<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?>
<rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Türkçemiz.Net &#187; Türk Dili Ailesi</title>
	<atom:link href="http://www.turkcemiz.net/yazi/turkcemiz/turk-dili-ailesi/feed" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>http://www.turkcemiz.net</link>
	<description>Türkçesiz Türkçeye Hayır</description>
	<lastBuildDate>Wed, 18 May 2011 23:15:57 +0000</lastBuildDate>
	<language>en</language>
	<sy:updatePeriod>hourly</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>1</sy:updateFrequency>
	<generator>http://wordpress.org/?v=3.3.1</generator>
		<item>
		<title>Orhun Abideleri 3</title>
		<link>http://www.turkcemiz.net/orhun-abideleri-3.html</link>
		<comments>http://www.turkcemiz.net/orhun-abideleri-3.html#comments</comments>
		<pubDate>Thu, 21 Apr 2011 11:12:24 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Uğur</dc:creator>
				<category><![CDATA[Türk Dili Ailesi]]></category>
		<category><![CDATA[Orhun Abideleri]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.turkcemiz.net/?p=1107</guid>
		<description><![CDATA[1709&#8242;da Poltava muharebesinde esir düşen bu İsveçli subayı Ruslar Sibirya&#8217;ya sürmüşlerdir. Sürgünde 13 sene kalan ve Messerschmidt&#8217;e kılavuzluk ederek serbestçe gezip dolaştığı yerlerde incelemelerde bulunan Strahlenberg 1722&#8242;de vatanına döndükten sonra 1930&#8242;da araştırmalarının neticesini yayınlamış ve bu arada eserinde meçhul Yenisey kitabelerinden de bahsederek bazılarını yayımlamıştır. Bu yayın derhal ilim aleminin dikkatini çekmiş ve Orhun âbidelerinden [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: justify;"><img class="alignleft" title="Orhun Abideleri" src="http://i54.tinypic.com/xc63x4.jpg" alt="Orhun Abideleri" width="270" height="186" />1709&#8242;da Poltava muharebesinde esir düşen bu İsveçli subayı Ruslar  Sibirya&#8217;ya sürmüşlerdir. Sürgünde 13 sene kalan ve Messerschmidt&#8217;e  kılavuzluk ederek serbestçe gezip dolaştığı yerlerde incelemelerde  bulunan Strahlenberg 1722&#8242;de vatanına döndükten sonra 1930&#8242;da  araştırmalarının neticesini yayınlamış ve bu arada eserinde meçhul  Yenisey kitabelerinden de bahsederek bazılarını yayımlamıştır. Bu yayın  derhal ilim aleminin dikkatini çekmiş ve Orhun âbidelerinden bir iki  asır öncesine âit bulunan Yenisey kitabeleri arka arkaya bulunmaya  başlamıştır. Nihayet 1899&#8242;da Rus bilgini Yadrintsev, sonradan Kül Tigin  ve Bilge Kağan âbideleri olduğu anlaşılan Orhun kitabelerini bulmuş,  bunun üzerine 1890 tarihinde He-ikel&#8217;in başkanlığında, bir Fin, 1891&#8242;de  de Radloff-&#8217;un başkanlığında bir Rus ilmî sefer heyeti mahalline  gönderilmiştir. Her iki sefer heyeti de âbideleri yakından tetkik etmiş  ve fotoğraflarını alarak dönmüştür.</p>
<p style="text-align: justify;">Fin heyeti getirdiği mükemmel fotoğrafları Avrupa ilim merkezlerine  dağıtmış, öte yandan hem Fin heyeti, hem de Radloff getirdikleri  malzemenin fotoğraflarını büyük atlaslar halinde neşretmişlerdir. Bu  atlas yayınları ile âbidelerin okunması çalışmaları hızlanmış ve daha  başka yazıları da çözmüş bulunan Danimarkalı büyük âlim Vilhelm Thomsen,  kısa bir zaman sonra, 1893&#8242;te Orhun yazısını çözmeye muvaffak olmuştur.  Önce, âbidelerde çok geçen tengri, Türk ve Kül tigin kelimelerini çözen  Thomsen, sonra bütün âbideleri okumuş ve böylece Türk milletinin ebedî  minnettarlığına mazhar olmuştur.</p>
<p style="text-align: justify;">Artık bu çözümden sonra bir yandan Thomsen, bir yandan Radloff  abidelerin metni ve tercümeleri üzerinde adeta yarışa girmişler, bunu  diğer âlimler takip etmiş ve zamanımıza kadar bu büyük Türk âbideleri  elden düşmemiştir.</p>
<p class="alignleft" style="text-align: justify;"></p>
<p style="text-align: justify;">Amerika&#8217;dan Japonya&#8217;ya kadar Avrupa&#8217;da ve medeni âlemde hemen hemen her  dilde bu âbideler üzerinde araştırmalar yapılmış, 6 tanesi büyük olan  Orhun harfli yeni kitabeler ve metinler bulunmuş, neşirler birbirini  kovalamıştır. Son olarak genç Türk âlimi Talât Tekin Amerika&#8217;da Orhun  Türkçesinin mükemmel bir gramerini ve kitabelerin yeni bir neşrini  yapmıştır. Son zamanlarda Orhun sahası arkeolojik araştırmalarda da ön  plâna geçmiş ve burada yüzlerce heykel, balbal, çeşitli eserler .ve  şehir harabeleri bulunmuştur. Bu arada Çekoslovak âlimi L. Jisl Kül  Tigin heykelinin başını da bulup gün ışığına çıkarmıştır.</p>
<p style="text-align: justify;">Bugün, Orhun kitabeleri üzerinde yapılan araştırmaların adları bile bir  kitap teşkil eder. Biz kitabın sonunda bunlardan ancak kısa bir  bibliyografya vermekle yetineceğiz. Orhun âbidelerinin manzum olduğunu  ileri sürenler vardır. Hatta Rus bilgini İya Vasilyevna Stebleva bu  hususta geniş bir deneme yapmış ve âbideleri manzum olarak  yayınlamıştır. Tabiî, bu görüş doğru değildir. Fakat âbidelerdeki dilin  ve üslûbun ahengini göstermesi bakımından dikkate değer bir husustur.</p>
<p style="text-align: justify;">Boğaziçi Yayınevi&#8217;nin ilk kitabı olarak, Orhun âbidelerinin yeni bir  neşrini yapıyoruz. Bu neşirde en büyük ve en mühim üç âbideyi, Kül  Tigin, Bilge Kağan ve Tonyukuk âbidelerini veriyoruz. Kitabımız Ön söz,  bibliyografya, Orhun yazısı, metin, tercüme, sözlük ve vesikalar  bölümlerini içine almaktadır.</p>
<p style="text-align: justify;">Metin kısmında âbidelerin asılları ve belli başlı bütün neşirleri  karşılaştırılarak son bir neşir yapılmış ve bu arada tereddütlü noktalar  için bazı yeni tekliflerde bulunulmuştur. Kül Tigin ve Bilge Kağan  âbidelerinin benzeyen satırları şimdiye kadar umumiyetle Kül Tigin  âbidesinde çift satır halinde yayınlanmış veya farklara işaret  edilmiştir. Her iki halde de Bilge Kağan âbidesinin yalnız fazla  kısımları müstakil yayınlanmıştır. Biz hem Bilge Kağan âbidesinin  bütünlüğünü göstermek maksadiyie, hem de kolay istifadeyi temin için hem  metin, hem tercüme bölümünde âbideyi bütün olarak verdik. İki âbidenin  benzeyen kısımlarını iki nüsha gibi kullanarak birbirini tamamladık.  Türk çocukları 1250 sene evvelki Türk-çeyi&#8217;bu metin bölümünde yakından  göreceklerdir.</p>
<p style="text-align: justify;">Tercüme bölümünde metnin kelime kelime çevrilmesine, aynen tercümesine  itina edilmiş, serbest tercümeden ve tefsirlerden kaçınılmıştır. Buna  mukabil sözlük bölümünde kelimelerin ikinci, üçüncü mânaları ve  tefsirleri de verilmiştir. Sözlük bölümünde bütün kelimeler verilmiştir.</p>
<p style="text-align: justify;">Metinler bölümünde ise âbidelerin S. E. Malov ve H. N. Orkun  yayımlarından bazı fotoğraflar verilmiştir. Gerçekten Orhun âbidelerini,  bugün Türkiye&#8217;den binlerce kilometre uzakta eski Türk yurdunda, bugünkü  Moğolistan&#8217;da Türklüğün şehadet parmakları olarak yükselen bu mübarek  taşları kana kana okumak, her kelimesi üzerinde derin derin düşünmek,  resimlerini huşu içinde seyrederek ruhu yıkamak, her Türk için millî  ibâdettir. İşte bu kitap, bu ibâdetin hizmetine sunulmaktadır.</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.turkcemiz.net/orhun-abideleri-3.html/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Orhun Abideleri 1</title>
		<link>http://www.turkcemiz.net/orhun-abideleri-1.html</link>
		<comments>http://www.turkcemiz.net/orhun-abideleri-1.html#comments</comments>
		<pubDate>Thu, 21 Apr 2011 11:05:46 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Uğur</dc:creator>
				<category><![CDATA[Türk Dili Ailesi]]></category>
		<category><![CDATA[Orhun Abideleri]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.turkcemiz.net/?p=1104</guid>
		<description><![CDATA[(Prof. Dr. Muharrem Ergin&#8217;in &#8220;Orhun Abideleri&#8221; adlı kitabının ön sözünden alınmıştır&#8230;) Türk adının, Türk milletinin isminin geçtiği ilk Türkçe metin. İlk Türk tarihi. Taşlar üzerine yazılmış tarih. Türk devlet adamlarının millete hesap vermesi, milletle hesaplaşması. Devlet ve milletin karşılıklı vazifeleri. Türk nizamının, Türk töresinin, Türk medeniyetinin, yüksek Türk kültürünün büyük vesikası. Türk askeri dehasının, Türk [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: justify;"><img class="alignleft" title="Orhun Abideleri" src="http://i54.tinypic.com/xc63x4.jpg" alt="Orhun Abideleri" width="270" height="186" />(Prof. Dr. Muharrem Ergin&#8217;in &#8220;Orhun Abideleri&#8221; adlı kitabının ön sözünden alınmıştır&#8230;)</p>
<p style="text-align: justify;">Türk adının, Türk milletinin isminin geçtiği ilk Türkçe metin. İlk Türk  tarihi. Taşlar üzerine yazılmış tarih. Türk devlet adamlarının millete  hesap vermesi, milletle hesaplaşması. Devlet ve milletin karşılıklı  vazifeleri. Türk nizamının, Türk töresinin, Türk medeniyetinin, yüksek  Türk kültürünün büyük vesikası. Türk askeri dehasının, Türk askerlik  san&#8217;a-tının esasları. Türk gururun ilâhi yüksekliği. Türk feragat ve  faziletinin büyük örneği. Türk içtimai hayatının ulvi tablosu. Türk  edebiyatının ilk şaheseri. Türk hitabet sanatının erişilmez şaheseri.  Hükümdarâne eda ve ihtişamlı hitap tarzı. Yalın ve keskin üslûbun  şaşırtıcı numunesi. Türk milliyetçiliğinin temel kitabı. Bir kavmi bir  millet yapabilecek eser. Asırlar içinden millî istikameti aydınlatan  ışık. Türk dilinin mübarek kaynağı. Türk yazı dilinin ilk, fakat  harikulade işlek örneği. Türk yazı dilinin başlangıcını milâdın ilk  asırlarına çıkartan delil. Türk ordusunun kuruluşunu en az 1250 sene  öteye götüren vesika. Türklüğün en büyük iftihar vesilesi olan eser.  İnsanlık âleminin sosyal muhteva bakımından en manalı mezar taşları.  Dünyanın bugün belki de en büyük meselesi olan Çin hakkında 1250 sene  evvelki Türk ikazı. vs. vs.</p>
<p class="alignleft" style="text-align: justify;"></p>
<p style="text-align: justify;">Orhun âbidelerini vasıflandırmak isteyince, insanın zihninde işte bu  gibi ifadeler sıralanmaktadır. Orhun âbideleri Göktürk devrinden kalma  kitabelerdir. Göktürkler, milâttan önceki asırlarda Hunlar tarafından  kurulup, değişen sülâleler ve boylar idaresinde devam edegelen Asya&#8217;daki  büyük Türk imparatorluğunun 6. asırla 8. asır arasındaki devresinde  hüküm sürmüşlerdir. 6. asrın ilk yarısında Türk devletinin başında  Avarlar bulunuyordu. 552 tarihinde Bumın Kağan Avar idaresine son  vererek Türk devletinin Göktürk hanedanı devrini açtı. O devirde büyük  kağanlığın merkezi devletin doğu kısmında idi ve batı kısmı da doğuya  bağlı tâbi bir kağanlıkla idare ediliyordu. Bumın Kağanın kardeşi İstemi  Kağan da 576&#8242;ya kadar bu batı bölümünün kağanı idi.</p>
<p style="text-align: justify;">Bumın Kağan, Göktürk hâkimiyetini kurduğu sene içinde Öldü ve sırasıyla  üç oğlu, büyük kağanlık yaptılar. Birincisi 553&#8242;te, ikincisi 553-572&#8242;de,  üçüncüsü de 572-581 tarihlerinde hüküm sürdüler. Bunlardan ikincisi  olan Mukan zamanında devlet Mançurya&#8217;dan İran&#8217;a kadar uzanan kuvvetli  bir imparatorluk hâline geldi. Daha sonra devlet, bir yandan kuvvetli  hakanların yokluğu ve devleti teşkil eden kavimlerin çekişmeleri, öte  yandan bilhassa Çin entrikası yüzünden bir sürü karışıklıklar geçirdi ve  nihayet 630&#8242;da devletin asıl doğu kısmı Çin hâkimiyetine geçti. Zamanla  Çin hâkimiyeti batı kısmına da sira&gt; ~; etmeğe başladı. Fakat bu Çin  esareti daha fazla devam etmedi ve Kutluğ Kağan veya ikinci adıyla  îltiriş Kağan, Çin hâkimiyetine son vererek 680-682 senesinde devleti  yeniden toparladı. İltiriş Kağan ve 691&#8242;de ölünce yerine geçen kardeşi  Kapgan Kağan idaresinde devlet yeniden eski haşmetini buldu.</p>
<p style="text-align: justify;">İltiriş Kağan&#8217;ın Bilge ve Kül Tigin adlı iki oğlu vardı. Öldüğünde  bunlar 8 ve 7 yaşlarında idiler. Kapgan Kağan 716&#8242;da ölünce idareyi onun  oğullan almak istedi. Fakat Bilge ve Kül Tigin kardeşler buna mâni  olarak ve amcazadelerini tasfiye ederek babalarının devletine el  koydular ve Bilge Kağan hükümdar oldu. İki kardeş babalarının ve  amcalarının devrinden kalmış ihtiyar vezir, Bilge Kağan&#8217;ın kayınpederi  Tonyukuk&#8217;un da yardımıyla devleti daha da kuvvetlendirdiler. Sonra  731&#8242;de Kül Tigin, 734&#8242;te de Bilge Kağan öldü. Bilge Kağan&#8217;ın ölümünden  10 sene kadar sonra da Uygurlar, devleti ele geçirerek 745&#8242;te Göktürk  hâkimiyetine son verdiler.</p>
<p style="text-align: justify;">İşte bu kitapta sunduğumuz Orhun âbideleri, bu Türk hanedanının Bilge  Kağan devrinin mansulleri-dir. Birincisi olan Kül Tigin âbidesini  ağabeyisi Bilge Kağan 732&#8242;de diktirmiş, ikincisi olan Bilge Kağan  âbidesini de ölümünden bir yıl sonra 735&#8242;te kendi oğlu olan kağan  diktirmiştir. Üçüncü olarak verilen Tonyukuk âbidesi ise 720-725  senelerinde kendisi tarafından dikilmiştir. Orhun civarında Orhun yazısı  ile yazılı daha başka kitabeler de bulunmuştur. Belli başlıları altı  tanedir. Fakat bunların en büyükleri ve mühimleri bu üç tanesidir.</p>
<p style="text-align: justify;">Orhun âbidelerine Orhun kitabeleri de denir. Şüphesiz bunlar kitabedir.  Fakat hem maddî bakımdan, hem manevi bakımdan bu kitabeler söz götürmez  birer abidedirler. Muhtevaları gibi heybetli yapıları da âbide  hüviyetindedir. Onun için bunları ifade eden en iyi isim Orhun âbideleri  tâbiridir.</p>
<p style="text-align: justify;">Kül Tigin âbidesi, kağan olmasında ve devletin kuvvetlenmesinde birinci  derecede rol oynamış bulunan kahraman kardeşine karşı Bilge Kağan&#8217;ın  duyduğu minnet duygularının ve kendisini sanatkârane bir vecd ve  coşkunluğun içine atan müthiş teessürün ebedî bir ifadesidir. Bilge  Kağan bu ruh hâli ile âbide inşaatının başında oturup, eserin  hazırlanmasına bizzat nezaret etmiştir. Abidedeki ulvî ve mübarek hitabe  onun ağzından yazılmıştır, âbidede o konuşmaktadır, müellif odur.</p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"><strong>Yazının devamı: <a title="Orhun Abideleri 2" href="http://www.turkcemiz.net/orhun-abideleri-2.html " target="_self">Orhun Abideleri &#8211; sayfa 2</a></strong></span></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.turkcemiz.net/orhun-abideleri-1.html/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>29 Harf Yeter</title>
		<link>http://www.turkcemiz.net/29-harf-yeter.html</link>
		<comments>http://www.turkcemiz.net/29-harf-yeter.html#comments</comments>
		<pubDate>Thu, 14 May 2009 19:09:48 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Uğur</dc:creator>
				<category><![CDATA[Dil Bilgisi]]></category>
		<category><![CDATA[Haberler]]></category>
		<category><![CDATA[Türk Dili Ailesi]]></category>
		<category><![CDATA[türk abecesi]]></category>
		<category><![CDATA[türkçe]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.turkcemiz.net/?p=985</guid>
		<description><![CDATA[Atatürk&#8217;ün öncülüğünde yapılan Harf Devrimiyle kazandığımız 29 harf yeterlidir. Ne doğudan, ne batıdan harf almak gerekir. Atatürk&#8217;ün Harf Devrimini yasayla güvence altına almasının önemi günümüzde daha iyi anlaşılmaktadır; &#8220;bazı sesleri daha iyi karşıladığı&#8221; sanılan Arap abecesini dinsel açıdan köprü yapmaya çalışmak yanlıştır. Üstelik çokları bu 29 harfi nasıl söyleyeceğini hâlâ öğrenememiştir. Bu nedenle ikide bir [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: justify;"><span style="font-family: Arial;"><span style="font-size: x-small;">Atatürk&#8217;ün öncülüğünde yapılan Harf Devrimiyle kazandığımız 29 harf yeterlidir. Ne doğudan, ne batıdan harf almak gerekir. Atatürk&#8217;ün Harf Devrimini yasayla güvence altına almasının önemi günümüzde daha iyi anlaşılmaktadır; &#8220;bazı sesleri daha iyi karşıladığı&#8221; sanılan Arap abecesini dinsel açıdan köprü yapmaya çalışmak yanlıştır.</span></span></p>
<p><span style="font-family: Arial;"><span style="font-size: x-small;"> Üstelik çokları bu 29 harfi nasıl söyleyeceğini hâlâ öğrenememiştir. Bu nedenle ikide bir toplumun kafasını karıştıranları bir kez daha uyarıyoruz. Sorun ne abecemizdedir, ne dilimizde&#8230; Sorun Türkçe sevgisi eksikliğidir. Sular tersine akmaz; Harf ve Dil Devrimleri yok sayılamaz! Sayılamayacağını tarih onlarca kez kanıtlamıştır. Tarih, Atatürk&#8217;ü yüzlerce kez doğrulamıştır!</span></span></p>
<p><span style="font-family: Arial;"><span style="font-size: x-small;"> <strong>Türkçeyi sevmek yeter!</strong></span></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="font-family: Arial;"><span style="font-size: x-small;"><strong><em>Dil Derneği</em><br />
</strong></span></span></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.turkcemiz.net/29-harf-yeter.html/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Türkçenin Genel Özellikleri</title>
		<link>http://www.turkcemiz.net/turkcenin-genel-ozellikleri.html</link>
		<comments>http://www.turkcemiz.net/turkcenin-genel-ozellikleri.html#comments</comments>
		<pubDate>Thu, 14 May 2009 19:06:21 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Uğur</dc:creator>
				<category><![CDATA[Dil Bilgisi]]></category>
		<category><![CDATA[Türk Dili Ailesi]]></category>
		<category><![CDATA[türkçe]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.turkcemiz.net/?p=983</guid>
		<description><![CDATA[Türkçenin Genel Özellikleri TÜRK DİLİNİN AİT OLDUĞU DİL AİLESİ, GENEL ÖZELLİKLERİ Türkçe, diğer Türk dilleriyle birlikte Altay dil ailesinin bir kolunu oluşturur. Bu ailenin diğer üyeleri Moğolca, Mançu-Tunguzca ve Korecedir. Japoncanın Altay dil ailesinin bir üyesi olup olmadığı konusu tartışılmaktadır. Türkçe, diğer Altay dilleri gibi eklemeli, yani sözcüklerin eklerle yapıldığı ve çekildiği, sondan eklemeli bir [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: justify;"><strong><span style="color: #ff0000;">Türkçenin Genel Özellikleri<br />
TÜRK DİLİNİN AİT OLDUĞU DİL AİLESİ, GENEL ÖZELLİKLERİ</span></strong></p>
<p style="text-align: justify;">Türkçe, diğer Türk dilleriyle birlikte Altay dil ailesinin bir kolunu oluşturur. Bu ailenin diğer üyeleri Moğolca, Mançu-Tunguzca ve Korecedir. Japoncanın Altay dil ailesinin bir üyesi olup olmadığı konusu tartışılmaktadır.</p>
<p style="text-align: justify;">Türkçe, diğer Altay dilleri gibi eklemeli, yani sözcüklerin eklerle  yapıldığı ve çekildiği, sondan eklemeli bir dildir.</p>
<p style="text-align: justify;">Türkçe sözcüklerde,  Arapça, Almanca vb. dillerde görülen erillik, dişillik (yani cinsiyet ayrımı)  özelliği yoktur.</p>
<p style="text-align: justify;">Türkçede sayı sıfatlarından sonra gelen adlar çoğul eki  almazlar. Yani üç ağaçlar değil üç ağaç.</p>
<p style="text-align: justify;">Önlük-artlık (kalınlık-incelik) ve düzlük-yuvarlaklık uyumları vardır. İlk uyuma göre bir sözcükteki ünlüler ya hep art veya ön, ikinci uyuma göre de ya hep düz veya yuvarlak olurlar.</p>
<p style="text-align: justify;">f, j ve h ünsüzleri Türkçe kökenli sözcüklerde bulunmazlar. (Bir kaç Türkçe sözcükte başka seslerden değişmiş olarak f görülebilir: öfke &lt; öpke, ufak &lt; ubak vb.)</p>
<p style="text-align: justify;">Türkçe sözcüklerde söz başında bulunabilen ünsüz  sayısı sınırlıdır: b, ç, d, g, k, s, t, v, y.</p>
<p style="text-align: justify;">c ünsüzü, söz başında  başka ünsüzlerden değişmiş olarak bir kaç sözcükte bulunur: cibinlik &lt; çıpın  vb.</p>
<p style="text-align: justify;">n ünsüzü Türkçe kökenli sözcükler içinde yalnız ne ve türevlerinde  bulunur: ne, neden, niçin, nasıl vb.</p>
<p style="text-align: justify;">p ünsüzü de söz başında, bir kaç  Türkçe sözcükte b&#8217;den değişmiş olarak bulunur: piş- &lt; biş-, parmak &lt;  barmak vb.</p>
<p style="text-align: justify;">Kaynak :  <a href="http://www.dilimiz.gen.tr/ozellikler/genel.html" target="_blank">http://www.dilimiz.gen.tr/ozellikler/genel.html</a></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.turkcemiz.net/turkcenin-genel-ozellikleri.html/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Günümüz Türkçesinde Yozlaşma</title>
		<link>http://www.turkcemiz.net/gunumuz-turkcesinde-yozlasma-t2722.html</link>
		<comments>http://www.turkcemiz.net/gunumuz-turkcesinde-yozlasma-t2722.html#comments</comments>
		<pubDate>Fri, 29 Feb 2008 10:35:21 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Uğur</dc:creator>
				<category><![CDATA[Ar-Ge]]></category>
		<category><![CDATA[Türk Dili Ailesi]]></category>
		<category><![CDATA[türkçe]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://wp.turkcemiz.net/?p=934</guid>
		<description><![CDATA[Her dil, kendisine göre bir yapı ve işleyiş düzenine sahiptir. Dilin bu yapı ve işleyiş düzenine, “dil bilgisi” veya “gramer” adı verilmektedir. “Yozlaşma” kavramını, dilin işte bu kendi yapı ve işleyişinde görülen bozulmaları, düzensizlikleri anlatmak üzere kullanıyoruz. Dilde yozlaşma, dilin işleyiş özellikleri olan geçerli kurallarını bir tarafa atıp dili gelişigüzel kullanarak, yapı ve işleyişindeki kuralların [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: justify;">Her dil, kendisine göre bir yapı ve işleyiş düzenine sahiptir. Dilin bu yapı ve işleyiş düzenine, <em>“dil bilgisi”</em> veya <em>“gramer” </em>adı verilmektedir.<strong><em> “Yozlaşma”</em></strong> kavramını, dilin işte bu kendi yapı ve işleyişinde görülen bozulmaları, düzensizlikleri anlatmak üzere kullanıyoruz.</p>
<p style="text-align: justify;"><strong><em>Dilde yozlaşma,</em></strong><em> dilin işleyiş özellikleri olan geçerli kurallarını bir tarafa atıp dili gelişigüzel kullanarak, yapı ve işleyişindeki kuralların işlemez hale getirilmesi, dilin işleyiş özelliklerini kaybedip bozulmasıdır.</em></p>
<p style="text-align: justify;">
<p class="alignleft"></p>
<p style="text-align: justify;">Günümüzde, başta görüntülü ve yazılı basında olmak üzere, hemen her seviyeden insanın konuşma ve yazılarında, Türkçenin, sanki hiçbir kuralı yokmuş gibi sorumsuzca kullanıldığını görüyoruz. Türkçe, <em>kelime seçimi,</em> <em>kelimelerin söylenişi</em> (<em>vurg</em>u ve <em>telâffuz</em>), <em>yazılışı </em>(<em>imlâ</em>), <em>kelime grubu ve cümle kurma</em> (söz dizimi) bakımından yapı ve işleyiş özellikleri (dil bilgisi kuralları-grameri) önemsenmeden veya sorumsuzca gelişigüzel kullanılarak veya yabancı dillerin anlatım kalıpları <em>–yabancı dillerin mantık yapısı ve söz dizimi- </em>taklit edilerek bozulup yozlaştırılmaktadır. Türkçeyi doğru ve güzel kullanmak, bazılarının zannettiği gibi sadece kullanılan kelimelerin seçiminde yerli veya yabancı kökenli oluşuna dikkat etmek değildir.<strong><em> Dili doğru ve güzel kullanmak,</em></strong><em> doğru ve uygun kelime seçmek, kelimeleri doğru söyleyip ve yazmak, doğru kelime grubu ve cümle kurmak yani dilin iç işleyiş düzenine uymak demektir. </em>Yabancı kelimeler, <em>dilin dış yapısı</em> ile ilgili bir konudur. Yabancı dillerle ilişkiler, çağın özelliklerine göre değişiklik gösterir. <strong><em>Dilimizin karşı karşıya bulunduğu asıl tehlike, kendi iç yapı ve işleyişindeki bozulmalardır.</em></strong></p>
<p style="text-align: justify;">Türkçenin bozulup yozlaşmasının temelinde elbette birden çok sebep bulunmakla birlikte, Atatürk’ün Türk milliyetçiliği anlayışıyla başlattığı <em>“dil inkılâbı”</em>nın hedefinden saptırılması temel sebeplerden birisidir. Atatürk’ün başlattığı <em>“Dil İnkılâbı”, </em>genel olarak 1945’ten (özellikle de 1960’lı yıllardan) 1980’li yıllara kadar, <em>“Arı Türkçecilik”, “Öz Türkçecilik” </em>adı altında sürdürülen <em>“dilde sürekli devrim” </em>anlayışına dayanan ideolojik bir zihniyetin eline geçmiştir.<span style="text-decoration: underline;"><span style="color: #800080;">[112]</span></span> Bu yıllarda Türkçenin sadeleştirilmesi,1980 öncesi Kurum mensuplarınca,<em> “Devrimci görüş kuralların tutsağı olmaz.” </em>metotsuzluğu ile yürütülmüştür.</p>
<p style="text-align: justify;">Millî kültürün devamlılığı ilkesine ve ilim metotlarına aykırı bir zihniyetle sürdürülen bu <em>devrimci </em>dil anlayışı, <em>tasfiyecilik-uydurmacılık </em>halini alarak dilde fakirleşmeye ve düzensizliğe yani dilin anarşiye sürüklenmesine sebep olmuştur.<span style="text-decoration: underline;"><span style="color: #800080;">[113]</span></span> Dilde <em>“uydurmacılık yolu” </em>açılınca da herkes kendi tasarrufuna göre keyfî olarak kelime uydurmaya yönelmiş; kendisini bu konuda yetkili görmüştür. Bir taraftan Türkçenin malı olmuş, anlam sınırları ve çağrışımları bilinen kelimeler, dilimizden <em>tasfiye edilirken </em>diğer taraftan hangi kavramın karşılığı olduğu bilinmeyen veya anlam sınırları ve çağrışımları belirsiz <em>uydurma kelimeler </em>dile sokularak, bugün dilde yaşadığımız kavram kargaşasına yol açılmıştır. Uydurulan kelimelerin,<em> -hatta bazen doğru türetilmiş kelimelerin bile-</em> hangi kavramın veya neyin karşılığı olduğu açıkça bilinemediğinden, aynı kelime birden çok kavramın veya nesne karşılığı olarak kullanılmaya başlanmıştır.</p>
<p style="text-align: justify;">Böylece Türkçe, yüzyılların birikimi olan kelime zenginliğinin sağladığı <strong><em>“anlam ve anlatım incelikleri</em>”</strong>ni kaybederek hem kelime ve kavramca fakirleştirilmiş hem de bu fakirleşmenin sonucu <strong><em>“anlam </em>ve <em>anlatım boşluğu”</em> </strong>ile karşı karşıya kalmıştır. Yüzlerce yıldan beri dilimize yerleşmiş, dilimizin malı olmuş anlam ve kavram sınırları belli kelimelerin, <em>Öz Türkçecilik </em>gibi çekici bir propaganda ile zihnimizden silinerek yerine konulmak istenilen uydurma veya ihtiyaç yokken türetilen yeni kelimeler, zihnimizdeki kavramları tam karşılayamamıştır. Bu yüzden ortaya çıkan anlam boşluğu, yabancı kelimelerle doldurulmaya başlanmış; Böylece dilde <em>“<strong>yabancılaşma</strong>”</em>ya davetiye çıkarılmıştır.</p>
<p style="text-align: justify;">Özetlemek gerekirse,</p>
<p style="text-align: justify;">-<em>Politik ve ideolojik anlayışa dayanan “tasfiyeci-uydurmacı” dil anlayışı,</em><br />
<em>-Millî duygu ve şuur eksikliği,</em><br />
<em>-Okullarımızdaki Türkçe eğitim ve öğretiminin yetersizliği, </em><br />
<em>-Basın–yayın organlarının dili önemsemeyen tutumları, </em><br />
<em>-Yabancı dil hayranlığı ve yabancı dille öğretim,</em><br />
<em>-Yabancı kültürlerin baskısı, </em></p>
<p style="text-align: justify;">gibi birbirine bağlı pek çok sebeple günümüzde Türkçede, kendi yapı ve işleyişine uygun olmayan kullanışlar yaygınlaşmaktadır. Bu durum, bir taraftan dilin bozulup yozlaşmasına sebep olurken diğer taraftan da yabancılaşmasını kolaylaştırmaktadır. Böylece Yozlaşma ve yabancılaşma, birbirini beslemektedir.</p>
<p style="text-align: justify;"><strong><em>Günümüz Türkçesindeki yozlaşmayı</em></strong> ve sebeplerinişu başlıklar altında toplamak mümkündür:</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>a) </strong><em>“Türkçeleşme” Adına Kelime Uydurmacılığı</em><br />
<strong>b) </strong><em>Kelimelerin Uygun ve Doğru Seçilmemesi</em><br />
<strong>c) </strong><em>Bazı Yardımcı Fiillerin Yanlış Kullanılması</em><br />
<strong>d) </strong><em>Bazı kelimelerin söyleniş ve İmlâsındaki Yanlışlıklar</em><br />
<strong>e) </strong><em>İsim ve Sıfat Tamlamalarının Bozulması</em></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: red;"><strong><em>a) </em></strong><em>“Türkçeleşme” Adına Kelime Uydurmacılığı</em></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: red;"><strong>b) </strong><em>Kelimelerin Uygun ve Doğru Seçilmemesi</em></span></p>
<p style="text-align: justify;">Dili doğru ve güzel kullanmak, kelime seçimi ile başlar. Dildeki her kelime bir nesne veya kavramın karşılığıdır. Her kelimenin zihnimizde ayrı anlamı ve çağrışımları vardır. Bu açıdan dildeki eş anlamlı veya yakın anlamlı kelimeler, benzerlerinden farklı anlam incelikleri taşır. Bazı kelimeler, sözlüklerde aynı anlamda gösterilseler bile kullanılış yerleri farklıdır. Onun için kelimeleri, anlamını ve kullanılış yerini bilerek kullanmak gerekir. Kelimelerin anlam ve kullanılış inceliklerine dikkat etmeden birini diğerinin yerine kullanmak, kavram kargaşasına, anlam ve anlatım belirsizliğine sebep olur.</p>
<p style="text-align: justify;">Meselâ ,<br />
<em><strong>-</strong> <strong>besili </strong></em>, <em>iyi bakımlı, semiz hayvan</em> için kullanılır, insan için kullanılmaz. <em>Biraz önce içeriye besili bir delikanlı girdi, </em>şeklinde kullanılmaz.</p>
<p style="text-align: justify;"><strong><em>-</em></strong> <strong><em>yağız, </em></strong><em>“esmer, kara, doru” </em>demektir. Türkçede <em>insan çehresi </em>ve <em>at rengi </em>için kullanılır:<br />
<em>“Yağız atlar kişnedi, meşin kırbaç şakladı” </em>gibi.<br />
Yine <em>yağız </em>kelimesinin sözlük anlamına bakıp, <em>yağız bir elbise aldım, </em>diyemeyiz.</p>
<p style="text-align: justify;"><strong><em>-Baş, kafa, kelle </em></strong>kelimeleri yakın anlamlıdır. Fakat her birinin dildeki kullanılış yeri ayrıdır. Birini diğerinin yerine kullanmak doğru olmaz. <em>Başçavuş </em>yerine <em>kafaçavuş; ustabaşı </em>yerine <em>ustakafa; kelle çorbası </em>yerine <em>baş çorbası </em>veya <em>kafa çorbası; köşe başı </em>yerine <em>köşe kafası </em>demek saçmalık olur. <em>Kafası çalışmıyor </em>yerine <em>başı çalışmıyor; kafası bozuk </em>yerine <em>başı bozuk </em>denilmez, denilse de aynı anlamı taşımaz.</p>
<p style="text-align: justify;"><strong><em>Dikmek, </em></strong><em>fidan </em>için<strong><em>; ekmek, </em></strong><em>tohum </em>içinkullanılır<em>.</em></p>
<p style="text-align: justify;"><em><strong>Miyavlamak, </strong></em>kedi için; <strong><em>havlamak,</em></strong> köpek için;<strong><em> melemek,</em></strong> koyun kuzu için; <strong><em>kişnemek, </em></strong>at için kullanılır. Hepsi de hayvanların çıkardığı sesleri anlatır diye birini diğerinin yerine kullanamayız. Meselâ <em>at</em>, <em>miyavladı</em>; <em>kedi</em> <em>meledi; kuzu</em> <em>kişnedi</em> denilmez. Bu kelimelerin hiç birisi insan için kullanılmaz. Kullanılırsa ya hakaret veya başka bir maksatla kullanılır. Burada verdiğimiz açık örnekler, bütün kelimeler için geçerlidir. <strong><em>Dildeki her kelime, kendisine yüklenen kavramı, anlam değerini ifade için kullanılır </em></strong><em>veya <strong>kullanılmalıdır. </strong></em></p>
<p style="text-align: justify;">Günümüzde Türkçenin içine düştüğü sıkıntı veya yozlaşma yönlerinden birisi, zihnimizde canlandırıp anlatmak istediğimiz nesne veya kavramı, tam olarak karşılayacak kelimenin seçiminde gösterilen dikkatsizliktir. Bazı kelimeler, kesin anlamları düşünülmeden veya bilinmeden farklı kavram veya nesnelerin karşılığı olan başka kelimelerin yerine kullanılmaktadır. Özellikle bazı kelimeler, modalaştırılarak <em>“maymuncuk kelime”</em>veya<em> “çanta kelime”</em>durumuna getirilmekte ve olur olmaz yerde kullanılmaktadır. Anlam inceliklerine, nüanslarına dikkat edilmeden birden çok kelimenin yerine kullanılan veya yanlış kullanılarak birden çok kelimenin anlamı yüklenilen kelimelere<strong><em> “maymuncuk kelime”</em></strong> veya “<strong><em>çanta kelime”</em></strong> denilmektedir.</p>
<p style="text-align: justify;">Maymuncuk kelime kullanmak, insan zihnindeki kavram fakirliğinden, kelime darlığından veya dili doğru ve güzel kullanmayı bilmemekten ortaya çıkmaktadır. Birbirinden farklı, birden çok kavram ve nesne için tek bir kelimenin kullanılması, hem insanın duygu ve düşünce dünyasını daraltmakta hem de dili fakirleştirip yozlaştırmaktadır. Maymuncuk kelime kullanmanın, kelimelerin anlam ve çağrışım zenginliğini gösteren <em>mecaz </em>ile bir ilgisi yoktur.</p>
<p style="text-align: justify;">Günümüzde Türkçe, kelime seçimi açısından doğru ve güzel kullanılmamaktadır. Hatta dilimizi yozlaştıracak kadar da kötü kullanılmaktadır. Zihnimizdeki <em>kelime </em><em>fakirliği</em> veya <em>kavram kargaşası</em> sebebiyle, bazı kelimelerin, anlam ve kullanılış inceliklerine dikkat edilmeden yanlış olarak birçok kelimenin yerine kullanılması, hem anlam belirsizliğine hem dilimizin kötü kullanmasına sebep olmaktadır. Günümüzde genellikle yanlış kullanılan <em>“maymuncuk” </em>veya diğer adıyla <em>“çanta” </em>kelimelere bazı örnekler verelim:</p>
<p style="text-align: justify;"><em><strong><span style="text-decoration: underline;"><span style="color: red;">Aşama</span></span></strong></em></p>
<p style="text-align: justify;">Dil bilgisi bakımından yapısı uydurma olan bu kelime, <em>“merhale, kademe, basamak, safha, hamle, derece, rütbe, mertebe, kerte, evre, paye, seviye, gelişme, iyileşme vb” </em>kelimelerinin her biri yerine kullanılmaktadır. <em>Öz Türkçecilik </em>adına sürdürülen <em>tasfiyecilik-uydurmacılık </em>anlayışının tipik bir örneğidir.<span style="text-decoration: underline;"><span style="color: #800080;">[114]</span></span></p>
<p style="text-align: justify;"><strong><em>Tarama Sözlüğü’</em></strong>ndeki <em>“mağlubetmek” </em>ve <strong><em>Derleme Sözlüğü</em></strong>’ndeki <em>“yemek yemek” </em>anlamlarında gösterilen <em>aşamak </em>fiilinin yukarıda sıraladığımız kelimelerin anlamları ile bir ilgisi yoktur. Tarama ve Derleme Sözlüklerindeki <em>aşamak </em>fiili, <em>“aş” </em>isminden <em>kan-a-, yaş-a- </em>örneklerindeki <em>-a fiilden isim yapma eki </em>ile yapılmış bir fiildir. Bu fiilden tekrar yapılan <em>aşama&lt;aş-a-ma </em>fiil ismi de <em>“yemek yeme”</em> anlamında olabilir.<span style="text-decoration: underline;"><span style="color: #800080;">[115]</span></span> <em>Aşama, </em><em>aş- (mak) </em>fiilinden yapılmış ise, o zaman da uydurma olur: <em>gel-eme, yaz-ama</em>,<em>koş-ama </em>vb gibi. Fakat biz burada kelimenin yapısı ile değil kullanılışı ile ilgileniyoruz. <em>Aşama </em>kelimesinin kullanıldığı cümlelerde anlam bulanıktır. Yani hangi kavramın karşılığı olarak kullanıldığını ancak kullanan bilmektedir:</p>
<p style="text-align: justify;"><em>-Futbol millî takımımız iyi bir aşama kaydetti. </em></p>
<p style="text-align: justify;"><strong><span style="text-decoration: underline;"><span style="color: red;">Sorun</span></span></strong></p>
<p style="text-align: justify;"><em>“Mesele, problem” </em>karşılığı uydurulan <strong><em>sorun</em></strong><em>, dava, dert, tasa, kaygı, konu, iş </em>vb birçok kelime yerine uluorta kullanılmaktadır:<br />
<em>Önemli değil&gt; sorun değil. </em><br />
<em>Aramızda bir anlaşmazlık yok &gt; Aramızda sorun yok.</em><br />
<em>Paraya ihtiyacım var&gt; para sorunum var.</em><br />
<em>Yemeğimi yedim&gt; yemek sorunu tamam</em><br />
Son yıllarda bir de <em>“sorun yaşamak” </em>ifadesi moda oldu. <em>“Bilgisayarım arıza yaptı.”</em> yerine <em>“Bilgisayarda sorun yaşadım.” </em>vb cümlelere sık sık rastlamaya başladık.<br />
Gerekli gereksiz her kavram veya durum, <em>“sorun” </em>kelimesine bağlanabilmektedir.</p>
<p style="text-align: justify;"><strong><span style="text-decoration: underline;"><span style="color: red;">Beğeni</span></span></strong></p>
<p style="text-align: justify;">TDK Özleştirme Kılavuzu’nda <em>zevk </em>karşılığı gösterilen <em>beğeni </em>kelimesi, sık sık <em>takdir </em>yerine de kullanılmaktadır. Bazen de <em>“Sunucu olarak seyircinin<strong> beğenisini</strong> alabilmeliyim.” </em>gibi hangi anlama geldiği bilinmeyen kullanışları da görülmektedir. Halbuki <em>zevk, takdir </em>ve <em>beğenmek </em>dilimizde eskiden beri kullanılan ve ayrı ayrı kavramların karşılığı olan kelimelerdir. İnsan <em>zevk </em>almadığıveya <em>beğenmediği </em>bir şeyi, durumu, eseri, davranışı, <em>takdir</em> edebilir. Bu ayrı kavramların karşılığı olan kelimelerden birini diğerlerinin yerine tercih ederek kullanmak, hem yanlıştır hem de dilin fakirleşme ve yozlaşma sebebidir.</p>
<p style="text-align: justify;"><span style="text-decoration: underline;"><span style="color: red;"><strong>Keyif</strong></span></span></p>
<p style="text-align: justify;">Sözlüklerde, <em>“Kendini iyi hissetme ve yaptığı şeylerden hoşlanma hissi, neşe; iç rahatlığı; alkol ve uyuşturucu maddelerin doğurduğu hafif sarhoşluk” </em>anlamları verilen <em>keyif </em>kelimesi, daha çok, <em>“biyolojik veya maddî haz” </em>ifadesi için kullanılır. Son yıllarda moda haline getirilerek yerli yersiz kullanılan tipik çanta kelimelerdendir. <strong><em>Keyifli</em></strong><em> kitap, <strong>keyifli</strong> maç, <strong>keyifli</strong> meslek, <strong>keyifli</strong> söyleşi, <strong>keyifli</strong> yazı, <strong>keyifli </strong>program; <strong>keyif</strong> aldım, <strong>keyif</strong> verdi; çok <strong>keyifli … vb. </strong></em>Farklı kelimelerle ifade edilebilecek bunlar ve benzeri kullanışlar sadece <em>keyif</em> kelimesine yüklenmektedir.</p>
<p style="text-align: justify;"><em>Keyif </em>kelimesi, dilimizdeki <em>zevk</em> ve zevkle ilgili ifade şekillerini de unutturarak dilimizi zevksizleştirmektedir. Dilimizde <em>“keyif”</em>in, <em>keyif sürmek, keyfi bozuk, keyfi yerinde, keyfî davranış, çakır keyif, keyif çatmak, keyiflenmek vs </em>gibi yaygın ve zengin bir kullanılış alanı vardır.<a href="http://w3.balikesir.edu.tr/%7Eiacar/btt.htm#_ftn116#_ftn116" target="_blank"><span style="text-decoration: underline;"><span style="color: #800080;">[116]</span></span></a> Ancak bunlar, yukarıdaki yanlış kullanışlardan farklıdır. Beğenilen, takdir edilen, hoşa giden, haz duyulan, heyecan veren iyi ve olumlu bulduğumuz her durum, iş ve nesne için <em>keyif’</em>in kullanılması yersiz ve yanlıştır.</p>
<p style="text-align: justify;"><strong><span style="text-decoration: underline;"><span style="color: red;">Onur</span></span></strong></p>
<p style="text-align: justify;">Fransızca <em>“honneur-onör”</em> den Türkçeleştirilen kelime, sözlüklerde <em>“şeref-haysiyet” </em>karşılığı gösterilmektedir. Ancak, <em>gurur, kibir, itibar, izzetinefis </em>karşılıklarında da kullanılmaktadır.<br />
<em>Şeref, haysiyet, gurur, kibir, itibar, izzetinefis </em>kelimelerini <em>“Arapça” </em>kökenli diye kullanmayanlar, bu altı kavramı bir kelimeye yükleyerek hem dilimizi fakirleştirmekte hem Türk milletini <em>şeref, haysiyet </em>ve<em> itibar’</em>dan mahrum bırakmaktadırlar. <em>Özleştirmecilik</em> adına yapılan bu tercih, aynı zamanda dilimizi yabancılaştırmaktadır. Ayrıca <em>“fahrî” </em>yerine de <em>“onur-sal” </em><em>-fahrî başkan </em>gibi<em>- </em>kullanılması konunun bir başka yönüdür.</p>
<p style="text-align: justify;"><strong><span style="text-decoration: underline;"><span style="color: red;">Kuşku</span></span></strong></p>
<p style="text-align: justify;">Sözlüklerde <em>“vehim, vesvese, işkil” </em>anlamları verilen <em>kuşku </em>dilimizde eskiden beri kullanılan kelimelerdendir. Günümüzde yanlış olarak <em>“şüphe, tereddüt, endişe, korku”</em> yerine de kullanılmaktadır. Kelimenin, bunlardan başka sözün gelişine göre ayrım yapılmadan <em>tasdik ifadesi </em>olarak<em>, </em><em>elbette, kesinlikle, muhakkak, mutlaka, herhalde vb </em>ifadeler yerine de kullanılması, dilimize zarar vermektedir.</p>
<p style="text-align: justify;"><span style="text-decoration: underline;"><strong><span style="color: red;">Söylem</span></strong></span></p>
<p style="text-align: justify;">Sözlüklerde, <em>“söyleyiş, telâffuz, ifade tarzı, üslûp, klişeleşmiş söz” </em>anlamları verilen bu kelimenin anlamı bulanıktır. Kullanıldığı cümlelere bakıldığında şu kavram ve kelimelere karşılık olduğu anlaşılmaktadır: <em>Fikir, iddia, teori, görüş, söylenti, program, bakış, anlayış, felsefe, dünya görüşü, slogan vs. </em></p>
<p style="text-align: justify;"><em>- Sizin söyleminize karşı benim <strong>söylem</strong>im şöyle. </em><br />
<em>- Biz bu seçimde kamuoyunun önüne şöyle bir <strong>söylem</strong>le çıkmıştık. </em><br />
<em>- Bir <strong>söylem</strong>e göre … ; &#8211; Bugünkü siyasi <strong>söylem</strong>… </em><br />
<em>- Beyitlerdeki altı çizili sözcükler, İstanbul Türkçesinde olmayan; ama halkın tercih ettiği <strong>söylemler</strong>dir.</em><br />
Yukarıdaki örneklerde <em>söylem </em>kelimesinin hangi anlamda kullanıldığı belli olmamaktadır.</p>
<p style="text-align: justify;"><strong><span style="text-decoration: underline;"><span style="color: red;">Etkin / etkinlik</span></span></strong></p>
<p style="text-align: justify;">Sözlüklerimizde <strong><em>etkin</em></strong><em>, “aktif, faal</em>; <strong><em>etkinlik</em></strong><em>, “faaliyet, aktivite” </em>anlamları verilen bu kelimeler, <em>et-(mek) </em>yardımcı fiilinden türetilmiştir. Yardımcı fiiller, anlamdan çok çekimle ilgili iş görürler. <em>Yardım etmek&gt; yardımlaşmak </em>gibi. Bu özelliklerinden dolayı yardımcı fiillerle kelime türetilmesi uygun değildir. Ayrıca <em>etmek </em>fiili (kelimesi), “bazen halk ağızlarında, zikredilmesi uygun olmayan veya ayıp sayılan kelimelerin yerini tutmak üzere kullanılır. Meselâ, büyük ve küçük abdestini yapmak, <em>etmek </em>kelimesiyle anlatılır.”<a href="http://w3.balikesir.edu.tr/%7Eiacar/btt.htm#_ftn117#_ftn117" target="_blank"><span style="text-decoration: underline;"><span style="color: #800080;">[117]</span></span></a> <em>“İçine etmek, üstüne etmek” </em>ifadelerinde de bu anlam vardır. Ancak biz burada kelimelerin dil bilgisi bakımından <em>doğru-yanlış türetilmesi </em>üzerinde değil, doğru anlamla uygun kavramın karşılığı olarak kullanılması üzerinde duruyoruz.</p>
<p style="text-align: justify;"><em>“faal- faaliyet, aktif- aktivite” </em>kelimelerinin karşılıkları (anlamları), <em>“canlı, hareketli, çalışan, işlerlik”</em>tir. <em>Etkin </em>ve <em>etkinlik </em>de uygun olmamakla beraber bu anlamlar için türetilmiştir. Fakat, maymuncuk kelime olarak, <em>“program”, “şenlik”, “çalışma”, “eğlence” </em>vs yerine de kullanıldığı sık görülmektedir. <em>“19 Mayıs spor etkinlikleri”, “Üniversite bahar etkinlikleri”, “anma etkinlikleri” , “kutlama etkinlikleri” “Dernek etkinliklerine sınırlama getirildi.” </em>gibi. Bazen de <em>tesirli, müessir </em>yerine, <em>“gücünü gösterme”, “bir işe ağırlığını koyma” </em>anlamlarıyla<em> “Etkin bir göreve getirildi.”, “Etkinliğini arttırdı.”, “Maça etkinliğini koydu.”</em> <em>“Etkin kararlar alındı.” </em>gibi kullanılmaktadır. Kısaca neredeyse her türlü çalışma ve hareketi, <em>etkin </em>ve <em>etkinlik </em>kelimelerine yüklemeye başladık. Ayrıca <em>faal</em> ve <em>aktif </em>kelimeleri de dilimizde her zaman aynı kavramı ifade etmemektedir.</p>
<p style="text-align: justify;"><strong><span style="text-decoration: underline;"><span style="color: red;">Yürek</span></span></strong></p>
<p style="text-align: justify;"><em>Yürek, kalp, gönül, </em>hatta <em>vicdan </em>insanın iç dünyası ile ilgili birbirine yakın kelime ve kavramlardır. Sözlüklerde karşılıkları geniş olarak açıklanmaktadır. <em>Yürek</em> ve <em>kalp</em>, maddî olarak insandaki kan dolaşımının hareket merkezi olan organ adıdır. <em>Gönül</em>, insandaki manevî inanç ve duygu merkezi vb; <em>vicdan</em>, iyiyi kötüden ayıran iç duygusu temel anlamlarını ifade eder. Mecazî olarak <em>yürek, cesaret; kalp, duygu; gönül, istek</em> anlatır: Yürekli-<em>cesur</em>, yüreksiz-<em>korkak</em>; kalpsiz-<em>duygusuz</em>; gönüllü-<em>istekli</em>, gönülsüz-<em>isteksiz</em> gibi. Ayrıca bu kelimelerin kullanıldığı zengin bir deyimler dünyamız vardır.</p>
<p style="text-align: justify;">Fakat son yıllarda ne hikmetse, her ağzını açan, sakatat dükkânı gibi <em>“yürek”</em>ten dem vurmaktadır. <em>Yürek </em>de bizim güzel kelimemizdir. Fakat kalp ve gönül, özellikle <em>gönül </em>kelimesine düşmanlığımız varmış gibi, her fırsatta bu güzel kelimelerimizin kullanılacağı yerlerde ısrarla <em>yürek</em> kullanılmaktadır. Halbuki <em>gönül</em> kelimesi, en eski Türkçe metinlerden beri var olan bir Türkçe kelimedir. Üstelik Batı dillerinde karşılığı bulunmadığı da belirtilmektedir. Belki de bu sebepten bazıları <em>gönül </em>düşmanlığı yapmaktadır. Radyolardan dinlediğimiz şu cümlelerde bunun örneklerini görüyoruz:</p>
<p style="text-align: justify;"><em>-Aralarında yürek bağı vardı. </em>(gönül bağı, demek istiyor.)<br />
<em>-Hepsinin yüreğinde bir dilek vardı Cumhurbaşkanından. </em>(gönlünde ..)<br />
<em>-Yüreğinizin sesini dinleyin. </em>(vicdanınızın, demek istiyor)<br />
<em>-İnsanın yüreğinin güzel olması önemli. </em>(içinin, kalbinin temiz olması, demeliydi)<br />
<em>-Yüreği güzel olanın güzelliği yüzüne de yansır. </em>( Ne olduğunu ben de bilmiyorum.)<br />
<em>-Nalân Altınörs’ü dinlerken yüreğinizle baş başa kalacaksınız.</em> (duygularınızla …, vicdanınızla …?)<br />
<em>-Yüreğinize sağlık, çok iyi söylediniz. </em>(Çok iyi söylediyse, <em>diline </em>veya <em>ağzına</em> sağlık denir.)<br />
<em>-Yüreğimi sana verdim, yüreğim sizinle&#8230; </em>(<em>Kalp</em> veya <em>gönül</em> verilir.<em>Gönlüm sizinle,</em>denir.)<br />
<em>-Bırakın insanlar yüreği ile davransın. </em>(İçinden geldiği gibi … denir.)<br />
<em>-Yüreğimden mısra düzdüm.</em><br />
<em>-Yüreğini ortaya koydu; yüreği varsa… ; yüreği yetiyorsa…vd. </em>(Varlığını veya canını …; cesareti varsa …, gücü yetiyorsa … denilmelidir.)<br />
Karacaoğlan’ın <em>“uslanmayan deli gönül”</em>ü bile <em>“deli yürek” </em>haline getirildikten sonra ne söyleyelim.</p>
<p style="text-align: justify;"><strong><span style="text-decoration: underline;"><span style="color: red;">Yoğun</span></span></strong></p>
<p style="text-align: justify;"><em>Yoğun </em>kelimesine,en eskisinden en yenisine kadar Türkçe sözlüklerde, <em>“kalın, koyu, kaba”, </em><em>“hacmine göre ağırlığı çok olan, kesif”, “koyu, ağır, kalın”, ”şişman, iri”, “yontulmamış, terbiyesiz” </em>anlamları veriliyor. <em>Yoğun, </em>güzel bir Türkçe kelime. Ne var ki bu kelime de, modalaştırılıp <em>“maymuncuk” </em>kelime haline getirilmiştir. Yerli yersiz kullanılmaktadır:</p>
<p style="text-align: justify;"><em>İşim çok</em> yerine <em>çok yoğunum,</em><br />
<em>Büyük ilgi</em> “ <em>yoğun ilgi</em><br />
<em>Trafik sıkışıklığı </em>“ <em>yoğun trafik</em><br />
<em>Kalabalık topluluk</em> “ <em>yoğun kalabalık</em><br />
<em>Şiddetli kış </em>“ <em>yoğun kış</em><br />
<em>Büyük aşk </em>“ <em>yoğun aşk </em><br />
<em>Sürekli yağmur </em>“ <em>yoğun yağmur</em><br />
<em>Sıkı </em>veya <em>hızlı çalışma </em>“ <em>yoğun çalışma</em></p>
<p style="text-align: justify;"><em>İşim başımdan aşkın, başımı kaşıyacak vaktim yok, çok meşgulüm, çok doluyum, derslerim çok sıkı </em>veya <em>derslerim çok ağır </em>vb yerine hep <em>yoğun </em>kullanılmaktadır. <em>Yoğun </em>eskiden daha çok fizik- kimya terimi olarak kullanılırdı: civanın yoğunluğu, yoğunluğu hafif … gibi.<br />
Modaya uyarak <em>“çok yoğunum” </em>diyen bir insan, ne demiş oluyor ? Her halde, <em>“Çok kalın </em>veya <em>kabayım; şişmanım.” </em></p>
<p style="text-align: justify;">Kısaca <strong><em>yoğun </em></strong>olmayan bir şey yok, artık her şey yoğun. Yavuz Bülent Bakiler’in dediği gibi <em>“çaya çorbaya yoğun.”</em><span style="text-decoration: underline;"><span style="color: #800080;">[118]</span></span></p>
<p style="text-align: justify;"><strong><span style="text-decoration: underline;"><span style="color: red;">Gerçekleşmek /gerçekleştirmek</span></span></strong></p>
<p style="text-align: justify;">Türkçe sözlüklerde, <strong><em>“gerçek, </em></strong><em>varlığı inkâr edilmeyen, var olan; sahte olmayan, asıl, temel”, “hakikat” ;</em> <em>“<strong>gerçekleşmek,</strong> gerçek hale gelmek, düşünce ve hayal olmaktan çıkmak, tahakkuk etmek” </em>anlamları verilmiş.</p>
<p style="text-align: justify;"><em>“Gerçek”, “gerçekleşmek” , “gerçekleştirmek”, “gerçekleştirilmek” </em>vd. Türkçenin güzel kelime ailelerinden biri. Fakat son yıllarda <em>“güzel Türkçe” </em>den <em>“yozlaşan Türkçe”</em>ye aktarılan kelimelere dahil edilmiş.</p>
<p style="text-align: justify;"><em>“Gerçekleşmek” </em>, olması, ulaşılması çok istenilen, elde edilmek istenilen ve sonunda sabır veya çalışma ile elde edilen olumlu durumları ifade için kullanılır. Olumsuz, istenmeyen veya sıradan durumlar için özellikle de olumsuzluk anlatan durumlar, sonuçlar için hiç kullanılmaz. Meselâ, “Yemek yedim.” yerine <em>“Yemek yemeyi gerçekleştirdim.”; “</em>Birkaza yaptım.” yerine de <em>“Bir kaza gerçekleştirdim.”, </em>denilmez.</p>
<p style="text-align: justify;">Fakat son yıllarda, bu güzel Türkçe kelimemiz de sorumsuzca kullanılarak yozlaştırılmaktadır. Televizyonların haber programlarından ve basından derlediğimiz örneklerden bazıları şöyle:</p>
<p style="text-align: justify;"><em>- Edremit yolunda bir kaza gerçekleşti. Kazada üç kişinin ölümü gerçekleşti.</em><br />
<em>- Açılışı yapılan … okulu … liraya gerçekleşti. </em>(… liraya mal oldu; … lira harcandı, denilmeliydi.)<br />
<em>-Karadeniz’de sel baskını gerçekleşti. </em>(Sel baskını oldu veya Sel felâketi meydana geldi, denilir.)<br />
<em>-Hizbullah mevzilerini sekiz gündür vuran İsrail, dün en kanlı saldırısını gerçekleştirdi ve 70 sivil öldürüldü.(atv)</em></p>
<p style="text-align: justify;">Bu son cümle ile, <em>“Oh! çok iyi oldu, sevinebilirsiniz”</em> mesajı verilmektedir. Eğer böyle değilse, <em>“… kanlı saldırı yaptı, saldırıda bulundu; 70 sivil hayatını kaybetti “ </em>vs, denilmeliydi.<br />
<em>-Teröristler, … polis karakoluna bombalı bir saldırı gerçekleştirdi.” </em><br />
Bu cümleyi haber programında kullanan televizyon kanalı, olayı, Türk milletinin veya devletinin bakış açısından değil, teröristlerin bakış açısından vermiş olmaktadır. Çünkü böyle bir olay, terörist açısından plânlanıp uygulamaya konulmuş bir başarı, bir <em>‘gerçekleşme’</em>dir.</p>
<p style="text-align: justify;"><em>-Cumhurbaşkanı dün iki açılış gerçekleştirdi. </em>( açılış yaptı.)</p>
<p style="text-align: justify;"><em>-Milan takımı, üç oyuncu hakkını da gerçekleştirdi, sayın seyirciler. (TRT-I). </em>( üç oyuncu değiştirme hakkını da <em>kullandı, </em>denilir.)</p>
<p style="text-align: justify;"><em>-Yugoslavya’da görünen odur ki, halk verdiği oyların neticesini zorla gerçekleştirdi. </em>(Kenan Akın, Türkiye gazetesi, 7.10.2000) (Bu cümlede <em>gerçekleşmek’</em>in yeri var mı?)</p>
<p style="text-align: justify;"><em>-Öte yandan yazarla doğru iletişim kurmak, yani metnin mesajını çözmek, metinde kullanılan kelimelerin, terimlerin iyi anlaşılmasına, cümle içindeki görevlerinin ve yazarın ona yüklediği anlamların bilinmesiyle gerçekleşir</em><span style="font-size: x-small;"><em>.</em>(Ş. Aktaş &#8211; O.Gündüz, Yazılı ve Sözlü Anlatım,s.75.) (Bu cümlede, <strong><em>gerçekleşmek</em></strong> kullanılmaz. “… anlaşılmasına, … bilinmesine <strong><em>bağlıdır</em></strong>.” veya “ … anlaşılmasıyla, … bilinmesiyle <strong><em>mümkündür</em></strong><em>.” </em>denilebilir.)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><strong><span style="text-decoration: underline;"><span style="color: red;">Şans</span></span></strong></p>
<p style="text-align: justify;">Türkçe Sözlük’te (TDK) <strong><em>şans, </em></strong><em>baht, talih, felek. </em><br />
Fransızca kökenli bu kelime de <em>“maymuncuk” </em>kelimelerin başında gelmektedir. Meraklılarınca, <em>fırsat, imkân, ihtimal, hak, yetki, seçenek, çare, çıkış yolu, çözüm vb </em>gibitespit ettiğimiz en az dokuz kelime veya ifadenin yerine kullanılarak dilimiz, hem fakirleştirilmekte hem de yabancılaştırılmaktadır.</p>
<p style="text-align: justify;"><em>-Hakan, yakaladığı bariz gol şansını değerlendiremedi. </em>(Bu cümlede <em>fırsat </em>kullanılır. Çünkü <strong><em>fırsat</em></strong><em>, gelip geçici uygun, elverişli şart veya zaman</em> anlamındadır.)<br />
<em>- Füzeler, hedeflere kilitlenmiş durumda. Bu füzelerin ıskalama şansı yok. </em>(Savaş Süzal, atv, 16.2.1998) (<em>ihtimal</em> yerine kullanılmış. <strong><em>İhtimal, </em></strong>bir şeyin olabilirliği)<br />
<em>- Beyler, bu sefer hata yapma şansımız yok. </em>(Deli Yürek dizisi, 26.3.2002) (Burada <strong><em>pay</em></strong> yerine kullanılmış olsa gerek. Hata yapmak <em>şans </em>olur mu?)<br />
<em>- Türkiye bizim ülkemiz, ondan vazgeçme şansımız yok. </em>(TRT-2, 23.8.1999) (seçenek, lüks ? olabilir. Daha doğrusu, … <em>ondan vazgeçemeyiz</em>, denilmeliydi.)<br />
<em>-Yolsuzlukla mücadelede, hiç kimseye taviz verme şansımız yok. </em>(Sadettin Tantan, Kanal D, 2.11.2002) (Burada belki <em>hak </em>veya<em> yetki</em> denilebilir. Ancak, açık ve doğru Türkçesi, <em>Taviz veremeyiz, </em>olabilir.)<br />
<em>-Yeni yönetmelikle bir sınav şansı daha verildi. </em>(hak veya fırsat)<br />
<em>-Böyle pahalı bir araba alma şansım yok. </em>(imkân)<br />
<em>-Size baş vurmaktan başka şansım kalmadı. </em>(çare, seçenek, çıkar yol vs)<br />
<em>-Bol şans </em>veya <em>şansınız bol olsun </em>denilmez; <em>talihiniz </em>veya <em>bahtınız açık olsun </em>denilir.<br />
<strong><em>Şans, </em></strong>kelimesinin değişik anlamlarda ve yanlış kullanılışına her gün şahit oluyoruz.</p>
<p style="text-align: justify;"><strong><span style="color: red;"><span style="text-decoration: underline;">Olay </span></span></strong></p>
<p style="text-align: justify;">Türkçe sözlüklerde ve Özleştirme Kılavuzu’nda <em>“vaka, hadise, vukuat, fenomen” </em>karşılıkları verilmektedir.</p>
<p style="text-align: justify;">Dil bilgisi bakımından Türkçede olmayan ve isim veya fiil köklerine, ayırt etmeden getirilen <em>“–ay,-ey,-y” </em>ekleriyle yapılmış <em>yap-ay, dene-y, uza-y, bir-ey </em>(dur-ay, yaz-ay, beş-ey, bin-ey, gid-ey) vb gibi <strong><em>uydurma</em></strong> kelimelerden biridir. Ancak, <em>tasfiyeci-uydurmacıların </em>beyin yıkama propagandası sonucu diğerleri gibi yaygın olarak kullanılmaktadır. Dilde bu tür yaygın yanlışlara <em>“galat-ı meşhur”</em> (meşhur yanlış) adı verilir. Biz bura kelimenin uydurulduğu <em>hadise,vukuat </em>vs anlamında kullanılıp kullanılmaması ile değil, <em>“maymuncuk kelime” </em>olarak kullanılmasıyla ilgileniyoruz.</p>
<p style="text-align: justify;"><em>Olay, </em>son yıllarda yerli yersiz pek çok kelime ve ifadenin yerine kullanılmakta, böylece dilimizin fakirleşmesine ve çirkinleşmesine sebep olmaktadır. Hangi anlamda kullanıldığı bile belli olmayan kullanışlardan bazı örnekler verelim:</p>
<p style="text-align: justify;"><em>-Bu sinema <strong>olayı</strong> önemli bir <strong>olaydır</strong>. Ben sinema <strong>olayını</strong> öncelikle yönetmen <strong>olayı</strong> olarak görüyorum.</em><br />
<em>- Üniversiteye girme <strong>olayı</strong> oldukça zor.</em><br />
<em>-Rüzgârlı havalarda deniz <strong>olayı</strong> iyi olmuyor. </em><br />
<em>-Okulda yemek <strong>olayı</strong> iyi gidiyor.</em><br />
<em>-Benim <strong>olayım</strong>, para <strong>olayı</strong> değil.</em></p>
<p style="text-align: justify;"><strong><span style="text-decoration: underline;"><span style="color: red;">Paylaşmak</span></span></strong></p>
<p style="text-align: justify;">Sözlüklerde,<em>pay </em>ve <em>paylaşmak </em>kelimelerine şu anlamlar verilmiş: <em>pay, “taksimde düşen hisse, kısım, parça”; paylaşmak, “pay etmek, bölüşmek”</em></p>
<p style="text-align: justify;">Son bir iki yıldır modalaşan kelimelerden birisi de <em>paylaşmak. Anlatmak, açıklamak, aktarmak, bildirmek, nakletmek, izah etmek, göstermek </em>vb kelimelerinin yerine yaygın şekilde kullanılması dikkat çekmektedir. Birçok kelimenin yerine olur olmaz kullanılması, dilimizin anlatım zenginliğine zarar verdiği gibi, kelime anarşisine sebep olmaktadır:</p>
<p style="text-align: justify;"><em>“-Bilgilerinizi bizimle paylaşır mısınız?” </em>değil, <em>“Bu konuda bilgi verir misiniz?, Açıklama yapar mısınız?;</em><br />
<em>“ -Orada ne olup bittiğini bizimle paylaşır mısınız?” </em>değil, <em>“bize anlatır mısınız”</em> veya <em>“Bize aktarır mısınız?”</em><br />
<em>“-Şimdi bu resimleri ekranda seyircilerimizle paylaşalım.” </em>değil, <em>“…seyircilerimize gösterelim.”</em></p>
<p style="text-align: justify;"><strong><span style="text-decoration: underline;"><span style="color: red;">Geçtiğimiz</span></span></strong></p>
<p style="text-align: justify;"><em>Geçtiğimiz </em>kelimesi de yerinde kullanılmayan veya yanlış yerde kullanılan Türkçe kelimelerden birisidir. Türkçede <em>“geçtiğimiz yol”, “geçtiğimiz köprü”, “Geçtiğimiz sokak” vs </em>denilebilir. Fakat zaman ifade eden kavramlar için <em>“geçtiğimiz gün”, “geçtiğimiz hafta” , “geçtiğimiz ay” vs </em>denilmez. Çünkü <em>“geçen” </em>biz değiliz, zamandır. Doğru Türkçesi, <em>“geçen hafta”, “geçen yıl” </em>dır.</p>
<p style="text-align: justify;"><strong><span style="text-decoration: underline;"><span style="color: red;">Artı ve gibi</span></span></strong></p>
<p style="text-align: justify;"><em>“Artı” </em>ve <em>“gibi” </em>kelimelerinin kullanılışı da dilimize musallat edilen yanlış kullanışların tipik örneklerindendir. İkisi de Türkçe kökenli olan bu kelimelerin yanlış kullanılışı, dilimizin ifade zenginliğini köreltmektedir.</p>
<p style="text-align: justify;">Meselâ, <em>“yemek yedim <strong>artı</strong> çay içtim.” </em>denilmemesi gerektiği gibi, <em>“otobüse bindim artı yerime oturdum.” </em>da denilmez. Fakat çevremizde her gün bu tür lüzumsuz kullanışlara kulak misafiri oluyoruz. Halbuki <em>“artı” </em>yerine dilimizde sözün gelişine uygun olarak, <em>“sonra, ayrıca, üstelik, üstüne üstlük, bir de, diğer yandan, fazladan, ilâve olarak vs” </em>gibi zengin ve farklı anlam incelikleri taşıyan ifade şekillerimiz vardır.</p>
<p style="text-align: justify;"><strong><em>“Gibi”,</em></strong> Türkçenin benzetme edatlarından birisidir. <em>“Benzetme” </em>anlamı ve kastıyla sık kullanılan bir edattır. Son yıllarda özellikle <em>“saat” </em>ve <em>“zaman” </em>bildiren ifadeler için yaygın olarak yanlış kullanılmaktadır: <em>“saat üç gibi gelirim.”, “ sekiz gibi giderim.” </em>vb şeklindeki ifadeleri sık sık duyuyoruz. Bu tür saat ve zaman bildiren ifadeler Türkçede, <em>“doğru, civarında, sularında, sıralarında, …kala, …geçe vb” </em>kelimeleri ile kullanılır. <strong><em>Gibi’</em></strong>nin yanlış kullanılışına sebep olan ifadelerin doğrusu, <em>“üçe doğru, üç civarında, üç sularında, üç sıralarında” </em>veya doğrudan <em>“üçte, beşte” vb</em> şeklindedir.</p>
<p style="text-align: justify;">Türkçenin doğru ve güzel kullanılması, kelimelerin kökenine göre (Türkçe kökenli-yabancı kökenli) seçim yapılıp kullanılmasından çok, zihnimizdeki kavramları tam karşılayan <em>uygun</em> kelimelerin seçilip cümle içinde de olması gereken <em>yerde</em> kullanılmasına ve <em>doğru </em>söylenip yazılmasına bağlıdır. Dilin anlam incelikleri ve anlatım zenginliği her nesne veya kavrama uygun kelimenin seçilip kullanılması ile ortaya çıkar.</p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: red;"><strong>c) </strong><em>Bazı</em> <em>Yardımcı Fiillerin Yanlış Kullanılışı</em></span></p>
<p style="text-align: justify;">Türkçede bazı <em>yardımcı fiiller, </em>ya yerinde kullanılmamakta ya birden çok yardımcı fiilin yerine veya başka bir fiilin yerine kullanılmaktadır. Meselâ <em>“yapmak” </em>yardımcı fiili, <em>başka yardımcı fiillerin</em> veya <em>fiillerin</em> yerine de yerli yersiz kullanılmaktadır:</p>
<p style="text-align: justify;"><em>Kahvaltı <strong>etmek</strong> </em>yerine <em>kahvaltı <strong>yapmak</strong></em><br />
<em>Park<strong> etmek </strong>“ park <strong>yapmak</strong></em><br />
<em>Konuşmak “ konuşma <strong>yapmak</strong></em><br />
<em>Beklemek “ bekleme <strong>yapmak</strong></em><br />
<em>Yıkanmak “ banyo <strong>yapmak</strong> (bazen <strong>almak</strong>)</em><br />
<em>Çay <strong>demlemek </strong>“ çay <strong>yapmak</strong></em><br />
<em>Yemek <strong>pişirmek</strong> “ yemek <strong>yapmak</strong> </em><br />
<em>Sevişmek “ aşk <strong>yapmak</strong></em><br />
<em>Çocuk <strong>doğurmak</strong></em><br />
<em>Çocuk sahibi <strong>olmak “ </strong>çocuk<strong> yapmak</strong></em><br />
<em>Seyahat <strong>etmek </strong>“ seyahat <strong>yapmak</strong></em><br />
<em>Hatırlatmak “ hatırlatma <strong>yapmak</strong></em></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: red;"><strong>d) </strong><em>Bazı Kelimelerin Söyleniş ve İmlâsındaki Yanlışlıklar</em></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: red;"><strong>e) </strong><em>İsim ve Sıfat Tamlamalarının Bozulması</em></span></p>
<p style="text-align: justify;">Günümüzde Türkçenin yapı ve işleyişine yönelen tehdit veya tehlikeler değişik şekillerde ortaya çıkmaktadır. Türkçenin yapı ve işleyişine yönelik tehdit ve tehlikelerin belki de en tahrip edici olanı, kelime gruplarında (söz diziminde) görülen bozulma ve yozlaşmadır. Dilimize yönelen asıl tehdit ve tehlike de budur.</p>
<p style="text-align: justify;">Dilin anlamlı veya görevli müstakil varlıkları kelimelerdir. Kelimeler, dilin asıl unsurları olarak son derece önemlidir. Çünkü dilde tek tek varlık, kavram ve hareketler kelimelerle temsil edilirler. Ancak, dil anlamlı en küçük dil unsuru olan kelimelerden meydana gelmekle birlikte, sadece tek tek kelimelerden ibaret değildir. Dilin asıl yapı ve işleyiş karakteri, kelimelerinde değil kelimelerin birbiriyle belirli kurallar içinde ilişkiler kurarak meydana getirdikleri söz diziminde kendisini gösterir. Bundan dolayı aynı kelime farklı dillerde kullanılabilmektedir.</p>
<p style="text-align: justify;">Dil, tek kelimeyle karşılayamadığı nesne ve kavramları karşılamak için veya kelimeden daha geniş anlamları ifade etmek için birden çok kelimeyi belirli kurallar içinde sıralayarak söz dizimini meydana getirir. Herhangi bir dili, o dilin kelimelerini arka arkaya tek tek (sözlük kelimesi halinde) <em>okul, kalem, defter, gelmek , yazmak, hava, su, cam, duvar, </em>şeklinde sıralayarak konuşamayız.</p>
<p style="text-align: justify;"><strong><em>Dil bir kelime listesi değil, kelimeler ve onları işleten eklerin meydana getirdiği bir anlam örgüsüdür.</em></strong> Bu örgüye, dilin <em>söz dizimi</em> diyoruz. Söz diziminde kelimeler, <em>belirtme </em>veya <em>hüküm </em>anlatmak üzere belli kurallar içinde arka arkaya dizilerek bir kelime topluluğu meydana getirirler. Bu dizilme ve işleyiş her dilde farklıdır. Söz diziminde <em>belirtme</em> ifade eden kelime topluluğuna <em>kelime grubu; hüküm</em> ifade edenlere de <em>cümle </em>diyoruz. Meselâ <em>“<span style="text-decoration: underline;">geniş</span> /<span style="text-decoration: underline;"> yol</span>” </em>belirtme ifade eden <em>sıfat tamlaması</em> adını verdiğimiz bir kelime grubudur; <em>“</em> <em>Yol geniş(tir.)” </em>ise <em>cümle </em>adını verdiğimiz bir hüküm grubudur.</p>
<p style="text-align: justify;"><strong><em>Kelime grubu,</em></strong><em> bir nesnenin, bir kavramın veya bir hareketin karşılığı olmak üzere belirli kurallar içinde bir araya getirilmiş, <strong>yapı ve anlam bütünlüğü taşıyan</strong> </em>bundan dolayı<strong><em> tek kelime gibi iş gören</em></strong><em> kelime topluluğudur.</em> Dil, tek kelime ile karşılayamadığı anlamları, kelimeleri belirli kurallar içinde bir araya getirerek yani kelime grubu kurarak karşılar. Meselâ <strong><em>kitap</em></strong>kelimesi tek başına bütün kitapları veya herhangi bir kitabı karşılayan belirsiz bir anlam ifade eder. Fakat <em>ciltli kitap </em>ifadesi, artık bütün kitapları veya herhangi bir kitabı ifade etmez, sadece ciltlenmiş olanları kapsayan belirli bir anlam ifade eder. <em>İsmail-in kitab-ı </em>ifadesinde de kitabın kime ait olduğu veya hangi kitap olduğu belirtilerek anlam, sınırlı ve belirli hale getirilir.</p>
<p style="text-align: justify;">Kelime gruplarında, kelimeler bir araya getirilirken arka arkaya dizilmesi, belli kurallara bağlıdır. Kelime grubunu meydana getiren kelimelerin öncelik-sonralık sırası, ekli veya eksiz olması, hangi kelimenin hangi eki alması gerektiği önemlidir. <strong><em>Ciltli kitap </em></strong>yerine <em>kitap ciltli; <strong>okul-un kitab-ı </strong></em>yerine de<em>, kitab-ı okul-un, okul kitap, kitap okul, okul-sal kitap, kitapsal okul; <strong>kapı kol-u </strong></em>yerine <em>kapı kol, kol kapı, </em><em>kol-u kapı, kapı-sal kol </em>veya <em>kol-sal kapı; mas mavi </em>yerine<em> mavi mas; bem beyaz </em>yerine <em>beyaz bem </em>diyemeyiz. Dediğimiz zaman kastettiğimiz anlam ya değişir ya bozulur; fakat istediğimiz anlam olmaz.</p>
<p style="text-align: justify;">Kısaca, <em>kelimelerin sıralanışında ve birbirine bağlanışında her dilin kendisine göre bir yapı ve işleyiş düzeni (dil bilgisi, gramer kuralları) vardır.</em><a href="http://w3.balikesir.edu.tr/%7Eiacar/btt.htm#_ftn119#_ftn119" target="_blank"><span style="text-decoration: underline;"><span style="color: #800080;">[119]</span></span></a> Bu yapı ve işleyişe (söz dizimine) uyulmadığı zaman dil, bozulup yozlaşmış olur. Günümüzde Türkçe böyle bir tehdit veya tehlike ile karşı karşıyadır. Bu tehlike en çok <em>isim </em>ve <em>sıfat tamlamalarında </em>kendisini göstermektedir.</p>
<p style="text-align: justify;">Türkçede <em>sıfat tamlaması, </em>bir sıfat unsuru ile bir isim unsurundan meydana gelir. Bu tamlamada önce <em>sıfat </em>yani varlık veya kavramın herhangi bir özelliğini belirten kelime veya kelime grubu, sonra özelliği belirtilen varlık veya nesnenin adı olan kelime veya kelime grubu (isim) getirilir. <em>Kitap </em>nesnesinin bir özelliğini söylemek istersek, önce özelliğini (sıfatı) sonra <em>kitap</em> nesnesini (ismi) söyleriz: <em>Ciltli kitap, kalın kitap, faydalı kitap, çok okunan kitap, İsmail Acar’ın yazdığı kitap </em>gibi. Örneklerde görüldüğü gibi sıfat veya varlık adından herhangi birisi, tek kelime olabileceği gibi, birden çok kelimeden meydana gelen bir kelime grubu da olabilir: Meselâ <strong><em>yazı tahta-sı,</em></strong>bir nesnenin adıdır. <em>“Küçük”, “eski”, “dikdörtgen”, “yeşil boyalı”</em>, <em>“derslerde üzerine yazıp çizdiğimiz” </em>vs. gibi özellikleri belirtilmek istendiğinde, bunları <em>“yazı tahtası” </em>nesnesinden (isminden) önce getiririz:</p>
<p style="text-align: justify;"><em>“<span style="text-decoration: underline;">Eski </span></em>/<em> <span style="text-decoration: underline;">yazı tahtası”,</span> </em><br />
<em>“<span style="text-decoration: underline;">yeşil boyalı</span></em> /<em> <span style="text-decoration: underline;">yazı tahtası”</span></em> ,<br />
<em>“<span style="text-decoration: underline;">derslerde üzerine yazıp çizdiğimiz</span> / <span style="text-decoration: underline;">yazı tahtası”</span></em> gibi.</p>
<p style="text-align: justify;">Buradaki <em>“eski” </em>, <em>“yeşil boyalı” </em>veya<em> “üzerine yazıp çizdiğimiz” </em>özellikleri yani sıfatları, sadece <em>“yazı”</em>ya veya sadece <em>“tahta”</em>ya değil; bütün olarak <em>“yazı tahtası” </em>kelime grubuna (isim tamlamasına) aittir. Çünkü <em>“yazı tahtası”, </em>meydana getirdiği yapı ve anlam bütünlüğü ile <em>“bir tek kelime” </em>değerindedir. <em>“yazı tahtası” </em>tek bir nesne adı olarak, tek tek <em>yazı </em>ve <em>tahta </em>nesnelerinden başka bir nesnedir. Bundan dolayı bir tek nesne adı olan <em>“yazı tahtası” </em>kelime grubuna ait sıfatları, <em>tek kelime değerinde olan</em> kelime grubunu bölerek,</p>
<p style="text-align: justify;"><em>“<strong>yazı </strong></em><em><span style="text-decoration: underline;">eski</span></em> <strong><em>tahtası</em></strong>” ,<br />
“<strong><em>yazı </em></strong><em><span style="text-decoration: underline;">yeşil boyalı</span></em> <strong><em>tahtası</em></strong>”,<br />
<em>“<strong>yazı </strong><span style="text-decoration: underline;">derslerde üzerine yazıp çizdiğimiz </span><strong>tahtası</strong>” </em><br />
şeklinde, belirsiz isim tamlaması kalıbındaki grubun arasına sokamayız.<br />
Son yıllarda, Türkçenin yapı ve işleyişine aykırı olarak yukarıdaki örneklerde olduğu gibi, <em>sıfat unsurunun, </em>bir kelime grubu olan<em> <strong>isim tamlamasının</strong></em> arasına sokulduğu görülmektedir:</p>
<p style="text-align: justify;"><em>Millî Eğitim <strong>Eski</strong> Bakanı, </em><br />
<em>Ankara <strong>Eski</strong> Valisi, </em><br />
<em>Genelkurmay <strong>Eski</strong> Başkanı </em>vb gibi.</p>
<p style="text-align: justify;">Özellikle <em>eski </em>sıfatının kullanılışında görülen bu yanlışlık, kelime grubunun yapı ve anlam bütünlüğü ile grup vurgusunun dikkate alınmayışından veya bilinmeyişinden kaynaklanmaktadır. Bunu yapanlar, <em>sıfat tamlaması kalıbındaki </em>kelime grubunu,</p>
<p style="text-align: justify;"><strong><em><span style="text-decoration: underline;">Eski Millî Eğitim</span></em></strong><em> / <span style="text-decoration: underline;">Bakanı,</span> </em><br />
<em><strong><span style="text-decoration: underline;">Eski Ankara</span></strong> / <span style="text-decoration: underline;">Valisi </span></em><br />
<strong><em><span style="text-decoration: underline;">Eski Genelkurmay</span></em></strong><em> / Başkanı</em></p>
<p style="text-align: justify;">gibi düşünmektedirler. <em>Eski / Millî Eğitim Bakanı, Eski / Ankara Valisi, Eski/Genel kurmay Başkanı </em>birer sıfat tamlamasıdır. Bu tamlamalarda <em>“eski Millî Eğitim” </em>, <em>“eski Ankara” </em>veya <em>“eski Genelkurmay” </em>söz konusu değildir.Sıfat tamlamaları bir <em>sıfat </em>ve bir <em>isim </em>unsurundan meydana gelir. Burada grupların sıfatı <em>“eski” , </em>isim unsuru da <em>Millî Eğitim Bakan-ı </em>ve <em>Ankara Vali-si </em>şeklindeki belirsiz isim tamlamalarıdır. Dolayısıyla burada <em>eski </em>sıfatı, <em>Bakan’</em>ın veya <em>vali’</em>nin değil, <em><span style="text-decoration: underline;">Millî Eğitim Bakan-ı</span> </em>ve <em><span style="text-decoration: underline;">Ankara Vali-si</span> </em>kelime gruplarına aittir. Bir de sıfat tamlamasında vurgu <em>sıfat </em>üzerindedir. Bundan dolayı doğrusu, <strong><em><span style="text-decoration: underline;">Eski </span></em>/ </strong><em>Millî Eğitim Bakanı , <strong><span style="text-decoration: underline;">Eski</span></strong></em> /<em> Ankara Valisi </em>şeklindedir. Türkçede belirli ve belirsiz olmak üzere iki tür isim tamlaması vardır. Belirsiz isim tamlamaları,<em> kalıcı</em> isimler yapar ve arasına başka bir unsur girmez. <em>Millî Eğitim Bakanı </em>ve <em>Ankara Valisi </em>kelime grupları da birer belirsiz isim tamlamasıdır.</p>
<p style="text-align: justify;">Diğer taraftan, Türkçede <em>sıfat </em>sadece <em>“eski” </em>kelimesinden ibaret değildir. Sayılamayacak kadar sıfat söz konusudur. Ayrıca sıfat tek kelime olabileceği gibi birden çok kelimeden meydana gelen bir kelime grubu da olabilir. <em><span style="text-decoration: underline;">Eski</span> / <span style="text-decoration: underline;">Ankara Valisi</span> </em>şeklinde sıfat tamlaması olabileceği gibi, <em><span style="text-decoration: underline;">1995- 2000 yılları arasındaki</span> / <span style="text-decoration: underline;">Ankara Valisi</span> , <span style="text-decoration: underline;">Çok faydalı çalışmalar yapan</span> / <span style="text-decoration: underline;">Ankara Valisi</span> </em>şeklinde bir sıfat tamlaması da olabilir. Bu sıfat tamlamalarını da, <em>“Ankara <span style="text-decoration: underline;"><strong>1995-2000 yılları arasındaki</strong></span> Valisi”, “Ankara <strong><span style="text-decoration: underline;">çok faydalı çalışmalar yapan</span> </strong>Valisi” </em>şeklinde söyleyemeyiz.</p>
<p style="text-align: justify;">Sıfat tamlamalarında <em>“eski” </em>sıfatı ile başlayan yanlış kullanış, 1980’den sonra bazı Bakanlıkların kuruluşunda yer alan <em>“il” </em>veya <em>“ilçe” </em>müdürlüklerinin adında da görülmektedir. Türkçe konusunda diğer kurumlara örnek olması gereken Millî Eğitim Bakanlığının, il ve ilçelerdeki müdürlüklerinin adı, Türkçenin yukarıda açıkladığımız yapısına aykırı ve yanlış olarak resmîleştirilmiştir. Aynı Bakanlıkta bir taraftan doğru olarak <em>“<span style="text-decoration: underline;">İlçe</span> / Millî Eğitim Müdürlüğü”</em> şekli kullanılırken, diğer taraftan yanlış olarak <em>“Millî Eğitim <span style="text-decoration: underline;">İl</span> Müdürlüğü” </em>şekli kullanılmaktadır. Bu durum diğer kurumlarda da görülmektedir. Böylece Türkçenin yapı ve işleyişi, adeta devlet eliyle bozulup yozlaştırılmaktadır.<span style="text-decoration: underline;"><span style="color: #800080;">[120]</span></span></p>
<p style="text-align: justify;"><em>bozuk / kapı kolu </em>yerine <em>kapı bozuk kolu</em><br />
<em>Yeni / Türkiye Cumhuriyeti </em>yerine <em>Türkiye Yeni Cumhuriyeti</em><br />
<em>yoğurtlu / patlıcan kızartması </em>yerine <em>patlıcan yoğurtlu kızartması </em><br />
<em>kırık / pencere camı </em>yerine <em>pencere kırık camı</em></p>
<p style="text-align: justify;">demek nasıl yanlışsa <em>“Millî Eğitim <span style="text-decoration: underline;">İl</span> Müdürlüğü”, “Dışişleri Eski Bakanı”, “Belediye Eski Başkanı”, “Ankara Eski Valisi” </em>ve benzeri örnekler de Türkçenin yapı ve işleyişine aykırı ve yanlıştır. Dolayısıyla dilimizin işleyişini bozup yozlaştıran kullanışlardır.</p>
<p style="text-align: justify;"><strong><em>Sayın </em></strong>hitap kelimesinin zaman zaman yanlış kullanıldığını görüyoruz. Türkçede <em>hitap unsuru olarak </em>kullanılan <strong><em>sayın</em></strong>, <em>sıfat tamlamasında olduğu gibi, </em>isim tamlaması, birleşik isim veya sıfat tamlaması kalıbındaki unvan gruplarından önce kullanılması gerekir.<span style="text-decoration: underline;"><span style="color: #800080;">[121]</span></span> Ancak <em>“Balıkesir <strong>Sayın </strong>Valisi” , “Prof. Dr. <strong>Sayın </strong>Ali Duymaz”, “Mühendislik Fakültesi Dekanı <strong>Sayın</strong> Prof. Dr. Şerif Saylan” </em>vb örneklerinde gördüğümüz gibi isim tamlamasının veya sıfat tamlaması kalıbındaki unvan grubunun arasına sokularak kullanıldığı sık sık görülmektedir. Bu tür kullanışlar da <em>sıfatların isimlerden önce gelmesi </em>ve <em>kelime grubu bütünlüğü </em>kuralına aykırıolduğu için yanlış bir kullanış şeklidir. Doğrusu,</p>
<p style="text-align: justify;"><strong><em>Sayın/ </em></strong><em>Balıkesir Valisi<strong>, </strong></em><br />
<strong><em>Sayın /</em></strong><em> Prof. Dr. Ali Duymaz , </em><br />
<em><strong>Sayın</strong> / Mühendislik Fakültesi Dekanı Prof. Dr. Şerif Saylan </em><br />
şeklindedir.</p>
<p style="text-align: justify;">Türkçenin kelime gruplarını yapı ve işleyişinde görülen bir başka bozulma ve yozlaşma da <strong><em>isim tamlamalarında </em></strong>görülmektedir. İsim tamlaması, Türkçenin en işlek, en güzel ifade şekillerinden ve anlatımda zenginlik kaynaklarından birisidir. Türkçede iki isim unsuru, <em>iyelik-sahiplik-mülkiyet- aitlik- mensupluk, nispet</em> ifade etmek üzere <em>“isim tamlaması” </em>kalıbında birbirine bağlanır.</p>
<p style="text-align: justify;"><em>“Bir nesnenin başka bir nesnenin parçası olduğu”, </em><br />
<em>“bir nesnenin başka bir nesneye ait olduğu”, </em><br />
veya<br />
<em>“bir nesnenin başka bir nesne ile tamamlandığı” </em></p>
<p style="text-align: justify;">anlatılmak istendiğinde <strong><em>“isim tamlaması” </em></strong>kurulur. Bu dil birliğini (kelime grubunu) kuran Türkçe ekler, <em>“iyelik ekleri”</em>dir. Yani isim tamlaması, <em>iyelik ekleriyle </em>kurulan ekli bir birleşmedir. <em>Kapı, kol </em>veya <em>kitap,</em> <em>çanta </em>kelimeleri tek tek kullanıldığında, sadece karşılıkları oldukları nesneleri karşılar, aralarında bir bağ yoktur. Fakat bu kelimeleri (isimleri) iyelik sistemi içinde <em>“kapı kol-<strong>u</strong>” </em>ve <em>“kitap çanta-<strong>sı</strong>” </em>şeklinde iyelik ekiyle birleştirirsek, hem <em>“kol”</em>un <em>“kapı”</em>ya, <em>“çanta”</em>nın <em>“kitap”</em>a ait olduğu anlatılmış olur hem yeni bir nesne adı türetilmiş olur.<br />
Türkçenin bu güzel işleyiş sistemi, son yıllarda biraz da yabancı dillerin tesiri ile,</p>
<p style="text-align: justify;"><em>-İyelik ekleri kullanılmayarak</em><br />
<em>-Hem iyelik ekleri kullanılmayıp hem kelime sırası ters çevrilerek</em><br />
<em>-Fransızca nispet-aitlik eki ve şekli (-sal,-sel) kullanılarak</em></p>
<p style="text-align: justify;">bir kaç şekilde bozulmaktadır.<br />
İsim tamlamalarındaki <strong><em>iyelik eklerinin kullanılmamasından doğan </em><em>bozulma ve yozlaşma, </em></strong>özellikle <em>kuruluş, iş yeri, semt, sokak, yemek vb </em>isimlerinde çok sık görülmektedir. Türkçe bu açıdan (<em>iyelik ekleri</em> kullanılmayarak) dikkat çekici şekilde yozlaştırılmaktadır. Önceki yıllarda, <em>Edirne Kapı-sı&gt;Edirne Kapı, Paşa Bahçe-si&gt;Paşa Bahçe, Top Kapı-sı&gt; Top Kapı </em>gibi birkaç örnekte kalıplaşmış olarak görülen bu bozulma, genellikle banka isimlerinden başlayarak gittikçe yaygınlaştırılmaktadır. Cumhuriyet’in ilk yıllarında <em>Sümer Bank </em>(doğrusu <em>Sümer Banka-sı), Eti Bank, </em>(doğrusu <em>Eti Banka-sı), Deniz Bank </em>(Doğrusu <em>Deniz Banka-sı)</em><span style="text-decoration: underline;"><span style="color: #800080;">[122]</span></span> isimleri ile başlatılan yanlış kullanış, son yıllarda diğer banka isimlerine de geçmiştir. <em>Koç Bank, İnter Bank, Vakıf Bank </em>vs. Yakın yıllarda güzelim Türkçe <em>“Halk Bankası” </em>adı da bu bozulma ve yabancılaşma modasına uyularak <em>Halk Bank </em>yapılmıştır.</p>
<p style="text-align: justify;">Dilimizin önemli yapı ve işleyiş özelliklerinden olan bu <em>iyelik sistemi</em> veya <em>isim tamlaması</em> kalıbındaki bozulma son yıllarda <strong><em>resmî kurum ve kuruluş isimlerinde</em></strong> de görülmeğe başlamıştır: <em>Trafik Denetleme şube Müdürlüğü, Asayiş Şube Müdürlüğü, Sağlık Kültür Daire Başkanlığı, İstihbarat Daire Başkanı, Başbakanlık Merkez Bina </em>vb gibi. Bu isimlendirmelerin doğrusu,</p>
<p style="text-align: justify;"><em>Trafik Denetleme Şube-<strong>si</strong> Müdürlüğü, </em><br />
<em>Asayiş Şube-<strong>si</strong> Müdürlüğü, </em><br />
<em>Sağlık Kültür Daire-<strong>si</strong> Başkanlığı, </em><br />
<em>İstihbarat Daire-<strong>si</strong> Başkanı, </em><br />
<em>Başbakanlık Merkez Bina-<strong>sı</strong> </em><br />
şeklindedir.</p>
<p style="text-align: justify;">İsim tamlaması veya <em>iyelik sisteminde görülen</em> bozulma ve yozlaşmadan <strong><em>yemek isimleri </em></strong>de nasibini almaktadır. Değişiklik veya yabancı özentisiyle <em>isim tamlaması </em>kalıbında söylenmesi gereken yemek isimlerimizi, <em>ezogelin çorba, mercimek çorba, yayla çorba, Ankara tava, İnegöl köfte, </em>vb şekillerde <em>iyelik eklerini </em>kaldırarak<em> sıfat tamlaması </em>kalıbında daha doğrusu yabancı dillerin söz dizimine uydurarak söylemeye başladık.<em> <strong>Bu</strong></em> <strong><em>tür yemek isimlerinin doğru Türkçesi,</em></strong> <em>ezogelin çorba<strong>sı</strong>, mercimek çorba<strong>sı</strong>, yayla çorba<strong>sı</strong>, Ankara tava<strong>sı</strong>, İnegöl köfte<strong>si</strong> </em>şeklindedir. <em>İsim tamlaması</em> kalıbında olan bu isimler, iyelik ekleri kaldırılarak <em>Türk mantığına, Türkçenin yapı ve işleyişine aykırı </em>olarak görünüşte <em>sıfat tamlaması </em>kalıbına sokulmakta fakat aslında yabancı dillerin yapı ve işleyişine uydurulmaktadır. Böyle olunca meselâ <em>“ezogelin” </em>veya <em>“yayla” </em>adı<em>, “çorba”</em>nın; <em>“İnegöl”</em> adı, <em>“köfte”</em>nin <em>sıfatı</em> (özelliği) durumuna geçmiş olmaktadır. Halbuki <em>“çorba” </em>nın <em>“ezogelin” </em>veya <em>“yayla” </em>olması, <em>“İnegöl”</em>ün de <em>“köfte” </em>olması mümkün değildir. Burada <em>“ezogeline ait çorba”</em> (ezogelinin çorbası)ve <em>“İnegöl’e ait, İnegöl’e has, İnegöl’ün köftesi”</em> söz konusudur.</p>
<p style="text-align: justify;">Türkçe isim tamlamasını, dolaysıyla Türkçenin işleyişini bozan bu uygulama, <em>semt, cadde, sokak, işyeri </em>ve <em>çeşitli kuruluş isimlerinde </em>görüldüğü gibi, Türkçeleştirme adına yapılan yeni terimlerde de görülmektedir: <em>Toplum bilim, dil bilim, ruh bilim, demir oksit, bakır sülfat, sözcükbilim </em>vb gibi. Bunların doğrusu, <em>toplum bilim-i, dil bilim-i, ruh bilim-i, demir oksid-i, sözcük bilim-i </em>şeklinde olmalıdır.</p>
<p style="text-align: justify;">Türkçenin isim tamlamasındaki daha ileri derecede bir başka bozulma ve yozlaşma da <strong><em>hem iyelik eklerini kullanmamak hem de kelime sırasını ters çevirmekten doğan bozulma ve yozlaşma</em></strong>dır: <em>Otel Basri, Eczane Gülay, Cafe Değirmen, Villa Oruç</em> vb gibi. Tam anlamıyla İngilizcenin tesiriyle ortaya çıkan bu bozulma ve yozlaşma şeklinde hem iyelik sistemi bozulmakta hem de kelime sırası ters çevrilmektedir. <em>Otel Basri,</em> <em>Eczane Gülay, Cafe Değirmen </em>isimleri, isim tamlaması kalıbında olması gerekirken sıfat tamlaması kalıbına sokulmuşlardır. <em>Otel, eczane </em>ve <em>Cafe</em> kelimeleri<em>, Basri, Gülay </em>ve <em>Değirmen </em>isimlerinin sıfatı gibi kullanılmıştır. Böyle bir vasıflandırma ise mantıksızdır. Çünkü <em>“Basri”</em>nin <em>“otel” </em>olması<em>, “Gülay”</em>ın <em>“eczane” </em>olması söz konusu olamaz. Bu ifade şekillerinin doğrusu ve Türkçesi, <em>Basri Oteli, Gülay Eczanesi, Değirmen kahvesi, Oruç Villası </em>şeklinde isim tamlaması olmalıdır. Bu tür ifadeleri veya isimleri <em>“Türkçe” </em>veya <em>“yabancı” </em>yapan kelimelerin kökeni değil, söz dizimidir.</p>
<p style="text-align: justify;">Türkçe isim tamlaması veya iyelik şeklindeki bir bozulma da, Türkçeye adeta <em>musallat </em>edilen <strong><em>Lâtince-Fransızca -l,-al,-el,(-sal,-sel)</em></strong> <em>aitlik-nispet </em>ek ve dil bilgisi şekillerinin kullanılmasından ortaya çıkmaktadır. Türkçede <em>iyelik, mülkiyet, aitlik ve mensupluk </em>ifadesi için kullanılan en yaygın ve işlek dil bilgisi (gramer) şekli, yukarıda da açıkladığımız <em>“iyelik grubu” </em>veya <em>“isim tamlaması”</em> kalıbıdır. <em>İyelik ekleri kaldırılarak, </em><em>hem iyelik ekleri kaldırılıp hem kelime sırası ters çevrilerek</em> bozulan isim tamlaması kalıbı, bir de Türkçeyi <em>“öz güzelliğine kavuşturmak” </em>adına başlatılan <em>tasfiyecilik hareketi </em>ile dilimize sokulan <em>Fransızca ek </em>ve <em>ifade kalıbı –sal,-sel’li </em>şekillerlebozulmaktadır<em>. </em>Arapçadan dilimize girmiş, <em>millî, dinî, askerî, ahlâkî, siyasî </em>örneklerindeki aitlik veya nispet sıfatları yapan <em>-î (şapkalı i) </em>ekini dilimizden atmayı düşünenler, bunun yerine de dilimize Fransızcadan girmiş <em>aktüel, kültürel, orijinal, nasyonal </em>kelimelerinde gördüğümüz bir başka <strong><em>yabancı -l,-al,-el,-sal,-sel </em></strong>ekini getirmişler veya bir başka ifadeyle, Arapça nispet <em>–î’</em>sini, Fransızca <em>-al,-el,-sal,-sel </em>ekleriyle tercüme etmişlerdir. Fakat <em>“tasfiyeci-özleştirmeciler”</em>, bu kadarla da kalmayıp bu Fransızca eki ve ifade kalıbını, <em>“Öz Türkçecilik” </em>adına alabildiğine kullanıp yaygınlaştırarak, Türkçenin <em>iyelik ekleri ile kurulan </em><em>isim tamlaması</em>nı bile bozup işlemez duruma getirmişlerdir. Bu anlayış ve uygulamalarla dilimiz hem yozlaştırılmakta hem yabancılaştırılmaktadır:<br />
<em>“Bir dildeki <span style="text-decoration: underline;">anlam<strong>sal</strong> ve yapı<strong>sal</strong> değişikliğ</span>i belirgin bir biçimde ortaya koyan ölçütlerden biri,<span style="text-decoration: underline;"> sözlük<strong>sel</strong> düzlem</span>deki yeniliklerdir.”</em> <span style="text-decoration: underline;"><span style="color: #800080;">[123]</span></span></p>
<p style="text-align: justify;">Türkçe üzerine yapılan bir araştırmadan aldığımız yukarıdaki cümlede, kullanılan <em>–sal, -sel’</em> li ifade şekillerinin hiç birisine Türkçenin ihtiyacı yoktur. Bu cümledeki,</p>
<p style="text-align: justify;"><em>Anlam-sal değişiklik</em> yerine <em>anlam değişikliği,</em><br />
<em>yapı-sal değişiklik </em>yerine <em>yapı değişikliği,</em><br />
<em>sözcük-sel düzlem </em>yerine <em>sözcük düzlemi, </em></p>
<p style="text-align: justify;">şeklinde isim tamlamaları kullanılarak, söz konusu cümle şöyle kurulabilirdi:<br />
<em>“Bir dildeki anlam ve yapı değişikliği(-<strong>ni)</strong></em> <em>belirgin bir biçimde ortaya koyan ölçütlerden biri, sözlük düzlemindeki yeniliklerdir.”</em></p>
<p style="text-align: justify;">Türkçeyi <em>“özleştirmek”</em>(!)adına, Arapça nispet <em>–î</em>’sine karşılık olmak üzere Fransızcadan alınıp kullanılan bu <em>–sal,-sel </em>eki ve onunla yapılan Fransızca söz dizimine uygun <em>sıfat tamlamaları</em>na pek çok örnek gösterebiliriz: <em>Yapısal bozukluk, bilimsel yayın, sözlüksel anlam, duygusal insan, anayasal düzen, kentsel ulaşım, tarımsal kredi, parasal durum, eleştirel düşünce, doğal denge </em>vb gibi. Bu ifadelerin hiç birisi Türkçenin yapı ve işleyişine uygun değildir. Örneklerini verdiğimiz bu ifade kalıplarının, hem eki yabancı hem kalıbı meydana getiren söz dizimi (kelime grubu) şekli yabancıdır. <em>-Sal,-sel’</em>li örneklerin istisnasız hepsi, Türkçenin yapı ve işleyişine uygun olarak Türkçenin iyelik sistemi ile <em>isim tamlaması </em>şeklinde , yabancı bir ek ve yapıya ihtiyaç duyulmadan şöyle ifade edilir:</p>
<p style="text-align: justify;"><em>yapısal bozukluk </em>değil <em>Yapı bozukluğu, </em><br />
<em>bilimsel yayın </em>değil <em>bilim yayını </em>veya <em>bilimlik yayın, </em><br />
<em>sözlüksel anlam </em>değil <em>sözlük anlamı,</em><br />
<em>doğal denge </em>değil <em>doğa dengesi,</em><br />
<em>duygusal insan </em>değil <em>duygulu insan, </em><br />
<em>anayasal düzen </em>değil <em>anayasa düzeni,</em><br />
<em>kentsel ulaşım </em>değil <em>kent ulaşımı,</em><br />
<em>tarımsal kredi </em>değil <em>tarım kredisi,</em><br />
<em>parasal durum </em>değil <em>para durumu </em><br />
<em>kamusal görev </em>değil <em>kamu görevi vb.</em></p>
<p style="text-align: justify;">Türkçede <em>“-l,-al,-el,-sal,-sel” </em>şeklinde <em>nispet-aitlik </em>anlatımı taşıyan ek veya ekler yoktur. Lâtincedeki <em>“-alis” </em>ekine dayanan bu ekler, dilimize Fransızca kanalıyla girmiştir.<span style="text-decoration: underline;"><span style="color: #800080;">[124]</span></span> Fransızcadan alınıp dilimize musallat edilen bu ekler, önceleri sadece isimlere eklenirken daha sonraları isim veya fiil ayrımı yapılmadan her tür kelimeye getirilmeye başlanmıştır: <em>Eğit-sel kol, gör-sel bozukluk, yönet-sel politika, gör-sel basın </em>vb gibi. Öyle hale gelmiş ki, <em>“Öz Türkçe” </em>adına nispet <em>–î</em>’sinin kullanıldığı Arapça-Farsça kelimelerde bile <em>Fransızca nispet eki –al,-el, -sal,-sel’</em>i kullanınca kelimenin Türkçeleştirildiği sanılıyor: <em>Ahlâksal, tarihsel, ruhsal, zihinsel, parasal, hukuksal vb </em>gibi. Hiçbir kural tanımaksızın herkes, her istediği kelime veya dil bilgisi unsuruyla bu ekleri kullanmaktadır. <em>“-Sal,-sel” </em>eklerini bir kelimenin kuyruğuna eklediniz mi ifade, anında <em>“Öz Türkçe” </em>(!)oluveriyor.</p>
<p style="text-align: justify;">Yabancı kökenli (Arapçadan gelme) olduğu için dilimizden atılmak istenen <em>aitlik </em>veya <em>nispet -î’si </em>yerine Türkçenin aitlik şekillerini işletip kullanmak gerekirken, başka bir yabancı kökenli (Fransızca) dil unsurunu almak, dilimize bir şey kazandırmadığı gibi, dilimizi bozup yozlaştırmaktan başka bir şey değildir. Böyle bir uygulamanın bir de <em>Türkçecilik adına </em>yapılmasının hiçbir açıklaması olamaz. Çünkü Türkçe, <em>Arapça nispet -î’si</em> ve <em>Fransızca -l,-al,-el,-sal,-sel </em>nispet eklerine ihtiyaç duymadan da <em>aitlik-nispet-mensupluk </em>anlatımını karşılayacak özelliklere sahiptir. İyelik ekleri yanında Türkçe, –lı,-li,-lık,-lik; -ca,-ce; -cı,-ci; -dan,-den vb ekleriyle de <em>mensupluk-aitlik</em> anlatımını karşılayabilmektedir:</p>
<p style="text-align: justify;"><em>Vatanî görev </em>yerine <em>vatan görevi (vatan-sal görev </em>değil)<br />
<em>Askerî hastane </em>yerine <em>asker hastanesi </em>(<em>asker-sel hastane</em> değil)<br />
<em>Kasdî hareket “ kasıtlı hareket</em><br />
<em>Asabî bir insan “ sinirli bir insan </em><br />
<em>Asabî rahatsızlık “ sinir rahatsızlığı (sinir-sel rahatsızlık </em>değil)<br />
<em>Hissî davranış “ duygulu davranış </em>(<em>duygu-sal </em><em>davranış</em> değil)<br />
<em>Hesabî “ hesapçı</em><br />
<em>Tamburî (Cemil) “ Tamburcu Cemil</em><br />
<em>insanî davranış “ insanca davranış (insan-sal davranış </em>değil)<br />
<em>Mahallî “ yerli </em>veya <em>bölgelik (yer-el, bölge-sel</em> değil)<br />
<em>Kalbî “ kalpten </em>gibi.</p>
<p style="text-align: justify;">Türkçe hassasiyeti olmayan pek çok kişi, bilmeden veya hiç düşünmeden, modalaştırılan bir ifadeyle, <em>“duygusal insan”, “kamusal alan”, ”sözcüksel anlam” </em>diyebiliyor. <em>“Kravatsal insan”, “akılsal insan”, “bilgisel insan” , “görgüsel insan”, “Cumhursal Başkan” </em>vb ifadeler nasıl yanlışsa benzer ifadeler de aynı şekilde yanlıştır. Bunların doğru Türkçesi için , Fransızca <em>–sal,-sel’</em>iveya Arapça nispet <em>–î’</em>sini kullanmaya lüzum da ihtiyaç da yoktur. Bu tür ifadeler Türkçe sıfat tamlaması veya isim tamlaması kalıbı ile kolayca anlatılır: <em>Duygulu insan, kamu alanı, sözcük anlamı,</em> <em>kravatlı insan, akıllı insan, bilgili inan, görgülü insan, Cumhur Başkanı, vb</em> gibi.</p>
<p style="text-align: justify;">Son yıllarda sık kullanılan <em>“Türkî Cumhuriyetler” </em>ifadesi de Arapça nispet <em>î’</em>si ile yapılan <em>“anlamca” </em>yanlış bir kullanıştır. Doğrusu, <em>“Türk Cumhuriyetleri” </em>veya <em>“Orta Asya Türk Cumhuriyetleri” </em>şeklindedir.</p>
<p style="text-align: justify;">Türkçenin <em>aitlik-mensupluk</em> anlatımı için pek çok imkânı vardır. Dilimize Arapçadan gelen ve bin yıldır kullanılan <em>nispet –î’</em>sini <em>“yabancı kökenli” </em>diye dilimizden atıp yerine <em>Lâtince-Fransızca </em>kökenli <em>-l,-al,-el,-sal,-sel</em> eklerini kullanmanın Türkçe sevgisi ile bir ilgisi yoktur. Bize göre, <em>“Türkçeleştirme” </em>adına <em>“-l, -al,-el, -sal, -sel” </em>şekillerinde kullanılan Fransıca <em>nispet ekine </em>sarılanların en rahatsız olduğu kelime, herhalde Arapçadan gelen nispet <em>-î’</em>sinin kullanıldığı <strong><em>“millî”</em></strong>dir. Türk milliyetçiliğine taraftar olmayan veya muhalif olanların <strong><em>“ulus-al” </em></strong>kelimesini tercih etmelerinin de başka bir gerekçesi olamaz. Çünkü, Arapça <em>“millet” </em>ve <em>“millî” </em>kelimeleri dilimize yabancı ise, Moğolca <em>“ulus” </em>ve Moğalca-Fransızca karışımı <em>“ulus-al” </em>kelimeleri iki kere yabancıdır.</p>
<p style="text-align: justify;">Dilimizde Arapça kökenli nispet eki <em>-î </em>ile yapılan nispet şekillerinin nasıl Türkçeleştirilebileceğini göstermek üzere, 1943’te <em>Ülkü </em>dergisinde<em>, “Arapça Nispet Sıfatlarını Nasıl Türkçeleştirebiliriz” </em>başlığı altında bol örnekligeniş bir inceleme yayımlayan <strong><em>Prof. Dr. Tahsin Banguoğlu,</em></strong>Tasfiyeciler ve <em>nispet –î’</em>si ile ilgili şu tespitte bulunuyor:<br />
<em>“Gariptir ki dil temizliği ile meşgul olanlar, dilimizdeki yabancı teşkil kalıplarından yalnız bu nispet şeklini görüyorlar ve yalnız onunla uğraşıyorlar. Onlara göre dilimizde bir tek yabancı düşman ve bir tek millî noksan vardı: Nispet sıfatları. Bunun bir çaresini bulsak her şey hallolacaktı.”</em></p>
<p style="text-align: justify;">Nispet sıfatlarının nasıl Türkçeleştirilebileceği konusunda daha 1943’te üç inceleme yazısı yayımlayan <em>Prof. Dr. Tahsin Banguoğlu, </em>22 yıl sonra Dünya gazetesinde <em>“Nispet Sıfatları ve –Sal,-Sel” </em>başlığı ile konuyu yeniden işleyen dört yazı daha yayımlamıştır. Banguoğlu, bu yazısının başında da, <em>“-sal,-sel’li kelimelerin uydurma olduğunu” </em>tekrarlamıştır.<span style="text-decoration: underline;"><span style="color: #800080;">[125]</span></span></p>
<p style="text-align: justify;">Türkçeye musallat edilen bu <em>Fransızca -sal,-sel’</em>li kullanışlar ve <em>uydurma kelimeler</em> için <em>Ünlü Şair <strong>Necip Fazıl</strong></em>, şöyle demişti:</p>
<p style="text-align: justify;"><em>Ruh<strong>sal, </strong>para<strong>sal,</strong> soyut, boyut, yaşam, eğilim,</em><br />
<em>Ya bunlar Türkçe değil, yahut ben Türk değilim.</em><br />
<em>Oysa halis Türk benim, bunlar işgalcilerim.</em><br />
<em>Allah Türk’e acısın, yalnız bunu bilirim. </em><br />
<span style="font-size: x-small;"><span style="font-family: Verdana;"><span style="font-family: Times New Roman;">Necip Fazıl</span></span></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="font-family: Times New Roman;"><span style="text-decoration: underline;"><span style="color: #800080;">[112]</span></span> Prof. Dr. Zeynep Korkmaz, “Dilde ‘İlericilik’ ve ‘Gericilik’ Üzerine II”, Türk Dili Üzerine Araştırmalar, Birinci Cilt, TDK Ank. 1995, s.770-773. </span><br />
<span style="font-family: Times New Roman;"><span style="text-decoration: underline;"><span style="color: #800080;">[113]</span></span> Prof. Dr. Faruk K.Timurtaş, “Türkçenin Bozulması”, Türk Edebiyatı, Haziran 1980, sayı: 80, s. 7-8; Ayrıca bak, Timurtaş, Diller ve Türkçemiz, Haz. Mustafa Özkan, Alfa y.,İst.1996,s.91-96.</span><br />
<span style="font-family: Times New Roman;"><span style="text-decoration: underline;"><span style="color: #800080;">[114]</span></span> Zeynep Korkmaz, age.,s. 797.</span><br />
<span style="font-family: Times New Roman;"><span style="text-decoration: underline;"><span style="color: #800080;">[115]</span></span> Ahmet Bican Ercilasun, <em>Aşama, </em>Yaşayan Türkçemiz-2, Tercüman y., İst. 1981, 14.</span><br />
<span style="font-family: Times New Roman;"><span style="text-decoration: underline;"><span style="color: #800080;">[116]</span></span> Yavuz Bülent Bakiler, Sözün Doğrusu, Türk Edebiyatı Vakfı, İst. 2004,s. 146.</span><br />
<span style="font-family: Times New Roman;"><span style="text-decoration: underline;"><span style="color: #800080;">[117]</span></span> Prof. Dr. Faruk Timurtaş, <em>Uydurma Olan ve Olmayan </em>Yeni Kelimeler Sözlüğü, İst. 1979, s.47.</span><br />
<span style="font-family: Times New Roman;"><span style="text-decoration: underline;"><span style="color: #800080;">[118]</span></span> Yavuz Bülent Bakiler, Sözün Doğrusu -I, 4. baskı, İst. 2004,s.59; Sözün Doğrusu -II, 3. Bas. İst. 2004, 293; Ayrıca,Şiar Yalçın, Doğru Türkçe, Metis y., 2. bas., İst. 1999,s. 162. </span><br />
<span style="font-family: Times New Roman;"><span style="text-decoration: underline;"><span style="color: #800080;">[119]</span></span> “Bir dilin kuralları” demek, o dilin yapı ve işleyiş özellikleri demektir. Bu dil kuralları, suyun kaldırma özelliğinin kimse tarafından icat edilmediği veya konulmadığı gibi, hiçbir kimse tarafından icat edilmez veya konulmaz. Dilin bütün tarihi boyunca gösterdiği yapı ve işleyiş özelliklerinin dilciler tarafından tespit edilmesi ile ortaya çıkarılır. “Dil bilgisi” veya “gramer” dediğimiz bilgi alanı da bunu anlatır. Dilin yapı ve işleyiş özellikleri, dilin varlık sebepleridir. Bunlar ortadan kalkınca veya değiştirilince dil de ortadan kalkar veya başka dil haine gelir yani yabancılaşır. Dilin kendi içinde meydana gelen ses, şekil ve anlam değişme ve gelişmelerini de “değiştirme” ile karıştırmamak gerekir. Dil, tabiî varlık gibi değişir, gelişir. Fakat dışarıdan bir müdahale ile değiştirilmez. Dışarıdan kendi yapısına uygun olmayan müdahale dilin yapı ve işleyişini bozar. Buna dilin bozulması, yozlaşması diyoruz. </span><br />
<span style="font-family: Times New Roman;"><span style="text-decoration: underline;"><span style="color: #800080;">[120]</span></span> Millî Eğitim Bakanlığına bağlı okulların isim tabelalarında, Bakanlığın adındaki “<strong>millî” </strong>kelimesinin bile </span><br />
<span style="font-family: Times New Roman;">yanlış yazıldığını, Bakanlığın buna bile dikkat etmediğini burada hatırlatalım.</span><br />
<span style="font-family: Times New Roman;"><span style="text-decoration: underline;"><span style="color: #800080;">[121]</span></span> Türkçede unvan isimden sonra gelir, İsmail Bey, Nazmiye Hanım, Mustafa Kemal Paşa gibi; isimlerin </span><br />
<span style="font-family: Times New Roman;">önüne gelen meslek, rütbe, makam bildiren <strong>Öğretmen</strong> Güzide, <strong>Mühendis</strong> Alperen, <strong>General</strong> Kâzım </span><br />
<span style="font-family: Times New Roman;">Karabekir, <strong>Doç. Dr. </strong>Mehmet Aça vb kelimeler aslında unvan değil sıfattır. Dolayısıyla meydana </span><br />
<span style="font-family: Times New Roman;">getirdikleri kelime grupları da sıfat tamlaması kalıbındadır. Fakat bu tür kelime gruplarına da unvan grubu </span><br />
<span style="font-family: Times New Roman;">diyenler vardır. </span><br />
<span style="font-family: Times New Roman;"><span style="text-decoration: underline;"><span style="color: #800080;">[122]</span></span> 1937’de TBMM’de <strong><em>“Deniz Bank”</em></strong>ın kuruluş kanunu görüşülürken, Prof. Sadri Maksudi, Meclis’te söz alarak <em>“Deniz Bank” </em>adının yanlış olduğunu, doğrusunun <strong><em>“Deniz Bankası”</em></strong>olduğunu belirten bir açıklamada bulundu. Atatürk’e yaranmak isteyen bazı kimseler bu durumu, Atatürk’e, <em>“ Prof. Sadri Maksudi sizin dil devriminizi baltalıyor.”</em> diye anlatarak Sari Maksudi ile Atatürk’ün arasını açmışlardır. (Bak. Yavuz Bülent Bakiler, Gidenlerin Ardından, Türk Edebiyatı Vakfı yay. İst. 2006,s.213 vd.) </span><br />
<span style="font-family: Times New Roman;"><span style="text-decoration: underline;"><span style="color: #800080;">[123]</span></span> Neşe Emecan, 1960’tan Günümüze Türkçe –Bir Sözlük Denemesi-, YKY., İst 1998, Giriş, s.13.</span><br />
<span style="font-family: Times New Roman;"><span style="text-decoration: underline;"><span style="color: #800080;">[124]</span></span> Prof. Dr. Zeynep Korkmaz, “Bilinçli Dil Sevgisi ve ‘Eleştirel Düşünce’ Üzerine”, Türk Dili Üzerine Araştırmalar, Birinci Cilt, TDK. Ank.,1995, s. 625-628.</span><br />
<span style="font-family: Times New Roman;"><span style="text-decoration: underline;"><span style="color: #800080;">[125]</span></span> Tahsin Banguoğu, Dil Bahisleri, Kubbealtı Neşriyatı, İst. 1987, s.180-210 ve 263-277.</span></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.turkcemiz.net/gunumuz-turkcesinde-yozlasma-t2722.html/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>2</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Türkçenin Zenginliği</title>
		<link>http://www.turkcemiz.net/turkcenin-zenginligi-t2719.html</link>
		<comments>http://www.turkcemiz.net/turkcenin-zenginligi-t2719.html#comments</comments>
		<pubDate>Fri, 29 Feb 2008 10:29:46 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Uğur</dc:creator>
				<category><![CDATA[Türk Dili Ailesi]]></category>
		<category><![CDATA[türkçe]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://wp.turkcemiz.net/?p=931</guid>
		<description><![CDATA[Diller için fakirlik-zenginlik veya ilkellik-gelişmişlik kavramlarından bahsedilir. Ancak dil, bir imkânlar alanı olarak kendi kendine ne zengin ne fakirdir. Bu sebeple, diller için kullanılan fakirlik-zenginlik kavramları, aslında dilin kendisine ait değildir; dili kullananların düşünme ve görmelerinin, hayat karşısındaki tavırlarının, zihin faaliyetlerinin fakirlik ve zenginliğinin dile yansımasıdır. Dilleri zenginliği, kelime zenginliği ve şekil zenginliği olmak üzere [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: justify;"><span style="font-family: Times New Roman;"><span style="font-size: small;">Diller için <em>fakirlik-zenginlik </em>veya <em>ilkellik-gelişmişlik </em>kavramlarından bahsedilir. Ancak dil, bir imkânlar alanı olarak kendi kendine ne zengin ne fakirdir. Bu sebeple, diller için kullanılan <em>fakirlik-zenginlik </em>kavramları, aslında dilin kendisine ait değildir; dili kullananların düşünme ve görmelerinin, hayat karşısındaki tavırlarının, zihin faaliyetlerinin fakirlik ve zenginliğinin dile yansımasıdır. </span></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="font-family: Times New Roman;"><span style="font-size: small;">Dilleri zenginliği, <strong><em>kelime zenginliği </em></strong>ve <strong><em>şekil zenginliği </em></strong>olmak üzere iki açıdan incelenmektedir.</span></span><a href="http://w3.balikesir.edu.tr/%7Eiacar/btt.htm#_ftn94#_ftn94" target="_blank"><span style="text-decoration: underline;"><span style="font-size: small;"><span style="color: #800080;"><span style="font-family: Times New Roman;">[94]</span></span></span></span></a></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="font-family: Times New Roman;"><span style="font-size: small;"><strong><em>Kelime zenginliği</em></strong>,</span></span><span style="font-family: Times New Roman;"><span style="font-size: small;"> müşahhas (somut) veya mücerret (soyut) kelimelerin zenginliği şeklinde kendisini gösterebilir. Mücerret (soyut) kelimelerin zenginliği, dilin ve dili kullananların zihin gelişmişliğini gösterir. Bundan dolayı dillerdeki asıl zenginlik göstergesi, mücerret (soyut) kelimelerdir. </span></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="font-family: Times New Roman;"><span style="font-size: small;"><strong><em>Şekil zenginliği, </em></strong>dilin yeni karşılaştığı varlık ve kavramların (nesnelerin) karşılığı, adı olmak üzere ihtiyaç duyduğu yeni kelime veya sözleri türetebilme yeteneği demektir. Türetme ve yeni kelime yapma dilin dayandığı asıl sermayesi veya hayat kaynağıdır. Şekil zenginliği, <em>kelime türetme </em>ve <em>kelime birleştirme</em> (terkip) olmak üzere iki yönlü imkânlar alanıdır.</span></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="font-size: small;"><span style="font-family: Times New Roman;"><br />
</span></span></p>
<p class="alignleft"></p>
<p style="text-align: justify;">Bir dilin <em>kelime </em>ve <em>şekil </em>zenginliği, <em>kavaram zenginliği </em>ve <em>somut-soyut </em>kelime çokluğu, dolayısıyla <em>anlatım rahtlığı </em>ile kendisini gösterir. Sadece kelime sayısının çokluğu zenginlik için yeterli ölçü değildir. Dilde önemli olan, her nesne ve kavram için, hatta bunların ince farkları (nüansları) için ayrı ayrı kelimelerin bulunmasıdır. <em>Bir dilde, bir nesne için birden fazla kelime varsa zenginlik; buna karşılık, bir kelime birden fazla nesnenin karşılığı ise fakirlik söz konusudur. </em></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="font-family: Times New Roman;"><span style="font-size: small;">Dilin zenginleşmesi, yeni nesne ve kavramların veya bunların ince farklılıklarının çoğalması, üretilmesi ile mümkündür. Bilinen nesnelerin veya kavramların karşılığı olan kelimelerin yeni kelimelerle değiştirilmesi, dile bir zenginlik katmaz. Çünkü dil görmek, bulmak ve düşünce üretmekle ve üretilenlere yeni kelimeler, ifadeler bulmakla zenginleşir. Dilde var olan kelimeleri değiştirmek, dilin zenginliğine bir şey katmaz. <em>İmkân</em> yerine <em>olanak</em>, <em>millet</em> yerine <em>ulus</em>, <em>kitap</em> yerine <em>okungaç</em>, <em>gözlük</em> yerine <em>görgeç</em>, <em>istiklâl</em> yerine <em>bağımsızlık</em>, <em>hürriyet</em> yerine <em>özgürlük</em> vs demek sadece dili kullananların zihnindeki yerleşmiş kavramları boşaltmak ve değiştirmektir. Böyle bir uygulama kelimelerin anlam çağrışımlarını kısırlaştırır hatta yok ederek, dilin kültür taşıyıcılığını ve kültürün devamlılığını engeller. Dolayısıyla millî kültüre zarar verir.</span></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="font-family: Times New Roman;"><span style="font-size: small;">Türkçe, yaşayan dillerle karşılaştırıldığında kelime ve kavram zenginliği bakımından pek çok dilden zengindir. Ancak ilim ve teknikte gelişmiş Alman, Fransız, İngiliz dillerine göre ilim, teknik terimleri ve soyut kavramlar bakımından daha az zengindir. Şekil zenginliği bakımından ise, söz konusu dillerden daha yetenekli ve zengindir. </span></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="font-family: Times New Roman;"><span style="font-size: small;">İngilizce dünyanın kelime sayısı bakımından en zengin dili olarak bilinmektedir. <em>Redhouse (1968) </em>sözlüğünde 160 bin kelime vardır. Almanca bazı sözlüklerde, 110-120 bin; Fransızca sözlüklerde de 60- 85 bin civarında kelime bulunmaktadır. Meselâ Fransızca <em>“Dictionnaire Du Français, Hachette Paris, 1987” </em>adlı sözlükte 58 bin kelime bulunmaktadır. </span></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="font-family: Times New Roman;"><span style="font-size: small;">Türkçe sözlüklere gelince, <em>Kaşgarlı Mahmud’</em>un X1. yüzyılda hazırladığı Türkçe’nin ilk ve en eski sözlüğü <strong><em>Divanü Lügati’t Türk</em></strong><em>’</em>te 8.000 civarında kelime vardır. Bu durum çağdaşı dillerle kıyaslandığında herhalde büyük zenginliktir. Türkiye Türkçesi’nin önemli sözlüklerinden olan <strong><em>Şemsettin Sami</em></strong>’nin 1901’de yayımladığı <strong><em>Kamus-ı Türkî </em></strong>adlı sözlüğünde 26.000 kelime bulunmaktadır. Eski Türk Dil Kurumunun 1945’te ilk baskısını yayımladığı <strong><em>Türkçe Sözlük</em></strong><em>’</em>te 15.000 kelime vardır.</span></span><a href="http://w3.balikesir.edu.tr/%7Eiacar/btt.htm#_ftn95#_ftn95" target="_blank"><span style="text-decoration: underline;"><span style="color: #800080;"><span style="font-size: small;"><span style="font-family: Times New Roman;">[95]</span></span></span></span></a><span style="font-family: Times New Roman;"><span style="font-size: small;"> (Dilimizin <em>tasfiyecilik </em>yoluyla fakirleştirilmesinin en iyi belgesi). Türk Dil Kurumunun, tasfiyecik-uydurmacılık anlayışının en yaygın olduğu dönemde yayımladığı (1977) <em>Türkçe Sözlük’</em>te 27.800 kelime bulunmasına karşılık, Kurum’un yeni yapılanmasından sonra yayımlanan <em>Türkçe Sözlük’</em>ün 1998 baskısında 60 bin madde başı, 15 bin madde içi olmak üzere 75 bin; 2006 baskısında ise, toplam 77.400 söz bulunmaktadır. </span></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="font-family: Times New Roman;"><span style="font-size: small;">Günümüzün sözlükçülerinden Mehmet Doğan’ın hazırladığı <strong><em>Büyük Türkçe Sözlük’</em></strong>ün 1981’de yapılan ilk baskısında 55 bin civarında kelime bulunmaktadır. <em>Büyük Türkçe Sözlük’</em> ün 2003’te yapılan genişletilmiş 16. baskısında ise 75 bin kelime ve 18 bin deyim terkip bulunduğu belirtilmektedir.</span></span><a href="http://w3.balikesir.edu.tr/%7Eiacar/btt.htm#_ftn96#_ftn96" target="_blank"><span style="text-decoration: underline;"><span style="color: #800080;"><span style="font-size: small;"><span style="font-family: Times New Roman;">[96]</span></span></span></span></a></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="font-family: Times New Roman;"><span style="font-size: small;">Kısaca Türkçe zannedildiği gibi fakir bir dil değildir. Ancak, bugünün nesilleri, <strong><em>“zengin dilin fakir kullanıcıları” </em></strong>durumuna getirilmiştir. Bunun da tasfiyecilik-uydurmacılıktan Millî Eğitime ve basından küreselleşmeye uzanan çeşitli sebepleri vardır.</span></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="font-family: Times New Roman;"><a href="http://w3.balikesir.edu.tr/%7Eiacar/btt.htm#_ftnref94#_ftnref94" target="_blank"><span style="text-decoration: underline;"><span style="color: #800080;"><span style="font-family: Arial;">[94]</span></span></span></a><span style="font-family: Times New Roman;"><span style="font-size: small;"> Ragıp Hulûsi Özdem, Dil Bilimi Yazıları, yay. Haz. Prof. Dr. Recep Toparlı, TDK.Ank 2000,s. 122 vd.</span></span><br />
<a href="http://w3.balikesir.edu.tr/%7Eiacar/btt.htm#_ftnref95#_ftnref95" target="_blank"><span style="text-decoration: underline;"><span style="color: #800080;"><span style="font-family: Times New Roman;">[95]</span></span></span></a><span style="font-family: Times New Roman;"><span style="font-size: small;"> Türk Dil Kurumu Başkanı Prof.Dr. Halûk Akalın iki sözlük arasındaki Farkı şöyle yorumluyor: </span></span><br />
<span style="font-family: Times New Roman;"><span style="font-size: small;">“Düşününüz, Kamus-ı Türkî ile yaklaşık 45 yıl sonra yayımlanan Türkçe Sözlük arasında neredeyse 10 bin </span></span><br />
<span style="font-family: Times New Roman;"><span style="font-size: small;">söz fark vardır. Aradaki 45 yıla göre tersi olması gerekirdi. Bu, tasfiyeciliğin sonucudur.” (Türkeli dergisi, </span></span><br />
<span style="font-family: Times New Roman;"><span style="font-size: small;">Kasım 2004)</span></span><br />
<a href="http://w3.balikesir.edu.tr/%7Eiacar/btt.htm#_ftnref96#_ftnref96" target="_blank"><span style="text-decoration: underline;"><span style="color: #800080;"><span style="font-family: Times New Roman;">[96]</span></span></span></a><span style="font-family: Times New Roman;"><span style="font-size: small;"> D. Mehmet Doğan, “Doğan Büyük Türkçe Sözlük” -CD’de İlk Türkçe Sözlük- ,Vadi yayınları, Ank. 2003.</span></span></span></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.turkcemiz.net/turkcenin-zenginligi-t2719.html/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>1</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Türkçe’nin Yabancı Dillere Karşı Korunması Çalışmaları</title>
		<link>http://www.turkcemiz.net/turkce-8217-nin-yabaturkce-8217-nin-yabanci-dillere-karsi-korunmasi-calismalari-t2713.html</link>
		<comments>http://www.turkcemiz.net/turkce-8217-nin-yabaturkce-8217-nin-yabanci-dillere-karsi-korunmasi-calismalari-t2713.html#comments</comments>
		<pubDate>Fri, 29 Feb 2008 10:12:30 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Uğur</dc:creator>
				<category><![CDATA[Türk Dili Ailesi]]></category>
		<category><![CDATA[türkçe]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://wp.turkcemiz.net/?p=929</guid>
		<description><![CDATA[Türk Dil Kurumunun temel çalışma alanlarından birisi de, Türkçe’nin geliştirilip zenginleştirilmesi ve yabancı dillere karşı korunmasıdır. Bu çalışmalarda, Atatürk’ün, 2.9.1930’da Sadri Maksudi’nin eserinin kapağına yazdığı sözler bir yol gösterici ilke olarak kabul edilmektedir. Bu sözler şöyledir: “Millî hisle dil arasındaki bağ çok kuvvetlidir.Dilin millî ve zengin olması, millî hissin inkişafında başlıca müessirdir. Türk Dili dillerin [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: justify;">Türk Dil Kurumunun  temel çalışma alanlarından birisi de, <em>Türkçe’nin geliştirilip  zenginleştirilmesi ve  yabancı   dillere karşı korunmasıdır. </em>Bu çalışmalarda,  <strong><em>Atatürk’</em></strong>ün, 2.9.1930’da  Sadri Maksudi’nin eserinin kapağına  yazdığı sözler bir <em>yol gösterici  ilke</em> olarak kabul edilmektedir. Bu sözler şöyledir:</p>
<p style="text-align: justify;">“Millî hisle dil arasındaki bağ çok kuvvetlidir.Dilin millî ve zengin olması, millî hissin inkişafında başlıca müessirdir. Türk Dili dillerin en zenginlerindendir. <strong>Yeter k i   bu dil şuurla işlensin.</strong></p>
<p style="text-align: justify;">Ülkesini, yüksek istiklâlini korumasını bilen Türk milleti, <strong>dilini de yabancı diller boyunduruğundan</strong> kurtarmalıdır.” <a href="http://w3.balikesir.edu.tr/%7Eiacar/btt.htm#_ftn76#_ftn76" target="_blank"><span style="text-decoration: underline;"><span style="color: #800080;">[76]</span></span></a></p>
<p style="text-align: justify;">Elbette,  başta Türk Dil Kurumu olmak üzere, her  kuruluş ve şahsın <em>“Türk dilinin istiklâlini korumak” </em> millî bir görevidir.  Çünkü, <em>Türk demek, Türkçe demektir.</em> Bu konudaki her çalışma Türk milletine hizmettir. Ancak burada,  üzerinde  birleşilmesi   gereken  konu,  <em>“şuurla işlenme” </em> ve  <em>“yabancı diller boyunduruğundan kurtarma” </em>dan  ne anlaşılması gerektiğidir.</p>
<p style="text-align: justify;">
<p class="alignleft"></p>
<p style="text-align: justify;"><strong><em>“Dilin şuurla işlenmesi”,</em></strong> dilin  <em>“bilgiyle ve milliyetçi bir görüşle ele alınması, ilmî metotlar ve yollarla incelenmesi” </em>demektir.  <strong><em>“Yabancı dillerin boyunduruğundan kurtarılması”</em></strong> ise, <em>“başka dillerden girmiş dil bilgisi şekil ve kurallarını dilimizden atmak”; “dilimizde karşılığı bulunan Türkçeleşmemiş yabancı kökenli kelimeleri kullanmamak” </em> anlamına gelmektedir. <em>“Diller arasında çeşitli sebeplerle meydana gelen kelime alış verişi ‘yabancı boyunduruğu’ sayılamaz. Her medenî dile başka dillerden kelime girmiştir.”</em><a href="http://w3.balikesir.edu.tr/%7Eiacar/btt.htm#_ftn77#_ftn77" target="_blank"><span style="text-decoration: underline;"><span style="color: #800080;">[77]</span></span></a> 1983 öncesi Türk Dil Kurumu ve taraftarlarının savunduğu  <strong><em>tasfiyeci-uydurmacı  anlayış,</em></strong> <em>“millî kültürün devamlılığını”, “dilin sosyal gerçekliğini” </em>ve  <em>“dilin ilmî metotlarla incelemesini” </em> bir tarafa bırakarak, dilde ırkçı bir anlayışla kökeni yabancı olan her kelimeyi dilden  atmak  ilkesini benimsemiştir.</p>
<p style="text-align: justify;">Dilden attığı kelimelerin yerine de  <em>“devrimci yöntem kuralların tutsağı olmaz” </em>anlayışıyla  kelime uydurma yoluna gitmiş, böylece   kural tanımazlık  kural haline getirilmiştir.<em>“Arı Türkçecilik”, “dilde ilericilik”, “devrimci görüş” </em>gibi adlar altında sürdürülen dil politikası,Atatürk’ün <em>“millî dil” </em>anlayışına değil, <em>“Marksist ideolojinin gereği olarak dilde sürekli devrim anlayışına” </em> dayanmaktadır. Bu anlayışta, <em>“kökeni Türkçe olmayan her kelimeyi dilden atma ilkesi yatar.” </em> <a href="http://w3.balikesir.edu.tr/%7Eiacar/btt.htm#_ftn78#_ftn78" target="_blank"><span style="text-decoration: underline;"><span style="color: #800080;">[78]</span></span></a></p>
<p style="text-align: justify;">1983  öncesi Kurum taraftarları ve <em>tasfiyeci-uydurmacı </em> dil anlayışını  savunanlar  nedense  Atatürk’ün  Sadri Maksudi’nin  kitabına   el yazısıyla  yazdığı  <strong><em>“Millî his ile dil arasındaki bağ çok kuvvetlidir. &#8230;” </em></strong> cümlesiyle başlayan ifadelerinin  daima <strong><em>“ülkesini, yüksek istiklâlini korumasını bilen Türk milleti dilini de yabancı dillerin boyunduruğundan kurtarmalıdır.” </em></strong>şeklindeki  son bölümünü  dikkate alırlar. Bu da konuyu çarpık anladıklarının bir göstergesidir.</p>
<p style="text-align: justify;">1983 sonrası Türk Dil Kurumu,<em>“Türkçeyi yabancı diller boyunduruğundan kurtarma” </em>ve <em>“Türkçeyi yabancı dillere karşı koruma” </em> çalışmalarında,  <em>“Marksist ideolojiye dayanan  ırkçı-tasfiyeci-uydurmacı”</em> dil anlayışını bırakmıştır.   Bugünkü Türk Dil Kurumu  anlayışına göre,  kelimelerin   <strong><em>“yabancı”</em></strong> veya <strong><em> “millî” </em></strong> sayılmasının ölçüsü,sadece köken (ırk)  bakımından yabancı olup olmaması değil, <em>“tabiî” </em> veya <em>“Yaşayan Türkçe” </em> olmasıdır.  Kurum  üyelerinden  Zeynep Korkmaz, Türkçe sayılmanın ölçüsünü  şöyle açıklamaktadır:</p>
<p style="text-align: justify;"><strong><em>“Bir kelimenin Türkçe sayılıp sayılmamasının ölçüsü, onun kökeni değildir. Ses yapısı, zevk ölçüsü, kullanılış şartları ve anlam bakımından o kelimenin dilde yerleşmiş ve herkes tarafından anlaşılır olup olmamasıdır.”</em></strong></p>
<p style="text-align: justify;"><em>“Dilimizdeki kelimeler, dilbilimindeki ölçülere göre, Türkçe kelimeler, alıntı veya ödünçleme kelimeler ve yabancı kelimeler olmak üzere üçe ayrılır. Her dil gibi Türkçe de çeşitli tarihî, sosyal ve kültürel şartlara bağlı olarak varlığı boyunca hem kendisi Arapça, Farsça, Rumca, Macarca, Bulgarca, Sırpça gibi dillere kelimeler vermiş hem de Çince, Soğutça, Hintçe, Arapça, Farsça, Rumca, İtalyanca ve Fransızca gibi dillerden kelimeler almıştır.”</em> <a href="http://w3.balikesir.edu.tr/%7Eiacar/btt.htm#_ftn79#_ftn79" target="_blank"><span style="text-decoration: underline;"><span style="color: #800080;">[79]</span></span></a></p>
<p style="text-align: justify;">2001’den itibaren Türk Dil Kurumu  Başkanlığını yürüten  <em>Prof. Dr. Şükrü Halûk Akalın, </em> 1960 sonrası dönemi değerlendirerek dil politikasıyla ilgili görüşlerini şöyle açıklamaktadır:</p>
<p style="text-align: justify;"><em>“1960’tan sonra hızlanan tasfiyecilik hareketi ne yazık ki Osmanlı döneminde olduğu gibi dede ile torunun birbirini anlayamayacağı veya yazı diliyle konuşma dilinin farklı olduğu durumu ortaya çıkarmaya başladı. Her etkinin bir de tepkisi oluyor. O dönemde tasfiyeciliğe karşı çok şiddetli eleştiriler yapıldı. Bu durum da ne yazık ki dilde çayışma ortamını doğurdu. <strong>En kötü şey, dilin söz varlığındaki sözlere kilit vurulmasıdır. İster Türkçe kökenli olsun, ister dilimizin söz varlığına girmiş ama yabancı kökenli olsun bütün bunlar Türkçenin söz varlığını oluşturmaktadır. </strong> İstiklâl, millî, illet, hürriyet, izmihlâl, <strong>sözleri bizim sözlerimizdir. (…)”</strong></em></p>
<p style="text-align: justify;"><em>“Dil canlı bir varlıktır; değişir, gelişir… Böylece dilin söz varlığından bazı sözler kullanımdan düşer ve kaybolur. <strong>Ama birkaç kişinin bir araya gelerek, edebî metinlerimize girmiş, İstiklâl Marşı’mızda yer almış, herkesin bildiği anladığı sözleri dilden çıkarması tasfiyeciliktir.” </strong></em><a href="http://w3.balikesir.edu.tr/%7Eiacar/btt.htm#_ftn80#_ftn80" target="_blank"><span style="text-decoration: underline;"><span style="color: #800080;">[80]</span></span></a></p>
<p style="text-align: justify;">Türk Dil Kurumu Başkanı insanların kullanacakları kelimeleri serbestçe tercih etmeleri gerektiğini,  <strong><em>“İnsanların dillerine kelepçe vurarak bazı kelimeleri kullanmayın demek yanlış bir uygulamadır.” </em></strong>cümlesiyle ifade ediyor.<a href="http://w3.balikesir.edu.tr/%7Eiacar/btt.htm#_ftn81#_ftn81" target="_blank"><span style="text-decoration: underline;"><span style="color: #800080;">[81]</span></span></a> Bu anlayış, elbette dilin tabiî gelişmesine müdahale edilmeyen şartlarda geçerli ve doğru bir anlayıştır. Ancak, Türkçeye olduğu gibi dile ideolojik müdahalelerin yapıldığı şartlarda bizce tam isabetli değildir. Çünkü Türkiye’de dil meselesinin hatta dil kavgalarının iç yüzünü bilmeyen pek çok insan <em>“arı Türkçe” </em>veya<em> “öz Türkçe” </em> sözlerinin çekiciliğine aldanmıştır. İnsanlar da tabiî halde  bulunan millî duygu  bu çekici sözlerle sömürülmüştür.</p>
<p style="text-align: justify;">Diğer taraftan,  basın-yayın organlarının bilerek bilmeyerek yaptığı  <em>“küresel propaganda”</em> sebebiyle  Batı kaynaklı kelime kullanma  özentisi içine girebilmektedir.  Bu sebeplerden dolayı,  <strong><em>ister tasfiyeci-uydurmacı ister Batı kökenli kelime kullanma özentisi içinde olsun her iki durumda da Tabiî yaşayan doğru Türkçenin kullanılması konusunda insanların uyarılmaya ihtiyacı vardır</em></strong>.</p>
<p style="text-align: justify;">Gerek millî kültürün akışına ve devamlılığına gerekse Türkçenin bozulmadan kendi tabiî işleyişine ve gelişmesine uygun ve doğru dil anlayışının öncülüğünü başta Türk Dil Kurumu yapacaktır; yapmalıdır. Ayrıca biz bunun yapıldığına da inanıyoruz. <em>Prof. Dr. Hamza Zülfikar</em>’ın  aylık <em>Türk Dili dergisinde</em> seri halda devam eden <strong><em>“Doğru Yazalım, Doğru Konuşalım” </em></strong> başlıklı yazıları bunun en güzel uygulamalı örneklerindendir.<br />
Türk Dil Kurumunun kurulduğu yıllarda Arapça veya Farsçadan dilimize girmiş konuşma dilinden çok yazı dilinde kullanılan kelimelere karşılık bulma ihtiyacı vardı. Dilimizin artık bu yönde bir çalışmaya ihtiyacı kalmamıştır. <strong><em> Esasen o zamana kadar dilde hiç bilinmeyen nesne ve kavramları karşılamak üzere, dilin yeni kelimelere ihtiyacı vardır. </em></strong> Dilde var olan ve kullanılan kelimeleri değiştirmek için karşılıklar bulmak, dile bir şey kazandırmaz. Nesne ve kavramların insan zihnindeki ses şifresi olan kelimeleri değiştirerek sadece şifreleri değiştirmiş oluruz.</p>
<p style="text-align: justify;">Bu   da  dilin,  nesiller ve insanlar arasında  kurduğu  bağların kopmasına yol açar.  <em>“Dil devrimcileri” </em> işte bunu   yapmışlar ve yapmaktadırlar.  <em>Millet</em>i  <em>ulus, imkân</em>ı <em>olanak,   ihtimal</em>i  <em>olasılık </em> kelimesiyle değiştirmek  dile hiçbir  zenginlik kazandırmaz.</p>
<p style="text-align: justify;">Dilimizin, 1970’lerden  günümüze  <strong><em>-</em></strong><em>artık  dilimize Arapça ve Farsçadan kelime  ve kural  girme durumu olmadığına göre<strong>- </strong></em> Batı dillerinden ve özellikle İngilizceden girmekte olan  kelime ve kurallara  karşı korunması ihtiyacı vardır.</p>
<p style="text-align: justify;">Türk Dil Kurumunun <strong><em>Yabancı Kelimelere Karşılıklar </em></strong> çalışması da bu yönde sürdürülmektedir. Bu arada Türk Dil Kurumunun bulduğu karşılıkların birer teklif olduğu da unutulmamalıdır.</p>
<p style="text-align: justify;">Türk Dil Kurumu, son yıllarda alış veriş ve iş yeri adlarında artan bir hızla süren yabacılaşmaya karşı da hummalı bir çalışma içindedir. Bunun için toplantılar düzenlenmekte, afişler bastırılmakta, Türkçe adlar kullana iş yerlerine teşvik ödülleri verilmektedir. Dilde yabancı özentisinin en çok görüldüğü iş yeri isimlerinin Türkçe verilmesi için belediyelerle iş birliği çalışmaları yapıldığı gibi, konu ile ilgili kanun hazırlanması için çalışmalar yapılmaktadır.</p>
<p style="text-align: justify;">Kısaca   Türk Dil Kurumunun   Türkçenin  korunup geliştirilmesi konusunda   <strong><em>ilmî </em>ve  <em>millî </em></strong> bir  tavrı,  bir politikası olmalıdır. Bu,   Kurumun varlık sebeplerindendir.</p>
<p style="text-align: justify;"><a href="http://w3.balikesir.edu.tr/%7Eiacar/btt.htm#_ftnref76#_ftnref76" target="_blank"><span style="text-decoration: underline;"><span style="color: #800080;">[76]</span></span></a> Sadri Maksudi Arsal, Türk Dili İçin, Türk Ocakları ilim ve san’at neşr. 1930.<br />
<a href="http://w3.balikesir.edu.tr/%7Eiacar/btt.htm#_ftnref77#_ftnref77" target="_blank"><span style="text-decoration: underline;"><span style="color: #800080;">[77]</span></span></a> Prof. Dr. Faruk K. Timurtaş, Diller ve <a href="http://www.turkcemiz.net/" target="_blank">Türkçemiz</a>, Haz. Mustafa Özkan, Alfa Yay. İst. 1996,s. 136.<br />
<a href="http://w3.balikesir.edu.tr/%7Eiacar/btt.htm#_ftnref78#_ftnref78" target="_blank"><span style="text-decoration: underline;"><span style="color: #800080;">[78]</span></span></a> Zeynep Korkmaz,  Türk Dili Üzerine Araştırmalar, C.1, TDK, Ank. s.892.<br />
<a href="http://w3.balikesir.edu.tr/%7Eiacar/btt.htm#_ftnref79#_ftnref79" target="_blank"><span style="text-decoration: underline;"><span style="color: #800080;">[79]</span></span></a> Prof. Dr. Zeynep Korkmaz,  <em>“Dil İnkılâbının Sadeleşme ve Türkçeleşme Akımları Arasındaki Yeri”, </em>Türk Dili, Mayıs,1985, sayı, 401;   Aynı yazı için bak.  Türk Dili Üzerinde Araştırmalar, C.1, TDK,  Ank. 1995. s.837.<br />
<a href="http://w3.balikesir.edu.tr/%7Eiacar/btt.htm#_ftnref80#_ftnref80" target="_blank"><span style="text-decoration: underline;"><span style="color: #800080;">[80]</span></span></a> Taner Ünal,  Türk Dil Kurumu Başkanı ile Sohbet,  Türkeli  dergisi, Kasım 2004.</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.turkcemiz.net/turkce-8217-nin-yabaturkce-8217-nin-yabanci-dillere-karsi-korunmasi-calismalari-t2713.html/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Türkçemizde En Sık Yapılan Yanlışlar, Birbiriyle Karıştırılan Sözcükler</title>
		<link>http://www.turkcemiz.net/turkcemizde-en-sik-yapilan-yanlislar-birbiriyle-karistirilan-sozcukler-t2604.html</link>
		<comments>http://www.turkcemiz.net/turkcemizde-en-sik-yapilan-yanlislar-birbiriyle-karistirilan-sozcukler-t2604.html#comments</comments>
		<pubDate>Tue, 12 Feb 2008 10:48:44 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Uğur</dc:creator>
				<category><![CDATA[Ar-Ge]]></category>
		<category><![CDATA[Dil Bilgisi]]></category>
		<category><![CDATA[Türk Dili Ailesi]]></category>
		<category><![CDATA[türkçe]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://wp.turkcemiz.net/?p=937</guid>
		<description><![CDATA[Türkçemizde ses ve anlam bakımından bir çok sözcük birbiriyle karıştırılmaktadır. Bunun en büyük sebebi dilimize giren yabancı sözcükler ve okuma alışkanlığımızın az olmasıdır. Bunu düşünerek sizlere faydalı olabileceğini düşündüğümüz bir çalışma yaptık. Tek isteğimiz bu çalışmadan herkesin yararlanabilmesi için mümkün olduğu kadar çok ağ kümesine dağıtmanızdır. Metin olarak dosyayı bilgisayarınıza çekebilmeniz için sayfanın en altında [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><strong>Türkçemizde ses ve anlam bakımından bir çok sözcük birbiriyle karıştırılmaktadır. Bunun en büyük sebebi dilimize giren yabancı sözcükler ve okuma alışkanlığımızın az olmasıdır. Bunu düşünerek sizlere faydalı olabileceğini düşündüğümüz bir çalışma yaptık. Tek isteğimiz bu çalışmadan herkesin yararlanabilmesi için mümkün olduğu kadar çok ağ kümesine dağıtmanızdır.</p>
<p>Metin olarak dosyayı bilgisayarınıza çekebilmeniz için sayfanın en altında bulunan eklentiyi indirebilirsiniz. &#8220;Ağ kümesi yazılımı gereği&#8221; dosyayı bilgisayara indirebilmeniz için üye olmanız gerekmektedir.</p>
<p>Saygılarımızla.</p>
<p>Dipnot: Dil Derneği ve Türk Dil Kurumu sözlükleri ile diğer kaynaklardan yararlanılmıştır.</p>
<p><img src="http://img301.imageshack.us/img301/1014/40344260np6.jpg" border="0" alt="" /></p>
<p><img src="http://img81.imageshack.us/img81/7193/43453431is9.jpg" border="0" alt="" /></p>
<p><img src="http://img301.imageshack.us/img301/5636/50813206bi2.jpg" border="0" alt="" /></strong></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.turkcemiz.net/turkcemizde-en-sik-yapilan-yanlislar-birbiriyle-karistirilan-sozcukler-t2604.html/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>1</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Türkçenin Tarihi Gelişimi</title>
		<link>http://www.turkcemiz.net/turkcenin-tarihi-gelisimi.html</link>
		<comments>http://www.turkcemiz.net/turkcenin-tarihi-gelisimi.html#comments</comments>
		<pubDate>Fri, 08 Feb 2008 21:28:14 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Uğur</dc:creator>
				<category><![CDATA[Türk Dili Ailesi]]></category>
		<category><![CDATA[Muharrem Ergin]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://wp.turkcemiz.net/?p=940</guid>
		<description><![CDATA[Eski Türkçe Türk yazı dilinin ele geçen ilk örnekleri Orhun âbidelerinin metinleridir. Fakat bu metinler şüphesiz Türk yazı dilinin ilk örnekleri değildir. Çünkü Orhun âbidelerindeki dil yeni teşekkül etmiş bir yazı dili olarak değil, çok işlenmiş bir yazı dili olarak karşımıza çıkmaktadır. Bu bakımdan, Türk yazı dilinin başlangıcını ele geçen bu ilk metinlerden çok daha [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<div id="post_message_2811" style="text-align: justify;">Eski Türkçe</p>
<p>Türk yazı dilinin ele geçen ilk örnekleri Orhun âbidelerinin metinleridir. Fakat bu metinler şüphesiz Türk yazı dilinin ilk örnekleri değildir. Çünkü Orhun âbidelerindeki dil yeni teşekkül etmiş bir yazı dili olarak değil, çok işlenmiş bir yazı dili olarak karşımıza çıkmaktadır. Bu bakımdan, Türk yazı dilinin başlangıcını ele geçen bu ilk metinlerden çok daha öncelere çıkarmak gerekir. Türk yazı dilinin sekizinci asırdan sonraki gelişmesi ile mukayese edilerek bir tahmin yürütülürse, Orhun abidelerindeki yazı dilinde hiç değilse bir kaç asırlık bir gelişme mevcut olduğuna kolaylıkla hükmolunabilir. Buna göre Türk yazı dilinin başlangıcını Milâdın ilk asırlarına, hiç olmazsa Orhun âbidelerinden bir kaç asır önceye çıkarmak doğru olur. Fakat Orhun kitabelerinden daha eski bir metin ele geçmediği için bu yazı dilini ancak sekizinci asırdan itibaren takip edebilmekteyiz.</p>
<p>İşte nazarî olarak Milâdın ilk asırlarında başladığını kabul ettiğimiz ve ilk ele geçen metinleri sekizinci asra ait olan bu yazı dili 12 &#8211; 13. asra kadar devam etmiş olup, bu devre Türk yazı dilinin ilk devresini teşkil etmektedir. Bu ilk yazı dili devresi ayni zamanda müşterek bir yazı dili devresidir. Yani bu yazı dili bütün Türklüğün tek yazı dili olarak kullanılmış, Orta Asya’da geniş bir sahayı kaplayan Türklük âlemi asırlar boyunca hep ayni dille okuyup yazmıştır. O devirden kalma eserlerde görülen ufak tefek farklar ise saha ve zaman farklarından ileri gelen normal ayrılıklar olup tek bir yazı dilinin hudutlarını aşacak mahiyette değildir.</p>
<p>Kâşgarlı’nın en çok beğendiği ve şivelerle karşılaştırırken “Türkçe” diye adlandırdığı, Hakaniye Türkçe’si, yahut başka eserlerde Kâşgar dili, Kâşgar Türkçe’si adı ile anılan dil hep bu ilk Türk yazı dilidir. Bu yazı dili devresinden gelen eserlerin büyük bir kısmı Uygur yazısı ile yazılmış olduğu için bu devreye Uygur devresi, bu yazı diline de Uygurca denilebilir. Fakat Türkoloji öğretiminde Türkçe’nin bu ilk devresi için bugün en uygun isim olarak “Eski Türkçe” tâbirini kullanmaktayız. Türkçe’nin ondan sonraki çeşitli gelişmelerinin kaynağı hep bu devreye çıkmakla, bugün geniş sahalarda ayrı kollara ayrılmış bulunan Türkçe’nin bütün şekillerinin menşei bu devrede bulunmakta, kısacası, Türkçe’nin bütün yapısı bu devre ile izah edilebilmektedir. Demek ki bu devre Türkçe’nin ana Türkçe devresi, ilk devresi, eski devresidir. Onun için bu devreyi “Eski Türkçe” diye adlandırmak çok yerindedir. Bu kitapta biz de bu ismi kullanacağız.</p>
<p>O hâlde Türk yazı dilinin ilk devresi Eski Türkçe’dir. Eski Türkçeden daha önceki devir ise Türkçe’nin karanlık devridir. O devir artık Eski Türkçe’nin Çuvaşça ve Yakutça ile, bunların da daha ileride Moğolca ile birleştikleri devirdir.</p>
<p>Türkçe tarih boyunca iki gramer yapısına sahip olmuştur. Eski Türkçe devresi Türkçe’nin eski gramer yapısını temsil eder. Ondan sonraki devreler Türkçe’nin yeni gramer yapısına sahip olan devrelerdir.</p>
<p>Kuzey-doğu Türkçe’si, Batı Türkçe’si</p>
<p>Eski Türkçeden sonraki devre gelince, bu devirde Türkçe karşımıza birden fazla yazı dili ile çıkmaktadır. Eski Türkçe’nin sonlarında Orta Asya’daki Türklük âleminin parçalanarak büyük kütleler hâlinde Hazar Denizinin güney ve kuzeyinden kuzeye ve batıya yayılması, yeni kültür merkezlerinin meydana gelmesi, İslâm kültürünün Türkler arasına gittikçe kuvvetli bir şekilde yerleşmesi, yeni mefhumlarla birlikte yeni bir yazının kabulü gibi çeşitli dış sebeplerle beraber Türkçe’nin içinde bir müddetten beri kendisini hissettiren tabiî gelişmeler neticesinde ortaya çıkan büyük değişiklikler yazı dili birliğini parçalayarak Eski Türkçe’nin ömrünü tamamlamış ve ayrılan Türklük kollarının yeni kültür merkezleri etrafında kendi şivelerine dayanan yazı dilleri meydana getirmeleri birden fazla yeni yazı dilinin doğmasına ve gelişmeğe başlamasına sebep olmuştur. Böylece 12-13. asırdan sonra biri Kuzey-doğu Türkçe’si, diğeri Batı Türkçe’si olmak üzere iki Türk yazı dili meydana geldiğini görmekteyiz.</p>
<p>Kuzey Türkçe’si, Doğu Türkçe’si</p>
<p>Bunlardan Kuzey-doğu Türkçe’si önce 13 ve 14. asırlarda, bir müddet, Eski Türkçe’nin tabiî ve yeni bir devamı olarak eski ve yeni arasında köprü vazifesi gören bir geçiş devresi hâlinde devam etmiş, sonra 15. asırdan itibaren Kuzey Türkçe’si ve Doğu Türkçe’si olarak iki yeni yazı diline ayrılmıştır. Son zamanlara kadar devam eden bu yazı dillerinden Kuzey Türkçe’si, Kıpçak Türkçe’sidir. Doğu Türkçe’si ise Çağatayca gibi yanlış bir isimle anılan ve Timur devrinde başlayarak 15. ve 16. asırlarda kuvvetli bir edebiyat meydana getirmek suretiyle en parlak çağını yaşadıktan sonra son zamanda yerini modern Özbekçe’ye bırakan yazı dilidir.</p>
<p>Batı Türkçe’si</p>
<p>Batı Türkçesi’ne gelince, bu yazı dili 12. asrın ikinci yarısı ile 13. asrın ilk yarısında teşekküle başladığı anlaşılan, 13. asrın ikinci yarısından itibaren de metinlerini günümüze kadar aralıksız bir şekilde takip ettiğimiz yazı dilidir. Selçuklulardan başlayarak bugüne kadar gelen ve devam etmekte olan bu yazı dili, Türklüğün en büyük ve en verimli yazı dili durumundadır. Batı Türkçesinin esasını Oğuz şivesi teşkil eder. Onun için bu yazı diline Oğuz Türkçe’si de denilebilir. Oğuz şivesi Hazar Denizinden Balkanlara kadar uzanan sahaya yayılmış bulunan Türkçe’dir. Bu saha ise batı Türklerinin yaşadığı sahadır. Onun için Oğuz yazı diline, Oğuz Türkçe’sine umumî olarak Batı Türkçe’si adını vermekteyiz. Türkolojide Batı Türkçe’si için bazen Cenup Türkçe’si veya Cenup Şivesi adı da kullanılmaktadır. Fakat bu Şimal Türkçe’sine göre verilen bir addır ve şüphesiz Batı Türkçe’si kadar uygun değildir.</p>
<p>Azeri Türkçe’si, Osmanlı Türkçe’si</p>
<p>Batı Türkçesinin içinde saha bakımından zamanla iki daire meydana gelmiştir. Bunlardan biri Azeri ve Doğu Anadolu sahasını içine alan doğu Oğuzcası, diğeri Osmanlı sahasını içine alan batı Oğuzcasıdır. Doğu ve batı Oğuzcaları arasında ilk asırlarda çok küçük saha farkları dışında bir ayrılık mevcut olmamış, bu saha farkları yavaş yavaş genişleyerek ancak 17. asırdan sonra doğu ve batı Oğuzca dairelerini meydana getirmiştir.</p>
<p>Bununla beraber arada yine iki yazı dili olacak kadar fark mevcut değildir ve her ikisi de ayni şiveye, yani Oğuz şivesine dayandıkları için Azeri ve Osmanlı Türkçeleri ancak tek bir yazı dilinin kardeş iki dairesi sayılabilirler. Esasen doğu ve batı Oğuzcası arasındaki farklar daha çok şivede yani konuşma dilinde kalmış, devamlı olarak Osmanlı kültür ve edebiyatının tesiri altında kalan Azeri sahasında yazı dili, Osmanlı Türkçe’sinden konuşma dilindeki ile mukayese edilemeyecek kadar az bir ayrılık göstermiştir.</p>
<p>Azeri ve Osmanlı Türkçeleri arasında, daha çok şivede kalan bu ayrılığın sebeplerini doğu Oğuzcasına Oğuz dışı Türk şivelerinin, bilhassa zaman zaman kuzeyden gelen Kıpçak unsurlarının yaptığı tesir ile İlhanlılardan kalan bazı Moğol izlerinde aramak lâzımdır. Bunlardan birincisi doğu Oğuzcasını batı Oğuzcasından bazı şekiller bakımından biraz farklı yapmış, ikincisi ise Azeri Türkçe’sinde bazı Moğol asıllı kelimeler bırakmıştır.</p>
<p>Bilhassa konuşma dili bakımından birbirinden farklı olan Azeri ve Osmanlı Türkçe’si arasındaki başlıca ayrılıklar, kelime başındaki b-m, kelime içindeki q-ġ, h, ilk hecedeki e-i, kelime başındaki t-d ile akkuzatif ve bazı fiil çekim şekilleri etrafında toplanır. Bu ayrılıklar daha çok konuşma dilinde kaldığı, yazı diline aksedenlerin ise ancak son devir Azeri Türkçe’sinde görülebildiği, Azeri sahasında yetişen başlıca edebî şahsiyetlerin bulunduğu 17. asırdan önce de doğu ve batı Oğuzcaları arasında kayda değer bir ayrılık bulunmadığı için bu iki Oğuz Türkçe’si yazı dili olarak Batı Türkçe’si adı altında bir bütün teşkil ederler.</p>
<p>Batı Türkçesinin gelişmesi</p>
<p>Batı Türkçesinin yedi asırlık uzun hayatında bazı merhaleler vardır. Bu merhaleler onun iç ve dış gelişme seyri içinde görülen çeşitli safhalardır. Gerçekten Batı Türkçe’si uzun gelişme seyri içinde bugüne kadar iç ve dış yapısı bakımından muhtelif gelişmeler ve değişiklikler göstermiştir. İç yapı bakımından gösterdiği değişiklikler, Türkçe kök ve eklerde görülen bazı ses ve şekil değişiklikleri olup, doğrudan doğruya Türkçe’nin tabiî gelişmesi ile ilgilidir. Dış yapı bakımından Batı Türkçe’sinde görülen çeşitli safhalar ise, Türkçe’nin bünyesi ile ilgili olmayıp, onun, içine karışan yabancı unsurlara göre aldığı değişik görünüşlerden ibarettir.</p>
<p>Demek ki Batı Türkçe’sinde Türkçe’den başka bir de yabancı unsurlar vardır. Bu unsurlar çeşitli Arapça ve Farsça kelime ve terkiplerdir. Türklerin İslam kültürü çerçevesine girmeleri dolayısıyla Türkçe’ye sokulan Arapça ve Farsça unsurlar, Türkçe’yi Eski Türkçeden sonra, yeni yazı dilleri devresinde istilâya başlamış, bu istilâ bilhassa Batı Türkçe’sinde korkunç bir gelişme göstererek bir kaç asır içinde Türkçe’yi âdeta tanınmaz bir hâle getirmiştir.</p>
<p>Arapça ve Farsça unsurların Batı Türkçe’si içindeki durumu yedi asır boyunca hep ayni olmamış ve çeşitli safhalar göstermiştir. Bu sebeple Batı Türkçe’si içinde hem Türkçe bakımından, hem de yabancı unsurlar bakımından birbirinden farklı bir kaç devre var demektir.</p>
<p>İşte 13. asırdan günümüze kadar Batı Türklerinin yazı dili ola gelmiş bulunan Batı Türkçe’si iç ve dış gelişme ve değişiklikler bakımından şu üç devreye ayrılır:</p>
<p>1. Eski Anadolu Türkçe’si</p>
<p>2. Osmanlıca</p>
<p>3. Türkiye Türkçe’si</p>
<p>Eski Anadolu Türkçe’si</p>
<p>Eski Anadolu Türkçe’si 13, 14 ve 15. asırlardaki Türkçe’dir. Batı Türkçesinin ilk devrini teşkil eden bu Eski Anadolu Türkçe’si bilhassa Türkçe bakımından kendisinden sonraki iki devreden çok farklıdır. Bu devreye Batı Türkçesinin bir oluş, bir kuruluş devresi olarak bakmak yerinde olur. Batı Türkçesini Eski Türkçe’ye bağlayan birçok bağlar bu devrede henüz kendisini iyice hissettirmektedir. Bu devreden sonraki Türkçe’de gördüğümüz birçok yeni şekiller bu devrede henüz Eski Türkçedeki eski şekillerinin izlerini taşımaktadırlar.</p>
<p>Eski Anadolu Türkçe’si bir taraftan böylece Eski Türkçe’nin izlerini taşırken diğer taraftan köklerde ve eklerde bazı ses ve şekil ayrılıkları göstermek suretiyle Osmanlıca ve Türkiye Türkçe’sinden biraz farklı bir durum arzeder. Öyle ki Batı Türkçe’si içinde Türkçe bakımından mevcut başlıca değişiklikler bu devre ile bundan sonraki iki devre arasındaki değişikliklerdir. Yani Batı Türkçesini yalnız Türkçe bakımından devrelere ayırırsak Eski Anadolu Türkçe’si ve Osmanlıca &#8211; Türkiye Türkçe’si diye ikiye ayırmamız icap eder. Osmanlıca ile Türkiye Türkçe’si arasında Türkçe bakımından, Eski Anadolu Türkçe’sinden Osmanlıcanın ilk devirlerine taşan bir kaç şekil dışında, bariz bir ayrılık yoktur.</p>
<p>Eski Anadolu Türkçe’si yabancı unsurlar bakımından denilebilir ki Batı Türkçesinin en temiz devridir. Bu devirde Türkçe’ye Arapça ve Farsça unsurlar girmeğe başlamıştır. Fakat bu unsurlar kesifliğini yavaş yavaş arttırmış ve ancak devrenin sonlarında geniş bir istilâ başlangıcı hâlini alarak Osmanlıcanın doğuşunu hazırlamıştır. Eski Anadolu metinlerinde görülen Arapça ve Farsça kelimeler henüz çok fazla olmadığı gibi devrenin sonlarına doğru artan terkipler de henüz açık ve basit bir durumdadır. Yabancı unsurlar bakımından bu devirde manzum ve mensur metinler arasında da oldukça fark vardır.</p>
<p>Gittikçe artan yabancı kelime ve terkipler daha çok nazım dilinde görülür. Nesir dili ise çok temiz ve duru bir Türkçe olarak devrenin sonunda bile Arapça ve Farsça kelimeler ve bilhassa terkiplerden mümkün olduğu kadar uzak kalmıştır. 15. asrın ortalarına doğru ikinci Murat devrinde geniş bir kültür hamlesinin ifadesi olarak meydana getirilen telif ve tercüme pek çok Türkçe eserin dili bunu açıkça göstermektedir. Nazım dilinde ise, şiirin Fars taklitçiliği üzerine kurulması ve vezin, şekil zaruretleri yüzünden duruluk çok muhafaza edilememiş ve Türkçe’deki gelişmeler bakımından devre daha bitmeden, 15. asırda, basit de olsa terkipler ve yabancı kelimeler adam akıllı çoğalmış ve Türkçe’yi sarmıştır. Bu yüzden asrın ikinci yarısı Osmanlıcanın temelini atan, onun başlangıcını teşkil eden bir devir olmuş, Eski Anadolu Türkçe’si Türkçe hususiyetleri bakımından devrini ancak Osmanlıcanın başlarında tamamlamıştır.</p>
<p>Eski Anadolu Türkçesinin cümle yapısı ise Türkçe’nin başlangıçtan bugüne kadar hep ayni kalan normal cümle yapısı dışına çıkmamıştır. Gerek nesirde, gerek şiirde Türk cümlesi bu devirde normal, sade, anlaşılan, unsurları yerli yerinde ve doğru cümle olarak kalmış, tercüme sadakati yüzünden nadir olarak kırıldığı yerler dışında, umumiyetle sağlam yapısını muhafaza ederek Osmanlıca devrine girmiştir.</p>
<p>Osmanlıca</p>
<p>Osmanlıca Batı Türkçesinin ikinci devri olup 15. asrın sonlarından 20. asrın başlarına kadar devam etmiş olan yazı dilidir. Dört asırdan fazla bir ömrü olan Osmanlıca, şüphesiz hep ayni kalmamış, baştan ve sondan geçiş devirlerinde ve ortada, hudutları kesin olarak çizilemeyen birbirine geçmiş çeşitli iç merhâleleri olmuştur. Fakat iç ve dış bakımından esas vasıfları itibariyle Osmanlıca ismi altında bu ismin çok iyi ifade ettiği bir bütünlük gösterir.</p>
<p>Türkçe bakımından, Osmanlıca’da aşağı yukarı mühim hiçbir değişiklik olmamış, Eski Anadolu Türkçe’sinden sonra günümüze kadar Türkçe’nin başlıca şekilleri hemen hemen hep ayni kalmıştır. Yani gramer şekilleri bakımından Osmanlıca ile Türkiye Türkçe’si arasında belirli bir ayrılık yoktur. Yukarıda da söylediğimiz gibi Türkçe bakımından ancak bu son iki devre ile Eski Anadolu Türkçe’si arasında belirli ayrılıklar vardır.</p>
<p>Osmanlıca ile Türkiye Türkçe’si arasında çok küçük şekil farklarına rastlansa bile bunlar zaman ayrılıklarına dayanan basit değişikliklerden başka bir şey sayılmamalıdırlar. Eski Anadolu Türkçe’si, Batı Türkçesinin eski gramer şekillerini, Osmanlıca ile Türkiye Türkçe’si ise Batı Türkçesinin yeni gramer şekillerini ihtiva eden devrelerdir. Yani, gramer şekilleri bakımından Osmanlıca ile Türkiye Türkçe’si arasında bir devre farkı yoktur.</p>
<p>Devrelerin birbirine geçişi keskin çizgilerle ayrılamayacağı için eski Anadolu Türkçe’si ile Osmanlıca arasında da uzun bir geçiş safhası olmuştur. Osmanlıca’nın başlangıcını teşkil eden ve 15. asrın ikinci yarısı ile 16. asrın ilk yarısını içine alan devirde eski gramer şekilleri, yerlerini henüz tamamıyla yeni şekillere bırakmış değillerdi.</p>
<p>Bu eski şekillerden bazıları Osmanlıca’nın içinde daha sonraları da kendisini muhafaza etmiş, bunlardan klişeleşmiş olarak Türkiye Türkçe’sine geçenler bile olmuştur. Bazı yeni şekiller ise oluşunu ancak Osmanlıca içinde tamamlamış veya kullanış sahasına bu devirde çıkmıştır. İşte geçiş devrindeki normal gelişmeler, ondan sonraki küçük sızıntılar ve bazı yeni şekillerin ortaya çıkışı dışında, Osmanlıca’ya Türkçe bakımından başından sonuna kadar bir durgunluk hâkim olmuş, 16. asırdan günümüze kadar Türkçe gramer şekilleri bakımından belirli hiçbir gelişme kaydetmemiştir.</p>
<p>Osmanlıca’yı batı Türkçe’si içinde bilhassa Türkiye Türkçe’sinden ayrı bir devre hâlinde tutan şey onun dış yapısıdır. İç yapı, yani Türkçe bakımından yalnız Eski Anadolu Türkçe’sinden farklı bulunan Osmanlıca, dış yapı, yani yabancı unsurlar bakımından Eski Anadolu Türkçe’sinden de, Türkiye Türkçe’sinden de çok büyük farklarla ayrılan bir devre manzarası gösterir. Bu devre Türkçe’nin yabancı unsurlar tarafından tam mânâsiyle istilâ edildiği, Türkçe’yi Arapça ve Farsça unsurların son haddine kadar sardığı devredir.</p>
<p>Osmanlıca devrinde Türkçe’yi saran bu Arapça ve Farsça unsurlar, sayısız Arapça ve Farsça kelime ve terkipler olup esas itibariyle isim sahası içinde kalmıştır. Fakat bu sahada o kadar ileri gidilmiştir ki bütün isim cinsinden kelimeler ve cümle içinde isim muamelesi gören bütün kelime gurupları Arapça ve Farsça kelimelere ve terkiplere boğulmuştur. Bu müthiş istilâdan fiil kökleri bile yakasını kurtaramamış, Türkçe’nin basit fiil kökleri yerine Arapça ve Farsça kelimelerle Türkçe yardımcı fiillerden yapılmış birleşik fiiller kullanılarak Türkçe, bugün de yaşamakta olan sayısız yabancı köklü birleşik fiil ile dolmuştur.</p>
<p>Fiil dışında kalan isim cinsinden bütün kelimeler ve isim muamelesi gören kelime gurupları sahasını böylece Arapça ve Farsça kelimelere, sıfat ve izafet terkiplerine kaptıran yazı dilinde umumiyetle Türkçe olarak isim ve fiil çekimi ile cümle yapısı kalmıştır. Fakat cümle yapısı da, Türkçe kalmakla beraber, ağır darbeler yemekten kendisini kurtaramamış, birçok defa esas bünyesi yıkılarak bozuk bir kelime yığınından ibaret olmuştur. Hülâsa, Türk yazı dili Osmanlıca devrinde esas yapısı Türkçe olan fakat Türkçe, Arapça ve Farsça’dan meydana gelen üçüzlü, karışık ve son derece sun’î bir dil manzarası göstermiştir.</p>
<p>Osmanlıca’nın devreleri</p>
<p>Yabancı unsurların durumu bakımından Osmanlıca içinde üç devre vardır. Osmanlıca’nın 15. asrın sonu ile 16. asrın büyük bir kısmını içine alan ilk devresi Eski Anadolu Türkçe’sinde yazı diline sokulmağa başlayan Arapça ve Farsça unsurların Türkçe’yi istilâ işinin çok sür’atlendiği devredir. Bu devre, Osmanlıların İstanbul’a yerleşmesinden sonra kurulan saray hayatı ile başlamış, bu saray etrafında gelişen edebiyat ve kültür hayatının Arap ve Fars kültür ve edebiyatının nüfuzu altına girmesi Türk yazı diline bambaşka bir istikamet vermiştir.</p>
<p>Bu devrede Türkçe Eski Anadolu devresindeki duruluğunu kaybetmiş, yabancı unsurların kesafeti iyiden iyiye artmıştır. Fakat daha sonraki asırlara göre henüz nisbî bir sadelik göze çarpar gibidir. Yabancı kelime ve terkiplerin sayısı ve çeşitleri çok artmakla beraber terkip zincirleri henüz son haddine varmış değildir. Fakat iyice karışık dil yolunda çok sür’atli bir gidiş, çok kesif bir hazırlık vardır. Öyle ki devrenin sonu, yani 16. asrın sonları artık koyu Osmanlıca’nın tam bir başlangıcı hâline gelmiştir. Böylelikle ilk devir sona ermiş ve Osmanlıca’nın yeni bir devri gelip çatmıştır.</p>
<p>Bu devre Osmanlıca’nın ikinci devresi olup 16. asrın sonundan 19. asrın ortalarına kadar süren devredir ki başlıca 16. asrın sonu ile 17. ve 18. asırları içine alır. Bu devrede karışık dil, koyuluğunun son haddine varmış, yapısı güç halle Türkçe’ye benzeyen yazı dilinde Arapça ve Farsça unsurlar arasında Türkçe unsurlar âdeta görünmez olmuştur. Osmanlıca böylece Türkçelikten çıkmış bir hâle geldikten sonra nihayet üçüzlü sun’î dilin en yüksek noktasından aşağıya doğru dönmeğe başlamış ve üçüncü devresine girmiştir.</p>
<p>Osmanlıca’nın ayni zamanda son devresi olan bu üçüncü devre, 19. asrın ortalarından başlayıp 20. asrın başlarına kadar gelen, yani Tanzimattan 1908 meşrutiyetine kadar olan devri içine alır. Bu devrenin son örnekleri 1908’den sonra da Cumhuriyete kadar, sür’atle ortaya çıkan yeni yazı dilinin yanında, gittikçe zayıflayarak bir nıüddet daha devam etmiştir. Bu üçüncü devre karışık dilin koyuluğunu yavaş yavaş kaybettiği devredir. Osmanlıca bu devirde zaman zaman çok sun’î bir koyuluk göstermekle beraber umumî olarak bir çözülme yoluna girmiş durumdadır. Bu çözülme nihayet 20. asrın başlarında tamamlanarak Osmanlıca’nın hayatı sona ermiş ve Türkiye Türkçe’sine geçilmiştir.</p>
<p>Osmanlıca’nın bu son devrini eskisinden ayıran mühim bir fark da batıdan gelen yeni mefhumlar dolayısıyla yeni yeni Arapça ve Farsça kelime ve terkiplerin yazı diline sokulması ve uydurulmasıdır. Bu hususta bazen çok sun’î hareketler olmuş, lügat kitaplarına bakarak yazı yazanlar bile çıkmıştır. Fakat umumiyetle terkipsiz Türkçe’ye gidiş temayülleri artmıştır. Eski devirde de koyu Osmanlıca’nın yanında görülen oldukça sade dil örnekleri bu son devrede umumî yazı dilinin yanı sıra sayılarını çok arttırmışlardır.</p>
<p>Bu devrenin sonları ise Türkçe’nin aydınlığa çıkışının açık müjdeleri ile doludur. Öyle ki bu devir eserlerinin bir eli Osmanlıca’da, bir eli Türkiye Türkçe’sindedir. Değişiklik bir neslin hayatı içinde ortaya çıktığı, daha doğrusu meyvelerini verdiği için, artık dili bazen Osmanlıca, bazen Türkiye Türkçe’si, veya önce Osmanlıca, sonra Türkiye Türkçe’si olan şahıslar görülür. Hülâsa Osmanlıca’nın sonlarında yazı dili yabancı unsurlar ve terkiplerden sür’atle temizlenmiş, böylece 20. asrın başlarında terkipli karışık dil tarihe karışarak yerini Türkiye Türkçe’sine bırakmıştır.</p>
<p>Nazım dili, Nesir dili</p>
<p>Osmanlıca’nın, kendi içinde yukarıda gördüğümüz şekilde üç devreye ayrılan uzun tarihi boyunca, nazım ve nesir sahasındaki görünüşü birbirinden farklı olmuştur. Bu fark, bir yabancı unsurlar, bir de cümle yapısı bakımından nazım ve nesir dili arasında görülen ayrılıktır. Şiirin, bilhassa divan şiirinin muhteva ve şekil bakımından muayyen Ölçülere bağlı bulunması nazım diline de tesir etmiş ve Osmanlıca’da umumiyetle tek bir çeşit nazım dili oluşmuştur.</p>
<p>Buna karşılık Osmanlıca içinde ilmi ve didaktik eserlerde ayrı edebi eserlerde ayrı bir nesir dili kullanılmıştır. ilmî nesir dili bir dereceye kadar sade ve basit bir dil, edebî nesir dili ise çok aşırı ve sun’î bir şekilde yabancı unsurlarla dolu, secili ve kelime gurubu silsilelerinden örülmüş bir dildi. Bu iki çeşit nesir dili Osmanlıca’da daima yan yana yürümüştür. Burada şu noktayı belirtelim ki adî nesirde edebî nesre göre bir sadelik ve basitlik vardı, yoksa umumî olarak o da yabancı unsurlarla dolu karışık bir dil, bir Osmanlıca idi. İşte umumiyetle bir çeşit olan nazım dili ile iki çeşit olan nesir dili yabancı unsurlar ve cümle yapısı bakımından Osmanlıca içinde farklı bir durumda bulunmuşlardır.</p>
<p>Yabancı unsurlar bakımından Osmanlıca’nın ilk devresinde nazım ve nesir dili aşağı yukarı birbirine yakındır. yabancı unsurlar her ikisinde de çoğalmıştır. Daha çok nazım dilinde görülen terkipler, eski basitliğini muhafaza etmekle beraber bu devirde henüz fazla zincirleme hâlinde değildir. Umumiyetle nesir dili, nazım diline göre daha sade bir durumdadır. Fakat nazım dili pek değişmediği hâlde nesir dili gittikçe ağırlaşmaktadır devrenin sonlarında bu gidiş hızlanmış ve nesir dili nazım diline göre çok ağır bir dil hâline gelmiştir.</p>
<p>Osmanlıca’nın en koyu devri olan ikinci devrede ise bu koyuluk hem nazımda, hem nesirde görülür. Fakat nesirde çok aşırı bir durumdadır. Nazım dili ise eskiye göre o kadar ağırlaşmamış ve nesir dilinin yanında oldukça sade kalmıştır. Nazım dilinde eski basit terkipler yerini üçüzlü. dördüzlü ve daha geniş zincirleme terkiplere bırakmış nesirde ise ağırlık ve koyuluk içinden çıkılmaz bir hâle gelmiş, bilhassa edebî nesir Türkçe olmaktan büsbütün çıkmıştır. Üçüncü devrede ise nazım ve nesir dili birbirine yine yakındır ve her ikisinde de nisbî bir sadeliğe gidiş vardır.</p>
<p>Bu gidiş devre boyunca nesirde daha süratli olmuş, nazımda ise, koyu Osmanlıca devrinde divan şiirinde de tek tük olarak görülebilen sade örnekler gittikçe artmakla beraber, bol yabancı unsurlu ve terkipli dilden kurtulmak daha güç olmuştur Devre bittikten sonra sonra da Osmanlıca’nın Türkiye Türkçe’si içine taşmaları daha çok nazım dilinde olmuş ve daha sonra tarihî hatıra olarak verilen tek tük Osmanlıca örnekler de hep nazım sahasında kalmıştır. Bu arada Türkçe’nin yakasını en geç bırakan eski dilin resmî muhaberede ve mevzuatta kullanılan köhne nesir dili olduğunu da unutmamak lâzımdır. Türkçe bugün bile yakasını bu kırtasiye dilinden tamamıyla kurtaramamıştır. Fakat bu, adî nesrin her devirde ağır olan çok hususî bir koludur ve umumî nesir diline ayak uyduramamasının fazla bir kıymeti yoktur.</p>
<p>Osmanlıcanın nazım ve nesir dili asıl, yabancı unsurlar bakımından değil, cümle yapısı bakımından birbirinden çok farklı bir durumdadır. Divan şiirinde mânânın bir beyitte tamamlanması, bir beyit dışına taşmaması kaidesi Türk cümlesinin yapısı için çok hayırlı olmuştur. Zira mânânın bir beyitle tamamlanması demek, bir beytin hiç değilse bir cümle olması, bir cümlenin en çok bir beyit uzunluğunda bulunması demektir. Gerçekten divan şiirinde her beyit en çok bir cümleden, birçok defa da birden fazla cümleden müteşekkil olmuştur. Bu suretle Osmanlı şiirinde cümleler daima kısa, unsurları sade ve yerli yerinde Türk cümleleri olarak kalmış, nazım dilinde Türkçe cümle yapısı Türkçe’nin bütün tarihi boyunca hiç değişmemiş bulunan normal karakterlerini muhafaza etmiştir.</p>
<p>Osmanlıca’nın bütün tarihi boyunca şiirde Türk cümlesi karşımıza daima sağlam olarak çıkar. Buna karşılık Osmanlı nesrinde Türk cümlesi tam bir perişanlık içindedir. Bu bakımdan nazım dilinin daima Türkçe kalabilmiş olmasına karşılık nesir dili çok az Türkçe olabilmiştir Çünkü nesirde şiirdeki gibi belirli bir ölçüye sığmak mecburiyeti yoktur. Nesir, cümle unsurlarının tam bir serbestliğe kavuştuğu sahadır. Cümlenin bir bütün teşkil eden yapısını bozmadan o unsurları istenildiği kadar genişletmek mümkündür. İşte cümle unsurlarının nesir dilindeki bu serbestliği Osmanlıca’da tam bir başıboşluk hâline gelmiştir.</p>
<p>Yani, nesir dilindeki serbestlik istismar edilerek, bilhassa gerundium ve edat guruplarında olmak üzere, cümle unsurlarının çerçevesi de, sayısı da gelişigüzel bir şekilde genişletilmiş, bu yüzden uzun uzun cümleler içinde cümle unsurları, aralarında çok defa yanlış bağlar kurulmuş olarak bir araya getirilmiştir. Bu suretle Türk cümlesinin sağlam yapısı Osmanlı nesrinde umumiyetle bozulmuş ve cümleler çok defa büyük bir kelime yığınından ibaret kalmıştır. Cümle unsurları genişledikçe, cümle uzadıkça hâkim olmak güçleşir, Cümle büyüyünce hâkimiyeti elden kaçırmamak için dili iyi bilmek, onun kaidelerini iyice hazmetmiş olmak, onun yapısını teşkil eden örgü karşısında tam bir hassasiyete sahip bulunmak lâzımdır. Üç dilli bir dil olan Osmanlıca’da ise yazıcılar maalesef Türkçe’yi incitmeyecek bir nesir diline sahip olamamışlardır.</p>
<p>Bunda Osmanlıca’nın karışık dil olmasının çok büyük bir rolü vardır. Bu karışık dilin öğretimi sırasında esas emek ve dikkat daima Arapça ve Farsça üzerinde toplanarak Türkçe ihmal edildiği gibi, yazı yazarken de Arapça ve Farsça terkipler yapmak hevesi Türkçe’ye itina etmeğe vakit bırakmamıştır. Bu hususla, Türkçe’ye çevrilirken cümle unsurları Türk cümlesine uygun bir sıraya konmadan yerli yerinde bırakılan Arapça ve Farsça’dan yapılmış tercümelerin de çok tesiri olduğunu unutmamak lâzımdır. Hülâsa, Osmanlıca’nın nesir sahasında Türkçe, bünyesine aykırı bir yapıya sahip cümlelerle bozuk düzen bir yazı dili manzarası göstermiştir. Bu bozuk düzenliği en çok Osmanlıca’nın ikinci devresinde görüyoruz. ilk devrede tercüme tesiri çok hissedilmekle beraber Eski Anadolu Türkçe’sinden devralınan nesir dilinde cümle yapısı oldukça sağlamdır. Fakat ikinci devrede bu yapının Türkçe olan tarafı kalmamıştır denilebilir.</p>
<p>Cümle yapısındaki bozukluğun nisbeti ise yabancı unsurların derecesi ile cümle uzunluğuna göre değişik olmuştur. Yabancı unsurları fazla ve cümleleri uzun olan yazılarda bozukluk çok olmuş, oldukça sade ve kısa cümleli olan yazılarda ise daha az olmuştur, Osmanlıca’nın son devrine gelince, bu devrede nesir dilinin kısa zamanda Türkçe cümle yapısına kavuştuğunu görmekteyiz. Tanzimatla beraber nesirde artık Türk cümlesi sağlam bir yapıya sahip olmuştur.</p>
<p>Bu devir cümleleri, eskisi kadar olmamakla beraber, yine bir hayli uzun olmuşlar, fakat yapılan Türkçe’ye aykırı düşmemiştir, Arada sırada bozuk cümlelere rastlanmakla beraber umumî olarak nesir dilinde cümle yapısının büyük bir selâmetle çıktığı açıkça görülmektedir. Bu devrede nazım dilinde ise cümleler eskisinden daha fazla uzun olmak yoluna girmişlerdir.</p>
<p>Yeni edebiyatla beraber mânânın bir beyitte tamamlanması mecburiyeti ortadan kalkınca bir cümle icabında bir kaç mısra içine yayılmış, böylece bilhassa devrenin sonlarına doğru uzun nazım cümleleri ortaya çıkmıştır. böylece cümlelerde nadir olarak bazen yapı sakatlıkları görülmekle beraber, Osmanlıca’nın bu son devresinde de, cümleler biraz uzadığı hâlde umumî olarak nazım dilinin cümle yapısı her zamanki gibi sağlam kalmış böylece Osmanlıca’nın ömrü tamamlandığı zaman Türk cümlesi hem nazım dilinde, hem nesir dilinde Türkiye Türkçe’sine sağlam bir yapı ile girmiştir.</p></div>
<div style="text-align: justify;"></div>
<div style="text-align: justify;"><strong><br />
Muharrem Ergin</strong></div>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.turkcemiz.net/turkcenin-tarihi-gelisimi.html/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
	</channel>
</rss>

