu Anadolu Projesi (GAP)’nin devreye girmesi ile su sorunundaki baskıları kırmak için, Temmuz 1987’de Suriye ile imzaladığı Ekonomik İşbirliği protokolü sonucunda, Fırat sularının üç ülke arasında “nihai tahsisine kadar”, yıllık ortalama olarak en az 500 m3/sn su vermeyi taahhüt etmiştir. Fırat Nehri’nin yazın saniyede 100 m3 ile ilkbaharda saniyede 7.000 m3 arasında değişen akışına Türkiye’nin düzenli olarak saniyede 500 m3’ün altına düşmeyecek şekilde su bırakması, aşağı havza ülkelerinin yararınadır.<br />
Türkiye, Suriye ve Irak arasında Fırat ve Dicle Nehirlerinin paylaşım sorununun çözümüne yönelik olarak, güvenliğinin sağlanması, komşu ülkenin rejim karşıtlarının desteklenmemesi ve ülke bütünlüğüne saygı gösterilmesi gelmektedir.</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.turkcemiz.net/faruk-sonmezoglu-degisen-dunya-ve-turkiye.html/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
	</channel>
</rss>

